Avrupa’da Dolaşan Canavar: Gericilik + Faşizm = Kapitalizm
Denklemi İtalyan Gerçeğiyle Anlamak

Ev sahibim, tatlı yaşlı kadın, yaşadığımız evi bu kış nasıl ısıtabiliriz kaygısıyla hükümetten gelen yeni kararı haber verdi: 18 dereceye kadar gazı açma hakkı. Ev şehrin merkezinde olduğu için evdeki odun sobasını da yakmamıza izin verilmiyordu. Ama şimdiden o bu kocaman evin ısıtma işini nasıl kotarabilirim planlarını yapmaya başlamıştı bile. Bense çatı katına yeterince gelmeyen ısının 18 derece ile gelmesinin ne kadar mümkün olabileceğini hesap etmeye çalışıyordum.

Kısacası, İtalya bu kışı zor geçirecek gibi görünüyordu. 24 Şubat 2022’de başlayan Ukrayna-Rusya savaşının sonucunda ortaya çıkan Avrupa’daki gaz krizi elbette İtalya’yı da etkiyecekti. Şimdiden bazı bar-kafe tarzı işletmeler ekim ortasından itibaren iki günlüğüne tasarruf etmek için işletmelerini kapatmayı planlıyordu. Viareggio’daki bir bar sahibi Toskana bölgesinin yerel gazetesi olan Il Tirreno’ya bu tasarrufun nedenini artan elektrik masraflarına bağlayarak açıklıyordu. Bu şekilde çalışmak imkânsız hale geldi diyor işletme sahibi. Hatta müşterilerine şakayla karışık iki katına çıkan elektrik faturalarından ötürü onlar için romantik bir ortam yaratacağını dile getiriyordu: “ısıtma olmadan barın dışında karanlıkta mumla güzel ve samimi bir kış”.

Covid-19 salgınından ötürü bazı lokaller kapatılırken şimdi elektrik krizi başka bir neden olarak ortaya çıkmıştı. Bir krizi atlatmadan başka bir krizle boğuşan İtalya, Avrupa’nın yaşadığı kadere sona ermeyen siyasi kriziyle eşlik etti. Küresel bir hastalıkmışçasına yayılan gericilik, aşırı-sağ ve otoriterizm bir hayalet gibi Avrupa’nın da demokrasinin kırılganlığını gözler önüne seriyordu.

Tam da bu noktada 1925 yılında iktidara gelen faşizmin kurbanı Antonio Gramsci’nin siyasi ve ekonomik krizlere yönelik dile getirdikleri hatırlanacaktır. Faşizme ve kapitalizme değinmeden İtalya’nın şu anki siyasi yaşamını anlamak zor gibi. Gramsci, İtalya’ya çöken karanlığın sınır ötesi bir karakter taşıdığını 1920’de L’Avanti’de yazdığı “Cos’è la reazione?” (Gericilik nedir?) başlıklı yazısında dile getirmişti.

Sınır ötesine geçen bu gericiliğin yalnızca İtalya’ya özgü olmadığını belirten Gramsci aksine uluslararası bir fenomen olduğunu yazıyordu. “Çünkü kapitalizm yalnızca İtalya’da değil, tüm dünyada üretici güçlere egemen olmaktan aciz hale gelmişti.”[1] Daha sonra Gramsci, gericilik gibi, faşizm olgusunun da sadece İtalyan bir karakter taşımadığını ekler. Gramsci’ye göre “faşizm kapitalist şiddetin yasadışılığı” anlamına geliyordu.[2] Devletin restorasyonunu bu şiddetin yasallaşması olarak görüyordu. Faşizm analiziyle Gramsci, ulusal yapının tarihsel ve kültürel karakteristiği üzerinden İtalya örneğini ayrıntıları ile açıklıyordu.

