Türkiye’nin Geleceği Üzerine Tezler (III): Bir Seçim Toplumu Olarak Türkiye ve Plebisitleri

Tez 3- 31 Mart yerel seçimleri, Türkiye siyasetine uzun bir zamandır hâkim olan, plebisiter dinamiği lider merkezli ve otoriter bir siyasal proje etrafında massetme stratejisinin güç kaybetmeye başladığını ortaya koymuştur.

Seçimlerin hemen ardından Türkiye yeni bir anayasa ve erken seçim tartışmasının içine çekildi. Söylemeye gerek yok, Türkiye’nin son yirmi yılının neredeyse her ânı seçim tartışmasıyla, seçim kampanyasıyla, seçim sürecinin örgütlenmesiyle ve yeni seçim sonuçlarının her şeyi değiştireceği beklentisiyle geçti. Aslında sadece bu durum bile ortada yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu bize gösteriyor. Seçimler, temsilî demokraside sadece kimlerin ülkeyi yöneteceğini belirlemek açısından değil, aynı zamanda temsil eden ve edilen arasındaki bağın kurulması, seçmen taleplerinin sisteme yansıması ve seçmenin iradesinin aralıklarla da olsa devlet yönetimini dolaylı yoldan belirlemesi aracılığıyla, sistemin meşruiyetinin sağlanması açısından kritik bir rol oynuyor. Fakat Türkiye’nin yaşadığı seçim merkezli siyasal hayat bundan çok daha farklı ve karmaşık bir duruma işaret ediyor. Peki, Türkiye siyasetinin tümüyle seçimlere indirgenmesi ve seçimlerin gündelik hayatın ekonomik, toplumsal, hukuki ve kültürel devamı açısından böylesine aciliyet arz eden bir rol üstlenmesi ve Türkiye’nin kaygı yüklü bir seçim toplumuna dönüşmesi bize siyasal sistem ve toplum açısından ne ifade ediyor? Kısa yoldan ve özlü bir şekilde söyleyecek olursak, bu durum aslında tek bir şeyi anlatıyor: Sistemin ne anayasal ayağının ne ekonomik boyutunun ne toplumu var eden toplumsal uyum ile beraberliği ayakta tutan değerler sisteminin ne de siyasal çatışmaları yöneten parti ve temsil siyasetinin olması gerektiği gibi işlediğini...

Muhtemelen bunların en azından bir kısmı gerektiği gibi işleseydi ve ortada sistemik bir tıkanma ve çürüme olmasaydı, toplum ve yurttaşlar bir seçimden diğerine kaygıyla savrulmayacak, edinilecek olumlu bir seçim sonucuyla toplumun ve kendi geleceklerinin düze çıkacağı düşüncesine bu ölçüde sarılmayacak ve karşı karşıya olduğumuz sorunun, belki de herkesin örtük olarak farklında olduğu gibi, çok daha kapsamlı bir dönüşümü gerektirdiğini daha açıklıkla görebilecek ve ifade edebilecekti; fakat sistemik çürüme ve tıkanma bu tür bir bakış açısı geliştirmeyi olanaksızlaştırarak, tüm toplumsal enerjinin, duyguların ve kurtuluş beklentilerinin, kesintisiz bir şekilde, siyasal sistemde güçbela ayakta tutulan yegâne alana, yani seçimlere yoğunlaşmasına neden oluyor.

Bunun yanında Türkiye’de seçimler, toplumun temel sorunlarına siyasal çözümler üretmesinin bir aracı olmaktan çıkarak, siyasetin üzerini örten, iktidar tarafından “savaşın başka araçlarla devamı” olarak görülen kısa seçim kampanyası dönemleri de dahil olmak üzere, toplumu seçim sonuçlarına odaklayarak siyasetsizleştiren bir şeye de dönüşmüş durumda.[1] Bu anlamda seçimler, siyasal, toplumsal ve ekonomik sorunları çözecek politikaları geliştirmenin aracı olmak yerine, sadece Türkiye’nin sistemik tıkanmaya dayalı bir kriz toplumuna dönüştüğünü, başta yurttaşların olmak üzere parçası olan herkesin gözünde bir kez daha teyit ediyor. Seçimlerin üstlendiği bu rolde, Erdoğan’ın kendi krizini genelde seçimler yoluyla muhalefetin, toplumun, yurttaşların ve demokratik güçlerin bir krizi haline getirerek, rejimin konsolidasyon krizini çözmeye ve kendi iktidarını tahkim etmeye yönelik yeni ittifak ve politikaları geliştirmek ve yürürlüğe koymak için, seçimler aracılığıyla zaman kazanmaya çalışmasının da önemli bir payı var. Bir bütün olarak bu durum, bir seçimden diğerine yaşanan sistemik tıkanmayı aslında daha da derinleştiriyor.

