Kamuoyu yoklamalarına bakılırsa ABD vatandaşları genel itibariyle İran’la savaşa karşı. Örneğin, CNN’in anketinde[2] katılımcıların %59’u askeri müdahaleyi tasvip etmediklerini beyan etmiş. Reuters/Ipsos’un araştırmasına[3] katılanların sadece %27’si ABD ve İsrail’in saldırısı lehinde görüş belirtmiş. Neticelerin parti aidiyetlerine göre dağılımına bakınca tahmin edilebilir bir asimetri ortaya çıkıyor. Söz konusu CNN anketinde savaş karşıtlığı Demokratlar arasında %82 seviyesindeyken Cumhuriyetçiler için rakam %23.
Demokratlara kıyasla düşük kalsa da Cumhuriyetçilerin yaklaşık dörtte birinin savaş çığırtkanlarına kulaklarını tıkaması, ABD’deki siyasal kutuplaşma göz önüne alındığında, azımsanamayacak bir istatistik. Trump’ın, yeni-muhafazakârların (neo-conservative) askerî maceracılığına geçit vermeyeceğine, sonu gelmeyen savaşlardan (forever wars) bir yenisini başlatmayacağına kanan seçmenler arasındaki hayal kırıklığının barometresi olması bakımından mühim bir gösterge. Tucker Carlson, Nick Fuentes, Marjorie Taylor Greene, Megyn Kelly gibi daha yakın bir zaman öncesine kadar MAGA (Make America Great Again) hareketinin bayraktarlığını yapagelmiş ünlü simalar, tabandaki bu rahatsızlığın sözcülüğüne soyunmuş durumda son son. Suikaste uğramasaydı Charlie Kirk de onlara katılacaktı.[4]Bu isimlerin başlıca memnuniyetsizliklerinden biri İsrail’in ABD’nin dış siyasetine yön vermesi.[5]
Özetle, ilk bakışta ümit verici bir manzarayla karşı karşıyayız. 1979 devrimi sonrasındaki rehine krizine kadar giden bir evveliyatı olan, George W. Bush’un ülkeyi “Şer Ekseni”nin iflah olmaz bir unsuru ilan etmesiyle seviye atlayan, İsrail’in ısıtıp ısıtıp gündeme getirdiği nükleer silah velvelesiyle körüklenip duran İran fobisine, bölgeye dair hakim olan oryantalist önyargılara rağmen ABD’de toplumun kayda değer çoğunluğunun savaş tamtamlarına eşlik etmemesi olumlu bir tablo.
Zira Irak’ın 2003’deki işgalinde rakamlar neredeyse tam tersineydi. O yılın Mart ayında başlayan “Şok ve Dehşet” harekâtı %70’e varan bir destek görüyordu. Pearl Harbor’dan beri –ki o da anakaradan 6 saat uçuş mesafesinde– kendi topraklarında başka bir ülkenin saldırısına uğramamış ABD’lilerde 11 Eylül’ün yarattığı derin travmanın, açtığı narsist yaranın Bush, Cheney, Rumsfeld, Powell vb. tarafından istismarı bu rızanın inşasında büyük bir rol oynamıştı. Bu sefer ortada böyle bir travma olmasa da ABD halkının büyük kısmının İran’a yönelik “Epik Öfke” operasyonunu sahiplenmemesi yine de cesaretlendirici.
Amma velakin pek kuvveden fiile geçmemiş bir itiraz, bu. Örneğin, Beyaz Saray önünde ya da ülkenin başka bir yerinde dişe dokunur, kitlesel bir protesto gösterisi yapılmış değil henüz. Küçük çaplı eylemlerle yetinilmekte. 28 Mart’da üçüncüsü gerçekleştirilen “No Kings” (Krallara Hayır) mitinglerine ülke çapında milyonlarca insan katılmış olsa da etkinliğin odağı İran Savaşı değildi. Oysaki toplumda çok daha yaygın destek bulan Irak Savaşı’nda daha işgalin birkaç ay öncesinden geniş katılımlı gösteriler başlamıştı.