Gramsci hapishaneye girmeden önceki bu yazısında kapitalizmin, gericilik ve faşizm ile doğrudan ilişkisine işaret ederek “kapitalizmin, bir ülkenin üretici güçlerine artık hükmedemediği zaman gerici”[3] olduğunun altını çiziyordu. “İtalyan hükümeti, Cavour Kontu’nun ve eski sağın serbest ticaret programını terk ederek korumacı ve ‘reformist’ hale geldiğinden beri İtalyan kapitalizmi gerici olmaya başladı,” diye devam ediyordu Gramsci.[4] “İtalyan üretici güçlerine serbest rekabet çerçevesinde egemen olamayan kapitalizm, devleti doğrudan ticari temsilcisinin ofisine indirgemiştir; kapitalizm, ulusal milisleri, bürokrasiyi, yargıyı, hükümet gücünün tüm kurumlarını, kalıcılığının ve gelişiminin doğrudan araçlarının ofisine indirgemiştir.”[5]

İtalya’da Meloni örneği

25 Eylül 2022 Pazar günü Temsilciler Meclisi (Camera dei deputati) ve Cumhuriyet Senatosu’nun (Senato della Repubblica) yenilenmesi için yapılan seçimlerden Giorgia Meloni’nin neo-faşist kökenleri olan Fratelli d’Italia (FdI) en yüksek oyla çıktı.[6] “Ben Giorgia, ben bir kadınım, ben bir anneyim, ben bir Hristiyan’ım” diye kendini ifade eden Meloni İtalya’nın ilk kadın başbakanı olacak.

Financial Times Meloni’yi güçlü bir muhafazakâr ve Avrupa karşıtı bir milliyetçi olarak betimliyordu. Aynı gazete Meloni’yi her ne kadar genç bir kadınken neo-faşist bir partinin tutkulu taraftarı olmuş olsa da, bir zamanlar Mussolini’yi “son elli yılın en iyi politikacısı” olarak nitelendirmiş olsa da, “Tanrı, vatan, aile” sloganıyla, göçmen ve kürtaj karşıtı söylemleriyle sağ popülist bir muhafazakar olsa da, onu milliyetçi bir lider olarak Mussolini’nin çizgisiyle bir tutmanın abartı olacağını ifade ediyor. İlginç bir şekilde benzer yorumu, kendini solda konumlayan ev sahibim, Meloni’nin faşist parti Lega’nın lideri Matteo Salvini’den farklı olduğunu dile getirerek yapmıştı. Ancak sanırım Financial Times faşizmin, farklı biçimlerde hortladığını ve kendini yenilediğini/bulduğunu görmezden geliyor, gelmek istiyor.

“Korkulacak bir şey yok”, “panik yapmayın”, “bir şey olmaz”, “şans vermek gerek” gibi tepkilerin faşizmin en büyük dostu olduğunu ve zamanında yapılmayan müdahalelerin tarihsel pek çok acı sonucu olduğunu unutmak/unutturmak istiyor. Bunu destekleyenlerin Gramsci’nin pasif devrim teorisinden habersiz oldukları açık. Gramsci faşist ideolojinin ve kültürün yarattığı değişimi incelediğinde ideolojinin aygıtları üzerinden egemen sınıfın pasif devrim yoluyla hegemonyasını kurduğunu göstermiştir. Yönetmen Ken Loach’in dediği gibi “bunlar tehlikeli zamanlar. Sıradan insanlar, işçi sınıfı, kendileri adına konuştuğunu iddia eden, ancak yaptıkları eylemler, zengin ve güçlülerin çıkarlarını koruduklarını gösteren politikacılar tarafından defalarca ihanete uğramıştır”.

Giorgia Serughetti 4 Ekim 2022 tarihli Domani gazetesinde yazdığı yazısında bilhassa bu duruma nostalji ve trajedi bağlamında değinir. Onun da belirttiği gibi, geçmiş birçok trajedi ile doludur. Küresel düzeyde tanık olduğumuz gibi faşizm, hiçbir zaman tamamen arşivlenmedi, başka bir ifadeyle terk edilmedi. Serughetti’nin dile getirdiği gibi, aksine takipçileri tarafından uyandırıldı, desteklendi ve onurlandırıldı. Elbette bu nostalji özellikle Türkiye’nin iktidardaki siyasi aktörlerine hiç uzak olmayan bir durum. Geçmiş sürekli yeniden çağrılıyor, yeniden icat ediliyor ve orası bir umut ve ütopik yer, sığınılacak kurtarıcı olarak görülüyor. Bunun en büyük nedenini, geleceği yaratmadaki beceriksizlik ve yeniyi icat etmedeki sabırsızlık olarak değerlendirmek mümkün.

