Böğürtlen Böğürtlen: Kızlar, Annelerinden Kalan Mirası Nasıl Dönüştürürler?
Işıl Kurnaz

Etero’yu şimdiden özledim. Etero kim miydi? Bu yazının başlığındaki filmin başkahramanı, Gürcistanlı yönetmen Elene Naveriani’nin 2023 yılı Gürcistan-İsviçre ortak yapımı filmi Böğürtlen Böğürtlen’in. Yakın bir coğrafyada, Gürcistan’da bir kadının, yalnız ve ıssız bir kadının, izdüşümünü değil de, kendi izini nereye nasıl düşürülebileceğini anlatıyor film bana sorarsanız. Ama bunu yaparken yani ete kemiğe bürünürken yerleşik estetik kalıplarla oynamasından mı, yoksa 50 yaşına yaklaşmış bir kadının kendi cinselliğini ilk kez keşfetmesinin fiziksel ayrıntılarını yakınlaştırmasından mı ya da hiç görmediği bir anneden bile bir kız çocuğuna kalan mirasın 50 yıl nasıl taşınabileceğini anlatmasından mı bilmem, bana kadınlık kadar, erkeklikle oynama biçimlerini hatırlattı. Peşine düştüğü soru, gösterdiği kadarından hep bir adım ötedeydi. Aklınıza düşürdüğü sorular, cevapladıklarından fazla olan insanların derinliğini taşıyordu bu yüzden. Sizi götürüp bıraktığı yerde durmuyordu film, bittikten sonra dahi kendisine dair düşündürüyordu. Etero şimdi ne yapıyor, şu anda şimdi şimdi? “Belki dizinde bir kedi yavrusu var, okşuyor/ Belki de yürüyordur, adımını atmak üzeredir.”[1] Ya da böğürtlendi bir kek yapıyordur!

Annie Ernaux otobiyografik anlatısı Bir Kadın’da, annesinin ölümüyle dünyayla arasındaki son bağın koptuğunu söylüyordu, ama yine de neden onunla ilgili yazdığını şöyle yanıtlıyordu: “Annem hakkında yazıyorum çünkü onu dünyaya getirme sırası sanırım bende.”[2] Peki, annesinin ölümü kendisinin doğumuyla eşzamanlı olan, yani annesiyle hiç karşılaşmamış bir kız çocuğuna annesinden nasıl bir kadınlık mirası kalıyordu? Babasıyla, erkek kardeşiyle bir başına kalmış, babasının iyi taraflarını hatırlarken, onun kendisini annesinin ölüm sebebi olarak içten içe suçlamasını adeta önemsiz bir detay gibi anlatan, onların hayaletini ölümlerinden sonra bile sofrasında tutan Etero, o yüklü mirası bedeninde sakladıkça neye dönüşüyordu? Etero, 48 yaşında, tüm hayatı küçücük kasabasındaki dükkanında geçen, birkaç arkadaşı dışında kimsesi olmayan, tombul, sinemanın cinsellikle ilgili sahnelerinin çok sevemeyeceği, ıssız bir kadın. Issız diyorum ama sebebi yalnızlığı değil, çünkü ıssızlıkla yalnızlık arasında da bir mesafe var. Etero, daha çok kendisine bakan toplumun ıssızlaştırdığı bir kadın, toplumun derisini kalınlaştırdığı, sertleştirdiği bir kadın. 48 yaşına kadar ne duygusal ne cinsel ilişki yaşamış, dünyayla fiziksel teması babasının ve erkek kardeşinin bakımından ibaret olan, kasabadaki yakınlarının bir tür patetik acıma duygusuyla baktığı ama eğilmediği, tamah etmediği, böyle bir hayatı olduğu için ezilip bükülmediği için tek arkadaş grubunun bile açık yaralarından vurmaya çalıştığı bir kadın hikayesi. Kadınlığın bir eylem olduğu kadar, yüklü bir eylem olduğunu bildiği için belki, kendisinden başka sığınacak bir yer inşa etmiyor kendisine. Ama öte yandan bedeninin sınırlarını, kendi iç sınırları kadar merak ediyor. Bedeninin ona tek başına sunduğu şeyden fazlasını, o sınırı aşmayı merak ediyor yani. Bir tür dünya açlığı diyelim biz buna. Bu dünya açlığını neye dönüştürdüğü mesele oluyor tabii. Arzularının ve hazlarının sınırlarını merak etmesine rağmen, bunun tavsamasına izin vermiyor çünkü, merakının ve açlığının doyurulamaz bir tıka basa yeme haline dönüşmesine müsaade etmiyor.