Günümüzdeki atalet halini besleyen birçok sebep sayılabilir. Öncelikle, genel olarak anketlere temkinli yaklaşmakta fayda var. Arada bir tüketicilere yöneltilen “çevreye ve çalışan haklarına daha duyarlı bir ürün için fazladan bir ücret öder miydiniz?” mealindeki sorulara verilen olumlu yanıtların tüketim tercihlerine yansımamasındakine benzer bir teori-pratik uyuşmazlığını hep hesaba katmak lazım. Zira verilen yanıt bazen erdem sinyallemesi (virtue signalling) gibi başka bir maksat güdebiliyor.
Teori ile pratiğin örtüşmemesinin İran özelindeki sebeplerinden biriyse, 2025 sonunda ülke genelinde patlak veren eylemlerde rejimin binlerce muhalifi katletmesi, bu mezalimin tazeliği olabilir. Hamas’ın 7 Ekim saldırılarından sonra İsrail Gazze’yi ilk bombalamaya başladığında da benzer bir tutukluk vardı. “Savaşa Hayır” talebinin sokağa dökülmesi için belirli bir mağduriyet ve –düşman ilan edilen tarafın yakın geçmişteki “günahlarından” kaynaklanan– mahcubiyet eşiğinin aşılması gerekiyor galiba. Filistin’deki insanlık suçlarının devasa boyutunun dolaylı bir etkisi olarak söz konusu mağduriyet eşiğinin iyice yükseldiğini, aylardır şahit olunan dehşetin bir kanıksamaya sebep olduğunu da not etmeli.
Anketlere yansıyan halet-i ruhiye ile sokaklara yansı(ma)yan durum arasındaki makası izah etmekte faydalı olabilecek bir diğer etmen de “sosyal medya soğurma etkisi”. Yine Irak’ın işgaliyle kıyaslarsak, 2000’lerin başlarında savaşa karşı itirazı kamusal alanda dillendirmek için fazla bir mecra yoktu. Gazete, dergi, radyo ve televizyon üzerinden bunu yapmak mümkündü, tabii ki, ama bu kanallara erişim, çoğunluğu iktidarla eşgüdüm içinde hareket eden kısıtlı bir çevrenin denetimindeydi. Savaş istemeyenlerin, aynı görüştekilere ulaşmak, barış talebini görünür kılmak, seslerini duyurmak için örgütlenmeleri, meydanlara çıkmaları gerekiyordu. Halbuki 2026 yılına geldiğimizde sosyal medya sayesinde bu mecburiyet ortadan kalkmış durumda. ABD ve İsrail’in gözü dönmüşlüğüne, emperyalist emellerine, AB’nin omurgasızlığına veryansın etmek için koltuktan kalkmaya lüzum yok. Sosyal medya platformları üzerinden yüzbinlerce ve hatta milyonlarca “kullanıcı”nın yer aldığı sanal meydanlara ulaşmak, haksızlıklar karşısındaki infialimizi paylaşmak, bizimle hemfikir olanların çokluğunda moral bulmak, olmayanlarla polemiğe girmek klavye marifetiyle mümkün artık.