Meloni, Matteo Salvini’nin Lega’sının kalesi olarak görülen Kuzey’de en fazla oyu aldı. Bilhassa Lombardia ve Veneto bölgelerinden. Böylece Meloni’nin partisi kuzey İtalya’nın tüm bölgelerinde Salvini’nin Lega’sını geçmiş oldu. 25 Eylül seçimleri, Meclis’te 7,3 milyon oyla (yüzde 26) Fratelli d’Italia, İtalyanların en çok oy verdiği parti oldu. 2018 seçimleriyle karşılaştırıldığında dikkate değer bir sonuçtu bu. Çünkü bu seçimlerde Lega Meclis’teki oyların yüzde 4,3’ünden fazlasını alamamıştı. 2018 seçimlerine kıyasla Lega oyların yarısından azını aldı. Bu şu anlama geliyordu: Meloni İtalyan sanayisinin ve iş dünyasının merkezi olarak görülen Kuzey’den güvenoyu almış ve onları ikna etmeyi başarmıştı. Bunu nasıl başarmıştı?

Domani gazetesinin 4 Ekim 2022 tarihli haberinde paylaştığı Euromedia per Porta a Porta anketinin gösterdiği gibi İtalyan halkı için öncelikli olan: enflasyon (%48), enerji krizi (%45) ve işsizlikti (%38). Bu ankete göre bu sorunlar göçmen (%17) ve güvenlik (%10) gibi meselelerden önce geliyordu. Bir başka ifadeyle ekonomik meseleler kimlik meselelerinden daha önemli görünüyordu. Meloni de daha pragmatik bir yol izleyerek seçmenlerinin ve iş dünyasının taleplerine kulak vermeyi tercih edebilir. Bu kimlik meselesini ihtiyatlı ve ölçülü bir şekilde yaklaşmayı gerektirebilir. Meloni’nin koalisyon kurduğu isimlerden biri, ev sahibinin İtalya için vergogna, yani utanç, yüz karası olarak nitelendirdiği Forza Italia partisinin lideri ve İtalya’da üç kere yönetimde olmuş Silvio Berlusconi. Diğer koalisyon ortağı aşırı sağ Lega’nın lideri Matteo Salvini. Sandıkta düşük oyla çıkan müttefikleri, Lega ve Forza Italia, kaybettikleri seçmenlerini yeniden kazanmak için, Meloni’nin temkinli davrandığı (ideolojik) kimliğe daha fazla vurgu yapabilirler.

Meloni Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella’dan görevi devralmadan önce elinde bir bakanlar listesiyle gitmek zorunda. Öyle görünüyor ki bu hiç de kolay bir iş olmayacak. Salvini ve Berlusconi şimdiden baskı kurmaya başladılar bile. Yeni hükümetin ekibinde kimlerin yer alacağı henüz açık değil. Giorgia Meloni Silvio Berlusconi ile görüştü ancak durum hâlâ gizemini koruyor. Berlusconi Legacı Salvini konusunda ısrarcı.

Lega ve Forza Italia hem ekibin büyük oranda politikacılardan oluşmasını hem kendilerine içişleri, dışişleri, adalet, savunma ve ekonomi bakanlıkları gibi önemli bakanlıkların verilmesini talep edeceklerdir. Meloni ise geçmiş aylarda seçim kampanyasında yaptığı gibi teknokratlardan oluşan bir ekip ile çalışmayı tercih edebilir. Geçen nisan ayında Milano’da yaptığı konuşmasında, Fratelli d’Italia’nın geçirgen ve yenilikçi muhafazakâr bir parti olduğunu dile getirerek sahnede az politikacının olacağını, Confindustria (İtalyan İşverenler Federasyonu) ve devlete ait büyük şirketlerin yöneticileri ile diyalog lehine kimlik konularının terk edilmesi gerektiğini dile getirmişti.