Dükkanına malzeme bırakmaya gelen dağıtımcı Murman’ı arzuluyor ve oracıkta onunla beraber oluyor. O gittikten sonra kendisine şunu söylüyor: “48 yıllık bekaretin bitti Etero.” Ama cinselliğini sadece merak duygusuyla bir keşif olarak yaşamıyor Etero, sessiz bir duygu dünyasıyla beraber kanıksıyor. Babası ve erkek kardeşinin gölgesi bir anlığına olsa da beliriyor: “Başımıza fahişe mi oldun şimdi de.” Çünkü Etero, tüm hayatını kendisini doğurduktan 3 ay sonra kanserden ölen annesinin ölüm sebebi olarak yaşamak zorunda bırakılıyor. Bir tür askıda yaşama mahkûm ediliyor diyelim. Bu mahkûmiyet, sadece ailesi tarafından örülmüş bir mahkûmiyet değil üstelik, hayatında hiç erkek olmadığını, bir erkek tarafından sevilmenin ne olduğunu bilmediğini ona sürekli hatırlatan diğer kadın arkadaşları tarafından da örülmüş bir mahkûmiyet. Cinsellikle ilgili kimliksiz sorular soruyor Etero etrafındaki kadınlara, aldığı cevap hep alaycı bir “onun bu sorularla ne işi olduğu” oluveriyor.

Cinsellik yaşadığı andan itibaren etrafına hem daha muzip hem daha ürkek bakıyor bu 48 yaşındaki kadın. Bir yandan bedenindeki cinselliğinin izi görünüyormuş gibi bir ürkeklik, bir yandan kendisini aşabilmesinin afacanlığı sızıyor yüzünde. Ne de olsa kasabadakiler için onu böyle yalnız görmek kalplerini kırsa da o yalnız olmak zorundaydı çünkü evindeki erkekler yanına kimseyi yaklaştırmamışlardı, çünkü ne yapacaklardı ki evdeki tek kadın koydu.

Her kadının bedeninde, kendi fiziksel sınırları kadar kendi toplumsal sınırları da gizliydi. İşte o iki tür sınırın her birini aynı anda aşmaya çalışıyordu Etero. Ama öte yandan, annesiyle arasındaki travma bağının yükünü arkasında bırakamıyor, bedenindeki her izde annesinin ölümünü okuyordu. Murman, ona şiirler yazıyor, özlemden boğuluyor, aralarındaki aşkı benzetebileceği kelimeler arıyor, ona bir başka ülkenin sınırlarını sakince çiziyordu ama Etero için o sınırları geçebilmek için cezbenin kuvvesi yetmiyordu. Şöyle diyordu Murman, “Birlikte Türkiye’ye gidelim. Ben orda çalışırım, sen de kendine uygun bir şeyler bulursun, ev otel temizlemek gibi. Sanki hayat bundan sonra başlıyormuş gibi birlikte oluruz.” Peki diyordu Etero, “Sence bir erkekle yaşamak isteseydim, temizlik yapıp bulaşık yıkamak isteseydim, bunu önceden başaramaz mıydım?” Bunu Murman’ı başka sebeplerle uzaklaştırmak için mi söylüyor bilmiyoruz çünkü Murman, bence uluslararası eleştirmenlerin söylediği gibi Etero’nun zor geçen hayatının ödülü değil[3], bir kadının cinsel uyanışı[4] da değil, bir aşk hikayesi[5] hiç değil. Çünkü Etero’nun nezdinde anlatılan şey, tekil ve bireysel bir uyanış hikayesi değil, zaten o kadın da 48 yıl boyunca uyuyor değil. Bu kadın daha çok bireysel hikayelerimizin toplumla kurduğumuz mesafeyi aşındırma biçimiyle ilgili. Aksi o 48 yıla haksızlık olmaz mıydı?