Bu etkileşimleri külliyen faydasız, “mastürbatif” diye nitelendirmek haksızlık olur, kuşkusuz, ama bazı durumlarda hakiki eylemliliği ikame eden, soğuran bir yan etkileri olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde. Gerçi slogan atıp evlere dağılmaktan ibaret oldukları ölçüde mitinglerin, yürüyüşlerin de kıymet-i harbiyesi şüphe götürür. Özünde, sosyal medya üzerinden olmasa da benzeri bir deşarj, istim salmak işlevi gören “eylemimsilikler”. Kurumsallaşmaya evrilemeyen, kalıcılaşamayan bu siyasallaşma halini “hyper-politics” diye adlandırıyor, Anton Jäger. Bu mefhumu ele aldığı kitabının altbaşlığı bu terimi ve onun üzerinden zamanın ruhunu vurucu bir şekilde tanımlıyor: Siyasal Sonuçları Olmayan Aşırı Siyasallaşma.[6] Son iki-üç senedir Filistinlilerle dayanışma için ABD’nin birçok yerinde yapılan gösterilerin ekseriyeti, ne yazık ki, bu mahiyetteydi. Jean Baudrillard’ın “Körfez Savaşı Olmadı” başlığındaki kışkırtıcılıktan ilhamla “Gazze Soykırımına Muhalefet Olmadı” diye özetleyebiliriz ahval ve şeraiti. Daha ziyade bir muhalefet simulacrum’u söz konusu. Bu bakımdan, hava kuvvetleri mensubu Aaron Bushnell’in İsrail konsolosluğu önünde “Filistin’e Özgürlük” nidasıyla kendini ateşe vermesi bir anlamda bu göstermelik muhalefete de isyandı.
İran özelinde bu eylemimsiliğin dahi sergilenmemesi, savaş karşıtlığının ağırlıklı olarak “kamusanal” düzlemde kalmasının başlıca sebeplerinden biri de o karşıtlığın saikleri. İran’ın bombalanmasına onay vermeyenlerin bazılarının derdi ABD’ye yönelik saldırıda bulunmamış bir ülkenin egemenliğinin ihlali değil, bu ihlalin ABD’ye muhtemel bedeli. Bedel, ABD askerlerinin can güvenliği ve operasyonun gerek kullanılan mühimmat/teçhizat masrafı gerek ekonomi üzerindeki dolaylı etkisi (örn. artan yakıt fiyatları, tedarik zincirlerindeki aksamalar) bakımından maliyeti şeklinde tanımlanıyor kabaca. Diğer bir deyişle, Trump’ı kınayanların tahminen hatırı sayılır bir bölümünün derdi İran’a yönelik mütecaviz hamlelerin orada yarattığı yıkım değil, buradaki faturası.
Faturanın en önemli kalemi ABD tarafındaki can kaybı. Süper güç olmanın önemli avantajlarından biri kendi tarafındaki zaiyatın karşı taraftakine kıyasla ihmal edilebilir derecede düşük kalabilmesi. Bu bağlamda hatırlamalı ki 11 Eylül 2001’den bu yana ABD ordusu, Afganistan ve Irak’ta toplamda sadece ve sadece 7,000 küsur mensubunu kaybetti![7] Gerçi bunun yanı sıra 50 binden fazla asker yaralandı, bazıları sakat kaldı ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu benzeri psikolojik sorunlarla boğuştu. Ama “bilanço”yu bu şekilde genişletsek bile Iraklılar ve Afganların yaşadığı acılarla kıyas dahi kabul etmez.[8] Diyalektiğin bir cilvesi olarak ABD’nin bu muazzam imtiyazı aynı zamanda toplumun tahammül çıtasının çok alçak olması demek.
Bu yüzdendir ki “Epik Öfke”nin ilk günlerinde İran’ın Körfez Ülkeleri’ne düzenlediği karşı saldırılarda 7 ABD askerinin ölmesi şimdiden kaygıları ve eleştirileri artırdı.[9] Dolayısıyla, Trump için İran’a birlikleri göndermek büyük risk. Nitekim yukarıda bahsolunan Reuters/Ipsos anketinde katılımcıların %54’ü şayet ABD birliklerinin zarar görmesine yol açarsa askerî harekâtın devamına karşı çıkmalarının daha muhtemel olacağını belirtmiş. “No boots on the ground” (asker botu toprağa değmesin) sloganı her iki partinin tabanında da karşılık bulan bir talep. Nicolás Maduro ve eşinin kaçırılması gibi kısa, can kayıpsız[10], cerrahi bir operasyona itirazı olmayanlar aynı sebeplerle İran harekâtına mesafeli durabiliyor. Ama henüz ortada ABD adına büyük bir zaiyat olmadığından savaş karşıtlarının bazıları için durum yeterince aciliyet kesbetmiş değil.