Bu bağlamda Meloni politikaları arasında ulusal çıkarlara oldukça sık vurgu yapar. Seçimlerden sonraki ilk halkla buluşmasında sanayinin gelişmesine yönelik politikaları hedeflediğini dile getirdi. Gelecek aylardaki politikasını şu sözlerle ifade etmişti: “Bir şeyler yapmak isteyenleri, zenginlik yaratmak isteyenleri, iş üretenleri, işe almak isteyenleri rahatsız etmeyin. Yoksulluğun bir kararname ile ortadan kaldırılabileceği, büyümenin ve zenginliğin bir kararname ile yaratıldığı söylenen bir yasama meclisinden çıkıyoruz, öyle değil: bu milletin zenginliğini şirketler, işçileriyle birlikte yapıyor.” Ona göre bu modelle İtalya’nın ekonomik bağımlılığın önüne geçilecek. Meloni’nin bahsettiği diğer bir hedef ise devlet ile vatandaşı, devlet ile iş dünyası arasındaki ilişkiyi değiştirmektir. Bu yeni devlet tahayyülünü şöyle betimler: “Azim ve cesaretle çalışmak isteyen, aracı kurumlar ve meslek odaları ile konuşan bir devlete ihtiyacımız var.”

Her ne kadar İtalya’nın başına ilk kadın başbakan gelecek olsa da 2018 yılında sandıktan çıkandan daha az kadın parlamentoda olacak. Yani 2018’deki %35 oranından bugünkü %31 oranına bir düşüş söz konusu. Uzmanlar, bunun yanında, ayrıca kadınların erkeklere oranla daha az oy kullandıklarını belirtiyorlar. Meloni aşırı-sağcı liderdaşları Polonya başbakanı Mateusz Morawiecki ve Macaristan başbakanı Viktor Orbán’ın tersine, kadın meselesinde daha ihtiyatlı ve ölçülü ilerlemeyi tercih etti. 194 sayılı kürtaj yasasına dair daha dikkatli bir yol seçti. Bir başka ifadeyle bu yasayı kaldırmak veya değiştirmek yerine, kadınların hamileliğini sonlandırmayı tercih etmemeleri, yani sürdürebilmeleri için maddi destek sunarak kürtajı kısıtlama niyetinde. Gene de bu yasanın yaşam ve aile birliğini destekleyen gerici sağ tarafından tehlikede olmadığını söylemek zor.

Buna ek olarak çalışma alanlarında kadınlara öncelik verilmesi gibi politikalar da gündeminde yer almıyor. Meloni açık ifadelerinden de anlaşılacağı gibi bir feminist değil. Bunun yerine kendisinin cinsiyet temelli kotalara, yani “pembe kotalara” karşıtlığını dile getirerek rollerin cinsiyetle değil, liyakat ile alınması gerektiğine inanıyor. Diğer bir ifadeyle Meloni kadınların şirketlerin yönetim kurullarına ve çeşitli seviyelerdeki seçim listelerine katılımını garanti eden pembe kotalara karşıydı. Burada önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor: Meloni kendisini bilhassa feminist söylemlerden uzak tutmuştu. Böylece ataerkil, erkek egemen bir karaktere sahip olan partisinden destek almayı başarmıştı. Ataerkil sistemi sorgulamıyordu, iktidarın baskın erkeksi niteliğinde bir sorun görmüyordu. Bu da iktidarda kalmasını kolaylaştırıyordu. Buna benzer yorumu PD’den aday gösterilmek istenen Luisa Rizzitelli şu sözleriyle dile getirmişti: “Eğer Meloni feminist değerlere sahip olsaydı, onun bu kadar ileri gitmesine asla izin vermezlerdi.” Meloni sağ popülist lider olarak aşırı sağ çizgiden ayrılmayacağına göre, kadın hakları savunucuları kadın haklarının gerilemesinden haklı olarak endişe duyuyorlar. Sağ çizgi kadına her zaman belli sınırlara kadar özgürlük vermiştir ve kadın sesini yükseltmeye başladığında baskı ve susturmayla karşılaşacaktır.

Non una di Meno (Bir kadın daha eksilmeyeceğiz) feminist hareketi, Meloni’nin bu seçimlerde galip çıkması ihtimaline karşı çok önceden yaptıkları eylem planını 28 Eylül günü seçimlerden hemen sonra gerçekleştirdiler. İtalya genelinde kadınlar ve feministler Meloni’nin cinsiyet politikalarına karşı sokaklara çıktılar. Yine sokaklarda olan kadınlardı.