Bu sistemik tıkanma eşzamanlı olarak seçimlerin geçirmekte olduğu dönüşüme de doğal olarak yansıyor. Artan otoriterliğe rağmen seçimlerin varlığının altını çizen bakış açısı, bir doğrunun altını çizmekle beraber, seçimlerin geçirmekte olduğu dönüşümü göz ardı ettiği için, mevcut sistemik tıkanma ile seçimlerin duygusal, psikolojik ve siyasal olarak aşırı anlam yüklenmesi arasındaki bağı bize anlatmıyor. Aslında Türkiye’de seçimler, yukarıda da belirttiğim gibi temsilî demokrasi içerisinde görmesi gereken işlevi artık fiilen göremiyor ve en önemlisi seçmende verdiği kararın olumlu ve olumsuz maliyetinin görece öngörülebilir olduğu, özellikle de muhalif seçmen açısından, sonuçlar ne olursa olsun, en azından gündelik hayatının devamına yönelik hukuki, ekonomik, toplumsal ya da siyasal, şiddetli bir tehdit olmayacağı algısını yaratamıyor.   

Siyasetin tümüyle seçim merkezli hale gelmesi, aslında tüm siyasal sisteme ilişkin bir anormalleşmenin de semptomatik ifadesi. Bu anormalleşmenin önemli bir yönü Türkiye’de seçimlerin, hukuki olarak haklar ve çoğulculuk çerçevesinde düzenlenmiş bir zeminde rekabet yoluyla toplumsal uzlaşı üretmek ve dolayısıyla temel siyasal çatışmaları hukuki ve siyasal alan içerisinde yönetilebilir hale getirmek yerine, muhalefet ve iktidar bloğunun dışına düşenlere karşı “savaşın başka araçlarla sürdürülmesi”nin basit bir izdüşümüne ve Erdoğan’a taraf ya da karşı olmak üzerinden işleyen bir plebisite dönüşmesiyle ilişkili. Seçimlerin iktidar tarafından savaş mantığı üzerine kurulması, Türkiye’de seçimlerin arka planını oluşturan tahripkâr kutuplaşmayı, dost-düşman ayrımını ve muhalif görülenleri gayri insanileştirme stratejilerini hayata geçirerek, demokratik ve anti-demokratik özlemleri aynı anda içerisinde barındıran plebisiter dinamiğin otoriter bir siyasal proje etrafında massedilmesine doğrudan katkı sunuyor.      

Daha şimdiden, süregelen anayasa referandumu ve erken seçim tartışmaları bir kez daha Erdoğan ve müttefiklerinin temel derdinin, daha iyi bir anayasa yapmak, dolayısıyla da toplumun üzerinde uzlaştığı yeni bir ortak adalet anlayışı tesis ederek yeni bir siyasal ortaklığı ve cumhuriyeti var etmek olmadığını gösterdi. Anayasa referandumları ve plebisit karakterinde referandumlar yoluyla yaratılan tahripkâr kutuplaşma, Erdoğan ve AKP’nin bir tür can simidine dönüşmüş durumda. AKP’nin oy kaybettiği 2009 seçimlerinin ardından da Türkiye plebisiter dinamiği canlandırmak için bir anayasa referandumu sürecine sürüklenmişti. Belki de hem rejimin karakterini hem de yeni rejimin dayandığı zor-rıza dengesini belirleyecek en önemli etken, Erdoğan’ın, seçim sonuçlarının gösterdiği gibi plebisiter dinamikle zayıflamış görünen bağını yeniden kurmak, daha doğru bir ifadeyle, 2013 Gezi İsyanı sonrası artık kendisine muhalif olarak boy gösteren bu plebisiter momentin hayaletini, güvenlik siyasetine, grup nefretine ve kimlik siyasetine dayalı, tahripkâr bir kutuplaşma ve lider merkezli siyaset ekseninde massetmek için neler yapacağı ve bu yolda neleri göze alacağı. Bu bağlamda Erdoğan’ın artık klasikleşen algoritmasını anlamak, seçimleri ve siyaseti yeni kavramlar üzerinden düşünmeyi gerektiriyor.