Şayet Trump, etrafındaki şahinlerin telkinleriyle ve Epstein dosyalarının telaşıyla (operasyona “Epstein Öfkesi” diyenler de var), toplumdaki bu hassasiyetin hilafına ABD askerlerini cepheye sürerse bu hamlenin hemen öncesinde ya da sonrasında ona zemin teşkil edecek, zamanlaması manidar bir hadise patlak vermesi kuvvetle muhtemel. O noktadan sonra ABD cenahındaki kayıpların tabanda savaş bıkkınlığını mı yoksa intikam hezeyanını mı körükleyeceğini göreceğiz. Bırakın Vietnam Savaşı benzeri (zorunlu askerlik ve 60 bin civarında kayıp) bir seferberliği, Irak-Afganistan işgalleri döneminde tecrübe edilen çok daha sınırlı bir bedeli dahi katlanılmaz bulan bir seçmen kitlesini kara harekâtına ikna etmek şimdilik çok zor görünüyor ama sıradışı bir dönemden geçtiğimiz şerhini de düşmek lazım.
Savaşa muhalefet edenlerin bir diğer hoşnutsuzluk kaynağı da operasyonun ekonomik maliyeti. Bu vesileyle “Peace Dividend” kavramına değinmekte fayda var. Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru revaçta olan “Barış Temettüsü” –eski Türkçesi kulak tırmalıyorsa “Barış (Kâr) Payı” da diyebiliriz– savaş tehdidinin azalmasıyla savunma bütçesinden sağlık, eğitim, barınma gibi kamu harcamalarına aktarılan kaynağı, yani barıştan vatandaşın hissesine düşeni anlatan bir ifade. Doğu Blok’unun çöküşüyle birlikte ABD ve Avrupa’da savunma bütçesi GSMH’a[11] oranla düşüşe geçmişti. Bu rakam 1989’da NATO ülkeleri arasında ortalama %4 iken 2014’e gelindiğinde %1,9’a gerilemişti. ABD için oran hiçbir zaman bu kadar düşük olmadı ama 1982’deki %6,8 seviyesinden Bill Clinton döneminde %3’lere düştü.[12] Afganistan ve Irak’ın işgaliyle 2010’da %4,9’a yükselen oran son senelerde tekrar %3 küsur seviyesine geldi. Ve fakat yine de ABD’nin savunma bütçesi (2026’da $900 milyar) dünya genelindeki askeri harcamanın neredeyse %40’ını oluşturuyor. Çin’inkinin 3 katından fazla, Türkiye’nin yıllık GSMH’nın yarısını aşkın bir meblağ. Bu astronomik rakam yetmezmiş gibi Pentagon, İran Savaşı bahanesiyle $200 milyar takviye istedi. Dahası, tam bu yazı bitmek üzereyken Trump iyice el yükseltip 2027 “savunma” bütçesi icin $1.5 trilyon talep etti!
