Fon dolandırıcılığı Meclis’te ilk konuşulduğunda, AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin demişti ki: “Ponzi deniliyor, fon krizi deniliyor, fonzi deniliyor… benim kendi isimlendirmem: fon meselesi olarak tanımlıyorum.” Geçerken söylenmiş bir söz… yine de, sorun, kriz hatta skandal, dolandırıcılık, vurgunculuk vs. alternatifler yerine mesele diye adlandırma tercihi, belki bize bir şeyler düşündürebilir.
***
Mesele, sahiden “yerli ve millî” bir kelimedir. Sanki gönül gibi, tek kelimeyle çevirisi zor. Başka dillerde, sorun, problem, konu, olay, husus gibi anlamlara denk gelen kelimelerle karşılanıyor.
Anlam içeriğinde ve çağrışım halkalarında, sorun vehçesi yanında, dava veçhesi de var, dert-müşkül-musibet-belâ veçhesi de var.
***
“Meselesi olmak,” –biraz eskimiş bir kullanım–, dava sahibi olmayı anlatır. 1960’ların şöhretli milliyetçi militanlarından Zaptiye Ahmet’e dair anlatımlarda hep “mesele geçmek” deyiminden söz edilir. Zaptiye Ahmet’in muhataplarının kafasını ütüleyen siyasî söylevlerine verilen addır, “mesele geçmek.” Onun icraatında mesele geçmek, davasını anlatmaktır.
Çağdaş bir İrlanda romanının usta işi çevirisinde, feministler “meselesi olan kadınlar” diye tanımlanırlar. Şöyle: “İşte bu yüzden o meseleyi bir kenara bırakarak, o meseleden kaçınarak –çünkü o denen mesele insanlardı, ilişkilerdi, daima beklenecek olan şeydi–… ‘Şimdi ana meseleye dönebilir miyiz?’ dedim. En eski arkadaş şaşırmış gibiydi; pek sık yapmadığı bir şey. ‘Ana mesele bu işte,’ dedi…”[1]
***
Müslüm Gürses’in Ali Mamaraşlı tarafından bestelenen şarkısını, “Derin mesele”yi hatırlayın: “Bu benim meselem,/ derin meselem/ Ezelden ebede giden meselem/ Cevapsız sorular, üst üste biner/ Kördüğüm misali benim meselem…” Meselesi olmanın bu yüzü de vardır: Halli neredeyse imkânsız, insana ezelden gelip ebede gidermişçesine sonsuz görünen, zorlu bir derdi anlatır. Bu cephesiyle mesele, sözlük anlamıyla değilse de hissedilen anlamıyla, sorundan daha ağırdır. Süreğendir.
***
Ötüken Osmanlı Türkçesi Sözlüğü, mesele kelimesinin karşılıklarını şöyle veriyor: 1. Üzerinde durulması gereken önemli iş. 2. Çözümü zor olan konu; sorun.3. Bilimsel metotlarla çözülmesi gereken şey, problem. 4. Açıklanamayan; kavranamayan, çözümlenemeyen. 5. Savaş. 6. Kadı veya müçtehidin önüne getirilen ve hukuk açısından çözümlenmesi gerekli maddî, gerçek veya farazi olay. Kelimenin etimolojisi, sa’ala: sormak-istemek fiiline dayanıyor.
Dinî kullanımını muhakkak hatırlamak lâzım. Mesâil (meseleler), Diyanet Ansiklopedisi’nde kısaca “bilinmesi amaçlanan problemler,” diye tanımlanıyor. Bilinmesi gereken fakat kesin bir sonuca ulaştırılması beklenmeyen, hatta genellikle ulaştırılamayacak tartışmaları tarif ediyor. Sonucun değil gidiş yolunun önemli olduğu, çözümsüz veya farklı çözümleri olan matematik problemleri gibi…
Çözüm ve sonuç odaklı değil… Tıpkı derin meseleler gibi, süreğen…
***
Büyük toplumsal-siyasal sorunlar da, böyle bir çözümsüz-çaresiz süreğenlik kazandığında, biraz da hüsnütabir niteliğinde, bizdeki meseleye tekabül eden karşılıklarla anılıyor.