Erdoğan’ın kendi siyasetini milli irade gibi kavramlar etrafında kurması ve temel siyasal çatışmayı müesses nizamin sahibi olan Kemalist elitler ile dışlanan halk kesimleri, İslâmcılar ve yoksullar arasındaki bir çatışma olarak sunma gayreti, hatalı bir şekilde sadece çogunlukçuluğun ve popülizmin bir semptomu olarak algılandı. Otoriterizm tartışmaları altında yeni başkanlık rejiminin dayandığı devlet iktidarı kısmi olarak analiz edilmiş olsa da rejimin ve Erdoğan’ın siyasetinin plebisiter dinamikle olan bağı şimdiye kadar görmezden gelindi ve doğru kavramlar etrafında analiz edilmedi. Bu eksiklikte plebisit kavramının Türkiye’de hâkim olan siyasal terminolojiye yabancı olmasının ve otoriterizm üzerine olan Batılı akademik çalışmaların, popülizm kavramına odaklanmasının da önemli bir payı var. Bu ihmal, aslında Erdoğan’ın yirmi yıllık siyasetini iktidara taşıyan temel dinamiği anlamamak demek. Oysa Türkiye siyasetini demokratik bir yola sokacak ve demokratik formülasyonun kilidini açacak temel anahtar bu dinamiğin iyi anlaşılmasında yatıyor.

Plebisiter dinamik, hem Türkiye özelinde hem de genel olarak temsilî demokrasilerde, temelde oligarşik bir karakter kazanmış olan ekonomik, siyasal ve kültürel yapılara karşı halk kesimlerinin yükselen tepkisinden, müesses nizamı ayakta tutan yerleşik elitler ile dışlanan halk kesimleri arasındaki siyasal çatışmanın yapılandırdığı demokratik ve anti-demokratik özlem ve taleplerden ve de toplumsal topografyada alt-üst konumlarını belirleyen kalıplaşmış kültürel, kurumsal, toplumsal ve ekonomik yapılara yönelik dışlanan kesimler arasındaki hoşnutsuzluklardan besleniyor. Bu dinamik seçimlere etki ettiği kadar, seçimler de bu dinamiğin mevcut siyasal, toplumsal ve kültürel yapılara etkisinin biçimini belirliyor. Belirtmeliyiz ki, Türkiye’de plebisiter dinamiği otoriter bir siyasal bir projeye etrafında massetme ve buradan kaynaklanan toplumsal enerjiyi siyasal rejimi dönüştürmeye kanalize etme çabası, kaçınılmaz olarak seçimlerin işlev ve doğasını da dönüştürmüş durumda.       

Oligarşik yapılara karşı bir tepki olarak ortaya çıkan plebisiter dinamik, genelde toplumsal topografyada üst taraf olduğu düşünülen “zengin, kentli, beyaz” kesimlerle basitçe yer değiştirme özlemlerini olduğu kadar, yeni bir siyasal ve toplumsal düzene dair demokratik özlemleri de içerisinde barındırır. Ortak duyunun, plebisiter dinamiğin ortaya çıktığı koşullarda sahip olduğu biçimine göre, eşitsizlik üreten mevcut siyasal, toplumsal, kültürel ve ekonomik yapıları kısmi olarak ya da tümüyle yerinden etmeye yönelik bir reaksiyonu içeren bu dinamik, Gezi gibi istisnai anlarda gördüğümüz gibi, sadece bununla sınırlı olmasa da temsilî demokrasilerde kendini çoğunlukla seçimler yoluyla ortaya koyar. Seçimler, aslında plebisiter dinamiğin temsilî siyasetin devamı doğrultusunda siyasal sistem tarafından kapsanmasını ve de ehlîleştirilmesini de sağlar. Daha önce belirttiğim gibi, Türkiye siyasal hayatında seçimler, “büyük kalabalıkların, siyasal pasiflik durumundan ansızın belirli bir aktifliğe geçmesini de olanaklı kılan temel araç olmuştur. Tarihsel olarak seçimlere alt sınıfların atfettiği anlam ve rol, yönetici elitlerin atfettiğinden oldukça farklıdır ve Türkiye’de seçimlerin, alt sınıfların devleti kendilerinin müdahalesine daha açık hale getirme, devletin tekelinde tuttuğu kaynaklara erişme, yönetici elitlere müdahale etme veya alt sınıfların reddedilen toplumsal kimliğini devlet ve toplum nezdinde görünür kılma aracına çevirmesini sağlayan, bir başka deyişle seçimlere bir tür aşağıdan yönetimsellik işlevi yükleyen kuvvetli bir boyutu vardır. İşin bu boyutu belki neredeyse hiç çalışılmamış ve kopyala yapıştır sosyal bilim anlayışının kötü bir uzantısı olan patron-müşteri ilişkilerinin Türkiye özelindeki seyrine indirgenmiştir.