Halbuki her ne kadar kendisi o şekilde ifade etmiş olmasa da Trump’ın yeni savaş başlatmama vaadi “Barış Temettüsü” beklentisi yaratmıştı. ABD’nin Irak ve Afganistan’dan çekilmesiyle birlikte Pentagon’un pastadan aldığı payın sadece nispi değil, mutlak olarak da düşmesi bekleniyordu. Keza Trump’ın, NATO’nun diğer üyelerine pakta yaptıkları katkıyı artırmaları için yaptığı baskının ABD’nin yükünü hafifleteceği tahmin ediliyordu. Dahası, 2025 Şubat’ında Trump Çin ve Rusya’ya askeri harcamaları karşılıklı olarak azaltmaya yönelik bir çağrıda bulunmuştu.[13]
Gerçi MAGA ideolojisini az biraz tanıyan herkes, bu yöntemlerle yapılacak tasarrufun kamu hizmetlerine tahsis edilmek yerine aslen zenginleri gözeten vergi indirimlerini telafi maksadıyla kullanılacağını biliyordu. Ama yine de “Önce Amerika” (America First) sloganını şiar edinmiş Trump idaresinde, savunma bütçesindeki müsrifliğin frenleneceğine dair bir iyimserlik yok değildi. Gelin görün ki İran taarruzunun çok öncesinde Elon Musk’ın yönettiği DOGE’un[14], güya mali kaygılarla onca devlet kurumunu hunharca budarken en büyük harcama kalemlerinden savunma bütçesine dokunmaması Trump’ın haleflerinden farklı davranmayacağının habercisiydi. Halbuki Pentagon’un ihale ve harcamalarındaki savurganlık, kötü yönetim ve yolsuzluklar defalarca tespit edilmişti. En nihayet Savunma Bakanlığı’nın ismi Savaş Bakanlığı olarak değiştirildiğinde, Trump’ın ilk başkanlık dönemi sicilinden kaynaklanan ümit kırıntıları da yok oldu. Neticede, içe dönme (isolationism) vadeden Trump, ikinci başkanlık döneminin ilk 14 ayında 7 ülkeye askeri saldırı emri verdi.[15] Mart ortası itibariyle sırf “Epik Öfke”nin ilk 5 gündeki maliyetinin yaklaşık 6 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. (Epik öfkeyle kalkan epik zararla oturur.) Kayıtdışı göçmenlerle mücadele mazeretiyle ICE[16] için kesenin ağzını açarak ABD içinde de gerilimi ve militarizasyonu tırmandıran Trump, “yurtta savaş, cihanda savaş” ilkesini benimsemişe benziyor.
Savaşın kullanılan füze ya da zarar gören radar sistemleri gibi doğrudan giderlerinin etkileri daha uzun vadede hissedildiği ve daha kolay gerekçelendirilebildiği için kamuoyunun görüşlerine çok tesir etmese de askeri müdahalenin benzin istasyonuna veya ısınma faturasına yansıyan dolaylı maliyeti vatandaşın savaşa dair tutumunda belirleyici olabiliyor. Örneğin, aynı Reuters/Ipsos araştırmasında, katılanların %45’i ABD’deki yakıt fiyatlarında artışa sebep olursa operasyona daha olumsuz bakabileceklerini belirtmiş. Fosil yakıtlar gübre için önemli bir girdi olduğundan kısa vadede bu krizin gıda fiyatlarında da artışa yol açması bekleniyor.[17] Türkiye’den yakinen bildiğimiz üzere petrole zam demek, herşeye zam demek. Seçim kampanyasında Biden’ı yüksek enflasyon yüzünden yerden yere vuran Trump için yaman bir çelişki.
Özetle, ölen ABD askerlerinin sayısı ve/veya harekâtın dolaylı/dolaysız ekonomik maliyeti arttıkça savaş karşıtlığının hem tabanı genişleyecek hem eylemliliği artacaktır. Ve halkın savaşa itirazının saikleri arasında bu tür kaygıların yer alması gayet doğaldır. Asıl mesele, bu saiklerin ne kadar belirleyici olduğu, savaşın yarattığı genel yıkım, ızdırap içinde onun ABD’ye bedelinin ne ölçüde önem taşıdığı. Zira muhalif duruşun asli dayanağı savaşın ABD’ye yüküyse, askeri kayıplar görece düşük seviyede tutulabildiği ve savaşın enflasyonist etkisi dizginlenebildiği müddetçe İran ve bölgedeki tahribat ve vahşet sürdürülebilir, başka ülkelere de tasallut (örn. Küba[18], Panama, Kolombiya) olunabilir demektir –ki İran’da burnu sürten Trump ekibi, bu utancın acısını daha kolay lokma bir hedeften çıkarmaya rahatlıkla tenezzül edebilir. Diğer bir deyişle, “Önce Amerika” ideolojisinden beslenen bir savaş karşıtlığına çok bel bağlamamak lazım.