Merkez-sol, Cinsiyet Meselesi ve Solun Çıkmazları

Küresel alandaki sol-temelli siyasal kriz İtalya için de geçerli. Ne merkez sol ne radikal solun kendisi halkı ikna etmeye bir nebze de olsa yakın. Parça pinçik olmuş radikal sol sağlam bir programla halkın karşısına çıkmaktan aciz iken, merkez sol kendi içerisinde muhafazakâr kalmaya devam ederek yenilikçi olmaktan ve gençlerin, halkın istediğini anlamaktan yoksun. Bu muhafazakârlığı yapısal ve siyasal duruş açısından bizim Cumhuriyet Halk Partisi’ne çok benzediğini daha önceki bir yazımda dile getirdiğim merkez-solda yer alan Partito Democratico’da (PD - Demokrat Parti’de) bulmak mümkün. PD tarihsel olarak 2007 yılında eski komünistler, Hıristiyanlar ve reformistler arasındaki birliğin bir sonucu. Parti tarafından 16 Şubat 2008’de onaylanan Manifesto dei valori (Değerler Manifestosu), Demokrat Parti’nin hedeflerini Avrupa’da ve dünyada geniş bir reformist, Avrupa yanlısı ve merkez sol kampın kurulmasına ve pekiştirilmesine katkıda bulunmak olarak tanımlıyordu. Ayrıca ana sosyalist, demokratik, ilerici güçlerle organik bir ilişki içinde ve ortak eylemlerini teşvik etmekten bahsediyordu. Guido Lugori’nin de yazdığı gibi PD’ye son birkaç yılda eski Hıristiyan Demokratlar, önce Matteo Renzi ve ardından Enrico Letta egemen oldu. Bu durum emeklilik yaşını yükseltmek ve işçilerin işten atılmalarına karşı koruyucu önlemleri kaldırmak gibi işçi sınıfına zarar veren politikalara yol açtı.

Hâlâ İtalya’da ikinci büyük parti olan PD bugün bir var oluş sorunuyla karşı karşıya. Bunun en büyük nedeni PD’nin iç dinamiklerinin paradoksal olarak demokratik öğelerden yoksun olması. Daniela Preziosi 4 Ekim 2022 tarihli Domani gazetesindeki yazısında kitle-partisi olmaya çalışan PD’nin belli bir ideoloji ve ilkeden yoksun kaldığını belirtiyor. Bu yüzden 2007 yılından beri kitle-partisi modeliyle hiçbir zaman kazanmadığını ve pek çok oy kaybettiğini ekliyor. Oysa ona göre bir partinin belli ilkeleri ve belli fikirler etrafında kendini var kılması gerekir. Bir sınıf partisi olması gerekmese de ilkeleri olan ve onun çevresinde hareket eden bir partiye işaret ediyor. Bunun yanında PD’nin onun değerlendirmelerine göre Katolik, sosyalist ve komünist olan kurucu kültürler arasında hiçbir vakit bir diyalog başlatamamıştır.

PD üyesi Monica Cirinnà, partisini sert bir şekilde eleştiriyor. Cirinnà İtalya’daki bilhassa 2016 yılında sivil birlikteliğin onaylanmasına yol açan yasa tasarısı sonrasında LGBTQ+ topluluk için önemli bir sembol haline gelmişti. Özellikle partisinin kadına olan yaklaşımını eleştiren Cirinnà PD’nin hükümetteyken seçtiği kadınların hep erkekler tarafından belirlendiğini ama özgür bir şekilde kendini ifade eden kadınların ise onları rahatsız ettiğini dile getiriyordu. Ağustos ayında PD’nin lideri Enrico Letta, Cirinnà’yı senatör adayı olarak göstermeye karar verdiğinde itiraz edilmişti. Çünkü seçim bölgesi açısından bakıldığında kaybetmesi muhtemeldi. Kaybedeceğini bilse de ve öfkeli olsa da seçimlerde adaylığını çekmemişti. Aynı şekilde Luisa Rizzitelli de LGBTQ+ ve kadın hakları için kampanyalar yürüten ve PD içerisinde senatör adayı olarak gösterilmek istenen başka kadın isimlerden biriydi. Benzer şekilde seçim bölgesi açısından onun da kaybetme olasılığı yüksekti. Ancak Cirinnà’nın aksine o kendisine yapılan teklifi geri çevirmişti. Ona göre soldaki temel sorun kadını onlara daha fazla güç verecek lider konumuna koymak yerine, sadece ikinci konuma yerleştirmeleriydi.