Saraybosna Film Festivali’nde en iyi film ödülünü aldıktan sonra yönetmen Naveriani’ye bunu soruyorlar, yani Etero’nun cinsel uyanış meselesini, çünkü muhtemelen bu tür bir anlatı özellikle Batı’da daha kolay alıcı buluyor ve satıyor. Ne de olsa içinde dünyanın tam Batı olmayan bir kısmında geçen hem cinsellik hem de uyanış var! Ama kendisine yöneltilen sorunun menzilini değiştiriyor Naveriani:

“Etero'nun özelliği sadece cinsel uyanışında değil, aynı zamanda etrafındaki dünyayı nasıl algıladığı ve bununla nasıl başa çıktığı konusundaki karmaşıklığında yatıyor. Benim için ilham verici olan, onun kişiliği, özgürlüğe olan tutkusu ve toplumda kadınlara biçilen önceden belirlenmiş rollere karşı sezgisel itaatsizliğiydi.”[6]

Yani bu kadının hikayesinde, aniden bir uyanıştan çok daha çetrefilli bir dünya meselesi yatıyor, bedeniyle ve dünyanın sınırlarıyla kurduğu bastırılmış o ilişkiyi neye dönüştürdüğü, dünyayla binbir biçimde bağlı oluşumuzu alıp neye çevirdiği, bunu tek tek çoğul hikayelerin içinde eritmek yerine, nasıl zekayla bedeninde soğurduğu ve onu dünyaya nasıl iade ettiği. Bana sorarsanız, genelde ilham verici kadınların yaptığı şeyler buna benzer bir şeyler oluyor. Yani duygularının ve bedeninin tavsamasına izin vermeden, dünyadan aldığını dünyaya başka türlü biçimde iade ediyor. Bir İtalyan eleştirmen, Ivo Silvestro, laRegione’de Etero hakkındaki en güzel şeyi söylüyor: “Habersiz feminist”[7]

Kadınların hikayesini, muhakkak sonunda bir erkeğin belirmesiyle ödüllü kılan, muhakkak bir aşkın kipi olduklarında anlatılabilir gören hâkim sinema eleştirisini bir kenara koyalım, bence buradaki mesele gerçekten bir kadının, içinde başka kadınların da olduğu o toplumla olan alışverişinde annesinden kalan mirası, başkalarının bakışlarının bedeninde bıraktığı izle ne yaptığı. Çünkü başkasının bakışı da, en az dokunuşları kadar iz bırakıyor. Kadınlar, dünyanın bir tür geri dönüşüm cadısı olduğunda, dikkat kutusu değil, yani dünyadan aldıklarını dünyaya dönüştürerek iade ettiklerinde, dünyayla aynı dili kullanmaktan imtina ettiklerinde, o bakışların muhtevasıyla da oynayabiliyorlar böylece.

Öreke sohbetlerini bilir misiniz? Ortaçağ kadınlarının bir araya gelerek hikayeler anlatıp, birbiriyle dünyanın türlü çeşitli hallerinden sohbet ettikleri o minik risaleler. Öğretilerden birinde yaşlı bilge kadın, kadınlar için şunu diliyordu: Kendisi için yapılacak en iyi dilekten yararlanmak! Sanırım, Etero’nun hikayesinin bana hatırlattığı şey, kadınların öreke sohbetlerinde birbirlerine fısıldadıkları o geri dönüşüm hikayelerini hatırlattı. Onlar buna geri dönüşüm demiyorlar tabii ama Etero’nun hikayesini muhakkak egemen bir anlatının politik doğrucu kipinden okuyan eleştirmenlerin aksine, dünyayla ve bedeniyle kurduğu bu saygılı ve rikkatli ilişkiyi buradan okumak bana daha doğru geliyor.