ABD’nin İran’la savaşmasını istemeyenlerin seslerinin daha gür çıkmamasının ardındaki bir diğer sebep de hesaplaşmanın bazı kesimlerce yaklaşmakta olan ara seçimlere havale edilmiş olması. 2026 Kasım’ında partiler, Temsilciler Meclisi’ndeki tüm koltuklar ve Senato’da 100 koltuktan 35’i için yarışacaklar. Trump’ın rekor seviyede düşük seyreden görev onayı, Demokratların 2025’deki bazı yerel ve özel seçimlerde sergiledikleri başarıyla birleşince her iki yasama organında da Cumhuriyetçilerin çoğunluğu kaybedecekleri umudu yeşermeye başladı. Türkiye’deki 2024 genel seçimlerinin arifesindeki havayı andıran bir iyimserlik –rüzgârı olmasa da– meltemi esiyor. Akıbetinin de benzer olması muhtemel. Zira gidişatın farkında olan Trump ve şürekâsı, seçim bölgelerinin sınırlarının değiştirilmesi,[19] oy kullanmak için sandıkta ibraz edilmesi gereken belgelerin artırılması, bazı eyaletlerdeki seçimlerin federal idare altına alınması, ICE’ın oy kullanma noktalarında boy göstermesi gibi farklı yöntemlerle dezavantajı telafi etmeye çalışıyor. Demokratlar ise CHP misali, “silahlı kavgaya bıçakla gelmek”te ısrarcılar –ki ABD ana muhalefet partisinin, T.C. muadiline kıyasla çok daha az mazereti var. Tüm bunlara rağmen Demokratlar ara seçimlerde üstünlüğü ele geçirse bile dirayetli bir savaş karşıtı hareketin yokluğunda Trump’ın başkanlıktan gelen yürütme yetkisine dayanarak askeri tacizlerini sürdürmesi mümkün.
Bu bağlamda, Demokratik Parti’nin yukarıda bahsolunan “sosyal medya soğurma etkisi”ne benzer bir tesiri olduğunu söyleyebiliriz. Nativist, oligarşik sağın yükselişiyle mücadelede yetersiz ama o yükselişe engel olabilecek sol popülizmle mücadelede mahir Demokratik Parti lider kadroları, alışılageldik politikalarla işlerin normale dönebileceği umudunu canlı tutarak muhalif enerjiyi oyalıyor. Nitekim, Irak’ın işgaline karşı direnişin günümüzdekine kıyasla daha örgütlü ve güçlü olmasının sebeplerinden biri de o dönem Demokratik Parti siyasetçilerinin (örn. Hillary Clinton, Joe Biden, John Kerry) önemli bir kısmının yeni-muhafazakârların kuyruğuna takılmış olmasıydı.[20] Dolayısıyla, Demokratik Parti’nin savaş karşıtlığını temsil ediyormuş gibi yapmasının pek inandırıcılığı kalmadığından Irak’ın işgaline muhalif olanlar çareyi farklı mecralarda aramak zorunda kalmıştı. Buna karşın Obama ve Biden hükümetlerinin nükleer silahlanma ihtilafında diplomatik çözümleri tercih etmiş, Demokrat temsilcilerin çok az fireyle İran savaşını sonlandırma lehinde oy kullanmış olması, bugünlerde Demokratik Parti’ye bir barış misyonu yüklenmesine gerekçe oluşturabiliyor. Halbuki aynı Demokratik Parti daha birkaç sene önce iktidardayken Filistin’deki soykırıma suç ortağı olmuştu.
