Sol Üzerine (7): Nefret ve Vicdan
Erdoğan Özmen

Her birimiz çeşitli biçimlerde mağduruz artık. Farklı faillerin zavallı kurbanlarıyız. Bizim dışımızdaki, bize ait olmayan, dışarıdan gelen/kaynaklanan, dışarıya ait ajanların ezdiği, istismar ettiği, sömürdüğü, güçsüz kıldığı, engellediği, elindekileri gasp ettiği acınası varlıklarız. Beyin biyokimyasının (serotonin, dopamin vb. düzeylerinin), genetiğin, atalardan gelen travmatik mirasın alt üst ettiği, üzerinde tepindiği pasif özneleriz. Bizi “öz” kimliklerimizden ve köklerimizden koparan, öksüz bırakan, bizim olandan mahrum eden yabancı, gayrı-milli aktör ve kuruluşların elinde oyuncak olmuş haldeyiz. Kendimizi böylesine güçsüz ve çaresiz görmenin, ebedi mağdur/kurban konumuna düşürmenin bir dizi motivasyonu ve sonucu var belli ki. Belki de bir tür var kalma stratejisi bu. Kendi varlığında ısrar etme, diretme. Günümüzün yaygın depresyonunu anlamanın ip ucu burada belki de. Başarı ve performans toplumu karşısında bir savunma ve uyum stratejisi olarak görmeliyiz depresyonu belki de. Hiçbirimize hiçbir gelecek vaat etmeyen, umut etmek için hiçbir aralık bırakmayan bir dünya ve toplum düzenine katlanmanın, kendimizi sakınmanın bir yolu bu, belki de. Kendimize olan saygımızı, benlik-değerimizi korumanın bir usulü  belki de. Ne de olsa, kendimizi çaresiz, güçsüz ve işe yaramaz hissetmektense kurban/mağdur hissetmek daha evla ve kabul edilebilir değil midir? Böylece, herhangi bir sorumluluk üstlenmemize, bir araya gelerek hayatlarımızı değiştirmek için eyleme geçmemize, insiyatif almamıza da gerek kalmayacaktır çünkü. Üstelik böylece kendimize, başka herkesten her daim alacaklı olduğumuza, alacaklarımızın tahsili için her türlü suçu işlemeye hakkımız olduğuna inanma izni vermiş oluyoruz belki de. Bizi engelleyen hiçbir ahlak ilkesi ve yasa ile bağlı değilizdir artık.

Kişisel ya da toplumsal bütün ilişkilerimizi bu çerçevede; yani bir tarafta istismar eden, güç kullanan, çeşitli manipülasyonlar ve stratejilerle tuzaklar kuran, sömüren, türlü hainlikler ve şeytanlıklar planlayan bir fail/zalim/psikopat/narsist vb., diğer tarafta tüm bunlara maruz kalan, çaresiz, masum ve zavallı kurban ikiliği içinde görmeye teşvik ediliyoruz mütemadiyen. Toplumu durmaksızın birbiriyle rekabet eden ve savaşan, yalnızca “insan insanın kurdudur” ilkesi uyarınca davranan bireylerin toplamından ibaret saymaya. 

Bir de, yine aynı hat üzerinde yer alan daha zehirli bir biçimi var söz konusu mağduriyet söylemi ve konumunun. Daha yapışkan, şekilsiz ve vıcık vıcık oluşunun uyandırdığı bıkkınlık ve tiksinti hisleri yüzünden asıl tehlikeli ve korkunç yüzünü her zaman fark edemediğimiz bir mağduriyet söylemi ve pozisyonu bu. Siyasal islamcının mağduriyet/kurban söyleminden söz ediyorum. Görünen haliyle, o söylem ve onun etrafında oluşan/gelişen ruh hali siyasal islamcının hınçla ve doymak bilmez açgözlülükle eline geçirdiği herşeye saldırmasının, vahşi bir iştahla gasp etmesi ve yağmalamasının, elde edemediğini ise ortadan kaldırmasının gerekçesini sağlayan bir araç, bir meşruiyet kalkanı vazifesi görüyor: “Öylesine aşağılandım, mahrum bırakıldım, dışlandım, yok sayıldım ki şimdi hepsine hakkım var; nefretle, hınçla, kinle davranmaya, intikam almaya” Ama daha derin bir düzeyde gerçekleşen, ifade imkanı bulan, edimselleşen başka bir şey yok mu burada? Bu yıkıcı nefret ve hıncın, intikamcı eylem ve fantazilerin sonu bir türlü gelmediğine göre? Güce tapınmanın, güç ve iktidar arzusunun asıl nedeni de zaten, nefretle/hınçla girişilen o eylemleri sürekli kılmak değil mi? O yıkıcılıktan, nefret ve sevgisizlikten alınan belli bir zevk/hazla ilişkili bu. Söz konusu yıkıcı nefretten/sevgisizlikten alınan hastalıklı zevk/haz yüzündendir ki, siyasal İslamcı nefret/intikam suçlarının/eylemlerinin yakıtı saydığı mağduriyet/aşağılanma/dışlanma hislerine sıkıca tutunuyor. Demek söz konusu mağduriyet, daha derin bir düzeyde nefretle/sevgisizlikle ilişkilidir. İnsan nefretiyle; insana, insanın küçük küçük sevinç, neşe ve mutluluklarına yönelen, göz diken nefretle. Bu nefretin karşı kutbu -bir anlamda- vicdandır. Yine, belli bir anlamda sol, insanlığın kendi vicdanını ete kemiğe büründürme çabası, kendi vicdanını o çaba sayesinde/içinde keşfetmesi ve oluşturması, bu eşsiz ve harikulade yolculuktur.