19. yüzyıl ikinci yarısının Rusya’sında, “lanetli sorular,” deyimi kullanılırmış mesela – veya basitçe “sorular.” Rus düşünce tarihi mütehassısı Isiah Berlin, “19. yüzyıl Rusya’sında her dürüst insanın, özellikle her yazarın, er ya da geç farkına varması gereken temel ahlâkî ve sosyal meseleleri ifade etmek için kullanılan bir klişe,” diye tanımlıyor bunu.[2]
İrlanda’da meşrebe göre “özgürlük mücadelesi,” “kolonyal baskı,” “terör/ayrılıkçılık” gibi kavramlarla izah edilen, on yıllarca süren çatışma halinin hüsnü tabiri de Troubles idi. 1969’da ilkin 1912-1913 İrlanda devrimci kalkışmasına atıfla kullanılmaya başlamış. Sonra 1798 ayaklanmasına da teşmil edilmiş. Neticede topyekûn “İrlanda sorunu”nun adı, bu oldu: troubles.[3] Bu kelime de anlamda “mesele”ye tekabül eder ve tıpkı mesele gibi bereketli bir kelimedir: Musibet, eziyet, sıkıntı, ıstırap, can sıkıntısı, baş ağrısı, karıştırma/alt üst etme, üzüntü, endişe, tasa, dert, belâ… Bütün bunları imâ eden bir hüsnü tabirdir; işin esasını konuşmaktan kaçınan bir ne-olduğunu-bilirsin-sen geçiştirmesidir.
“Kürt meselesi” de, böyle bir mesele, işte…
***
Ünlü Demirel sözleri arasında deveran eden şu lafı bilirsiniz: “Meseleleri mesele etmezseniz ortada mesele kalmaz.” Demirel’e atfedilen bu söz, sahih değil bildiğim kadarıyla. Yanılmıyorsam, böyle bir şey söylemedi. Ama pekâlâ söylemiş olabilirdi. Meselenin muhtelif anlam cephelerini, sorunu-derdi-davayı paketleyen ve dert olmaktan çıkartan bir söz…
***
Özel olarak “meseleyi mesele etmeme” gayretine gerek olmadan da… mesele, mesele olarak durduğu yerde de… yani bir sorunu, bir olayı, bir problemi mesele olarak tanımladığınızda da, konu “mesele olmaktan çıkma” yokuşundan aşağı yuvarlanıyor olmasın? Süreğenleşiyor, sünüyor olmasın; içeriğini deşmekten, çözüm düşünmekten alıkoyan bir kanıksama söylemine dönüşüyor olmasın? Başa dönersek… Fon meselesini, “mesele” diye tekerlemek, tam olarak neler döndüğünü, vurgun çarkını kimlerin nasıl çevirdiğini anlama icabına ve çabasına köstek vurmasın… Yapısal sorunları çözmek yerine kronikleştirerek maliyetlerini düşürmeye bakan neoliberal –ve yeni-feodal[4]– yönetim aklına payan olmasın…
***
Meseleleri gerçekten mesele etmek… Mesele dediğimiz işin, bir sorun cephesi olduğunu, bir dert-belâ cephesi olduğunu, bir de dava cephesi olduğunu unutmamak ve her cephenin hakkını vermek. Mesele, bu.
[1] Anna Burns: Sütçü. Çev. Duygu Akın. İthaki Yayınları, 2020, s. 210.
[2] Isiah Berlin: Rus Düşünürler. Çev. Güneş Ayas. Minotor Kitap, İstanbul 2023, s. 82.
[3] https://www.irishtimes.com/news/politics/the-troubles-a-euphemism-for-bloody-conflict-1.3983352
[4] Massimo de Carolis: Yeniden Feodalleşme. Çev. Volkan Çandar, İletişim, İstanbul 2026, s. 20.