Özetle, ABD’de anketlerin sergilediği savaş karşıtı manzara ilk bakışta göründüğü kadar yüreklendirici değil. Bu çok parçalı topluluğun içinde “G.I. Joe’nun ayağına taş değmesin”ciler de var, sosyal medyada Trump’ı hicveden çok etkileşimli paylaşımlar yaparak –ya da okuduğunuz minval yazılar yazarak– üzerine düşeni yapmış olduğunu düşünenler de. Demokratik Parti’nin Kasım zaferinden medet umanlar da var, füzelere harcanan paranın ABD’nin güney sınırına duvar döşemek için kullanılmasını isteyenler de. Büyük bir toplumda bir yandan savaş karşıtı geniş çaplı bir koalisyon arzulayanların diğer yandan insanların saikleri konusunda müşkülpesent olma lüksü yok. Ama o koalisyonun vücuda gelmesine ve olayların seyrine seyirci değil müdahil olması için harekete geçmesine liderlik edecek, anti-emperyalist gelenekten ilham alan grupların, savaş hiç popüler olmasa da işleri zor.
Savaş karşıtı mücadelenin zorluğu demişken, yukarıda değinilen farklı meseleleri enlemesine kesen bir tema ile sonlandıralım. MAGA’nın mimarlarından Steve Bannon’a atfedilen ve özellikle Trump’ın ikinci başkanlık döneminde ivme kazanan “flood the zone”[21] stratejisi, rakibi sağlı sollu hamlelerle ambele etmeyi, akla ziyan beyanat ve icraatlarla mütemadiyen sersemletmeyi esas alıyor. Bu hamlelerin bazılarından bu genel stratejiye hizmet etmeleri dışında bir netice beklenmiyor; görünüşte bir yere varmasalar da rakibi meşgul ve demoralize ederek asıl maksada yeterince katkı vermiş oluyorlar. Trump’ın Beyaz Saray’a geri gelişinin üzerinden daha 1,5 sene geçmemişken DOGE fiyaskosu, ICE dehşeti, kürtaj hakkına saldırı, Kanada’yı 51. eyalet yapma, Grönland’ı ilhak etme provokasyonları, Jimmy Kimmel ve Stephen Colbert’in şovlarını yayından kaldırma çabaları, Beyaz Saray’daki tadilat, uluslararası ticareti altüst eden gümrük zamları, vb. peşpeşe muhtelif skandala maruz kaldı, ABD halkı. Özü itibariyle Naomi Klein’ın “Şok Doktrini” ile benzer bir strateji ama temel farkı Klein’inki tikel, büyük bir şok üzerine bina edilmişken Bannon’unkinin irili ufaklı şoklar silsilesini temel alması. Muhalefet daha bir önceki darbeyi savuşturmaya çalışırken bir darbe, bir darbe daha indirmek, ıskalamaktan –ve saçmalamaktan ve tutarsızlıktan– gocunmadan yaylım ateşini sürdürmek. Türkiye’den gayet aşina olduğumuz numaralar. Paul Thomas Anderson’ın 2026 En İyi Film Oscar’ını kazanan yapıtının ismi muhalif cenahın son günlerdeki ruh halini vurucu bir biçimde özetliyor: “One Battle After Another” (Bir Mücadeleden Ötekine).
Tüm bu zorluklara rağmen dünyanın, ABD’de güçlü bir savaş karşıtı harekete acilen ihtiyacı var. Zira böylesi devasa ve başına buyruk bir gücü sadece haricen zaptetmek mümkün değil. Muhtaç oldukları kudretin ülkedeki savaş karşıtı geleneğin mirasında ve genç neslin özlemlerinde mevcut olduğunu temenni ederiz.
[1] Birikim dergisinin 444. sayısında yayımlanan yazının biraz güncellenmiş, genişletilmiş hali.
[2] https://www.cnn.com/2026/03/02/politics/cnn-poll-59-of-americans-disapprove-of-iran-strikes-and-most-think-a-long-term-conflict-is-likely
[3] Bu ankette katılımcıların %30’unun soruyu yanıtsız bıraktığını ya da “Bilmiyorum” diye yanıtladığını belirtmekte fayda var. https://www.reuters.com/world/us/just-one-four-americans-support-us-strikes-iran-reutersipsos-poll-finds-2026-03-01/
[4] MAGA ideolojisinin gençler arasında yayılmasını hedefleyen Turning Point USA (Dönüm Noktası ABD) hareketinin lideri Charlie Kirk 10 Eylül 2025’de bir üniversite kampüsü ziyareti sırasında öldürüldü. Suikastı, Kirk’ün son aylarda İran’la savaşa karşı takındığı sert eleştirel tutumla ilintiren komplo teorileri var.