Bu hikâyenin, annelerden kızlarına kalan mirasla ilgili olduğunu düşünmemin sebebi de yine bu egemen anlatı. Adalgisa Giorgio, anneler ve kızlarını yazmanın, kadın anlatılarında anneyi yeniden müzakere etme biçimi olması gerektiğini söylüyordu.[8] O, daha çok annenin, ataerkil normlarla suç ortaklığı yaptığı ve bunların sürdürülmesine aracılık ettiği, kızlarının bireyselleşmesini engellediği, onların cinselliğinin yönlendiricisi olduğu için yargılandığı 1970’lerdeki anlatılarla başlamıştı ama müzakereyi burada bitirmiyordu. Yani anneyle kızları arasındaki hikâyeyi tersinden kuran anlatılara, kızların bu anne mirasıyla neler yaptıklarına, bu mirası bedenleriyle nasıl dönüştürdüklerine odaklanıyordu. Metin metin geziyordu bunu yaparken, hikayelerin biricikliğini, her kadının bu mirasa cevap verme biçimindeki farklılıkları anlatıyordu.

Etero’nun hikayesi bana bu yüzden bir miras hikayesini çağrıştırıyor. Kontrolünü fiziken değil ama ruhuyla hissettiren bir annelik hayaletinin, bir kız çocuğunun sezgisel ve habersiz bilincinde nasıl verili olandan başka bir sonuca evrilebileceğini gösteriyor. Annesini yeniden doğuruyor Etero, bir şekilde bunu başarırken Simone de Beuvoir’ın annesiyle ilgili anlatısını anımsatıyor. Sessiz Bir Ölüm’de Beuvoir, annesinin başına gelen bir kaza ve hastalık sürecindeki son 3 ayını anlatırken, aslında annesini değil, annesinin kızlarıyla ilişkisini anlatıyordu. Ernaux’un annesini yeniden doğurmayı seçmesiyle ne kadar benzer bilmiyorum ama ölümün, dünyadaki bağlara ne yaptığını anlatması Etero’yu daha iyi anlamamızı sağlıyor:

“İnsan seksen yaşına gelmişse, ölecek yaşa artık gelmiş demektir, diyordum. Öyle değilmiş. İnsan doğduğu için, yaşamış olduğu için, yaşlandığı, kocadığı için ölmüyor. Bir şeylerden ölüyor.”[9]

Bana sorarsanız Etero, ne bir erkeğin hayatına girmesiyle hayatının ödülünü almış oldu, ne de bir cinselliği alelade hale getirmeden yaşamasıyla. Daha çok tüm o yolu kat ederken bir şeylerden ölmemeyi, içindeki bir şeyleri öldürmemeyi başarabildiği için kendisinden habersiz bir kahraman olabildi. Üstelik başkalarının açık yaralarını kendi hayatlarının sağlamasını yapmak için araçsallaştıran ve üstten üstten Etero’nun yalnızlığının kendilerinin kalbini kırdığını söyleyen diğerlerine inat, hikayesinin sonunda yalnızlığının kalbimizi kırmadığı bir anlatıyı kendisi yarattı. Hem de ne bir şeyleri öldürerek, ne bir şeylerden ölerek bunu başardı.


[1] Nazım Hikmet şiiri.

[2] Annie Ernaux, Bir Kadın, Çev. Yaşar Avunç, Can Yay., s. 29.

[3] https://www.theguardian.com/film/2024/may/01/blackbird-blackbird-blackberry-review-a-gentle-gem-about-late-life-love-and-loneliness

[4]    https://www.sff.ba/novost/12141/the-sexual-awakening-of-georgian-cinematography

[5] https://www.theguardian.com/film/article/2024/may/05/blackbird-blackbird-blackberry-review-a-beguiling-georgian-tale-of-midlife-first-love-elene-naveriani-elene-naveriani-starring-eka-chavleishvili

[6] https://www.sff.ba/novost/12141/the-sexual-awakening-of-georgian-cinematography  (Çeviri bana ait)

[7] “Etero, femminista inconsapevole”, https://www.laregione.ch/culture/spettacoli/1750936/etero-naveriani-femminista-blackbird-elene

[8] Writing Mothers And Daughters: Renegotiating the Mother in Western European Narratives by Women, Berghahn Books, 2002.

[9] Simone de Beuvoir, Sessiz Bir Ölüm, İletişim Yayınları.