Radikal sola gelirsek, Unione popolare (UP - Halkın Birliği) Jean-Luc Mélenchon’un desteğinden sonra Podemos’un kurucusu Pablo Iglesias’ın da desteğini toplayarak eski Napoli belediye başkanı Luigi de Magistris liderliğinde kuruldu. Parti Temmuz 2022 tarihinde Potere al popolo (İktidar Halka) ve 1991’de eski İtalyan Komünist Partisi’nin (PCI) sona ermesinden sonra doğan Rifondazione comunista (Komünist Yeniden Kuruluş), DeMa, Manifesta, gibi çeşitli parti ve derneklerin yanı sıra sivil toplumun desteğiyle ortaya çıkmıştı. Bu yeni sol birlik %3 hedefini kaçırarak Parlamento dışında kaldı. On beş sayfalık bir parti programıyla seçimlere katılan UP öyle görünüyor ki halkı pek çok konuda ikna etmeyi başaramadı. Ayrıca programda tek bir defa bile işçi sınıfından veya işçilerden bahsedilmemesi programın ciddi eksikliğine işaret ediyordu. Çok fazla liberal kavramla biçimlenen parti programının seçimlerden sonraki sürecinin farklı olacağı ve bu başarısızlıktan ders alınacağı umuluyor.

İtalyan siyasal sistemine ve genel olarak politikaya olan inancını yitirmiş ve değişen pek çok politik sisteme farklı dönemlerde ve ülkelerde tanıklık etmiş İtalyan bir arkadaş seçim günü, sağ da gelse sol da gelse, demokratlar da gelse “her şey aynı kalacak. Bak gör bir şey değişmeyecek,” yorumunu yapmıştı. Bu beni bir kez daha gattopartizm[7] ilkesine götürdü. Yani bir şeyler değişiyor ama aslında her şey aynı kalıyordu. Yenilikleri destekliyormuş gibi görünen, aslında kendilerine statükoyu sürdürme ve ayrıcalıklarını koruma hedefi koyanların tutumuydu bu. Ona göre sorun politikacılardan ziyade insanların kendisinde yatıyordu. Politikacılar değil, insanlar iyi değildi. En nihayetinde politikacılar toplumun ifadesi oluyordu. Ona göre politikacılar toplumun en kötüleri değiller çünkü toplumun kendisinde sahtekârlık, dürüst olmamak, apolitiklik ve egoizm egemendi. Her ne kadar o doğrudan söylemese de bunların toplumsal üretim biçiminin yarattığı sistemin sonuçlarından birkaçı olduğunu çok iyi biliyordu.

Bu bağlamda nostalji meselesine yeniden geri dönelim: Nostalji bir anlamda var olanın yeniden canlandırılması ve arzu edilmesi anlamına geliyor. Bu da aslında değişim arzusunu ve hedefini dışlamak demek. Seçimlerin çoğunda sağın verdiği sözler her şeyin değişeceğini/değiştirileceğine ilişkindi. Ancak geçmişe olan bu özlem değişimin söylemsel ve sembolik olduğunu açık kılıyordu aslında. Değişimden kasıt daha çok toplumun radikal değişimine dair talebi eskinin yeniden inşası ile değiştirmekti. Yani gattopartizmin dediği gibi her şeyi değiştir ki hiçbir şey değişmesin. Dolayısıyla amaç geçmişle bağları koparmaktan ziyade şimdiye kadar elde edilen kazanımları insanların elinden almaktı.  


[1] Gramsci, “Cos’è la reazione?”, Sul Fascismo, Enzo Santarelli (ed.), Roma: Editori riuniti, 1973, s. 32.

[2] Gramsci, “Cos’è la reazione?”, Sul Fascismo, s. 32.

[3] “Cos’è la reazione?”, s. 32.

[4] Cos’è la reazione?”, s. 32.

[5] Cos’è la reazione?”, s. 32.

[6] Anketlerin seçim sonuçları tahmini ve seçim sonuçları için bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Opinion_polling_for_the_2022_Italian_general_election

[7] Sözcük Giuseppe Tomasi di Lampedusa'nın romanının başlığından türetilmiştir, Gattopardo. Gattopardo bu aileyi tasvir eden armanın üzerinde yer alır.