[5] Fuentes gibi bazı şahısların Siyonizm eleştirisini anti-Semitizme alet ettiklerini de belirtmekte fayda var.
[6] Jäger, Anton. Hyperpolitics: Extreme Politicization without Political Consequences. New York: Verso, 2026
[7] Ayrıca yaklaşık bir o kadar da birliklere hizmet veren sivil öldürüldü. Buna karşın, sırf 2024 yılında ABD’de silahla ölümlerde 44 binden fazla insan can verdi.
[8] 7 Ekim 2023’den bu yana en az 73 bin Filistinli öldürülmüşken İsrail tarafındaki kayıp sadece 1000 kadar.
[9] Bu metin yazılırken bir yakıt ikmal uçağının düşmesi sonucu 6 ABD askeri daha hayatını kaybetti.
[10] Tabii, kastedilen ABD’den yana kayıpsız olma hali. Yoksa Venezuela tarafında 75 ila 100 askeri personelin öldüğü tahmin ediliyor.
[11] Gayri Safi Milli Hasıla
[12] https://econofact.org/u-s-defense-spending-in-historical-and-international-context
[13] axios.com/2025/02/13/trump-china-russia-military-spending
[14] Department of Government Efficiency (DOGE): Devlet Verimliliği Dairesi. Bu tuhaf kurumun bazı icraatları için bkz. https://birikimdergisi.com/haftalik/12018/trumponomics
[15] https://time.com/7382074/countries-trump-has-ordered-strikes-on-second-term/
[16] Immigration & Customs Enforcement (ICE): Göçmen ve Gümrük Muhafaza. Uzun zamandır yıllık bütçesi $10 milyar civarında seyreden ICE’a 2025 yılında önümüzdeki dört sene için $75 milyarlık ek kaynak ayrıldı. Bu kaynağın $45 milyarı göçmenlerin yurtdışına gönderilmeden önce tutulacağı 100 bin kapasiteli tevkif kamplarının inşasına tahsis edildi.
[17] https://www.americanprogress.org/article/the-war-in-iran-will-raise-fuel-prices-and-costs-throughout-the-economy/
[18] Küba halihazır abluka altında. ABD ambargosu yüzünden 3 aydır ülke petrol ithal edemiyor ve halk sıklaşan elektrik kesintileriyle cebelleşiyor. Kübalılarla dayanışma ve yardımlaşma için 20 Mart’ta Meksika’dan yola çıkan Mavi Marmara benzeri bir filonun ilk teknesi 24 Mart’ta adaya vardı. Ziyaretçiler arasında Jeremy Corbyn, Pablo Iglesias, Clara Lopez gibi ünlü siyasetçiler de var. Küba örnegi, savaş karşıtlığının ambargo gibi yaptırımlara direnişi de kapsaması gerektiğini gösteriyor.
[19] ABD’de “Gerrymandering” diye bilinen bu yöntem hakkında daha detaylı bilgi için bkz. https://birikimdergisi.com/haftalik/8244/abdye-ozgu-kavramlar-sozlugu-gerrymander
[20] Irak Savaş Tezkeresi‘nde 50 Demokrat senatörden 29’u, Temsilciler Meclisi’ndeki 207 Demokrat vekilden 81’i lehte oy kullanmıştı.
[21] Bir ortamı (zone) birşeye boğmak (flood) mânâsına geliyor. Bannon 2018’teki bir söyleşide söz konusu “bir şeyi”, “bok” olarak tanımlamıştı gayet açık ve seçik bir biçimde.