AKP, seçimlerin hem yönetici elitler hem de alt sınıflar açısından oynadığı farklı rolleri ve farklı toplumsal grupların ona atfettiği değişik anlamları oldukça iyi kavramasını sağlayacak koşullarda doğdu. 2002’de partinin yükselişini sağlayan, sadece ekonomik kriz değildi. Tam da temsilî demokrasinin krize girdiği, siyasal partiler arasında ekonomi politikaları açısından güçlü bir yakınsamanın oluştuğu, sadece yönetilenler değil, yönetenler açısından da mevcut krizin temsil alanına biçilen dar sınırlar içerisinde kalınarak çözülemeyeceğinin anlaşıldığı ve alt sınıfların seçimler aracılığıyla devlete müdahale etmek için seferber olmaya hazır olduğu bir zamanda parti, kendisini hem çoğulcu olmayan ve devlet merkezli olan temsil yaklaşımına hem alt sınıfların talepleri ile gündelik sorunlarından giderek uzaklaşan siyasal parti yapılarına hem de seçmeni pasifize eden siyaset anlayışına bir alternatif olarak sundu”.[2] Canlanan ve AKP tarafından da teşvik edilen bu plebisiter dinamiğin AKP siyasetine kanalize edilmesi için topluma etki edecek muazzam bir ittifak ağı örüldü. Bu ittifak ağının da sayesinde, Erdoğan ve AKP plebisiter dinamiği massederek seçimleri kendi şahsı etrafında organize olmuş birer plebisite dönüştürebildi.

Bu bağlamda otoriterleşme sürecini, bu süreçte seçimlerin rol ve yerini ve Erdoğan’ın siyasal stratejisini anlamak için rekabetçi otoriterizm kavramını kullananlar, sadece yeni rejimle beraber devlet iktidarının almış olduğu biçimi değil, aynı zamanda seçimlerin geçirdiği dönüşümü de göz ardı ediyorlar. Oysa, plebisiter dinamiğin massedilmesi hem başkanlık rejimine giden yolda hem de Erdoğan’ın iktidar bloğu içerisindeki rakiplerini tasfiye etmesi sürecinde en temel araç olageldi ve zor araçlarının kullanımını da ziyadesiyle kolaylaştırdı. Türkiye’de seçimler uzun zamandır, oy vermeyi liderin şahsına duyulan güven ya da güvensizliğin ifadesine veya Erdoğan’ın şahsının ve siyasi kudretinin meşrulaştırılmasına indirgeyen ve Erdoğan’ın temsil ettiği siyasal proje üzerinden “yeni” ile “eski” rejimin karşılaşmasını seçmene oylatan bir plebisite dönüşmüş durumda. Sadece referandumlar değil, genel ve yerel seçimler de bu plebisiter karakteri içerisinde barındırıyor. Seçimler, sadece Erdoğan’ın şahsını kutsamak ya da ona karşı gelmek üzerinden işlemiyor, aynı zamanda biz-onlar ayrımını hem meşrulaştıran hem de vücuda getiren bir süreç olarak, iktidarın gözünden kimin Türk milletinin, halkın ve Türkiye toplumunun “gerçek” parçası olduğunu, kimin ise olmadığını açığa çıkaran bir süreç olarak da işliyor.  

Seçimlerin bir plebisite dönüştürülmesi süreci, şimdiye kadar Erdoğan’ın başarıyla kendi siyasal projesini temelde oligarşik yapılar ile halk arasında bir iktidar mücadelesi olarak sunmayı basarmış olmasıyla ve dolayısıyla 2000’lerde canlanan plebisiter dinamiği kendi otoriter ihtirasları doğrultusunda massetmesiyle ilişkili. Daha önce belirttiğim gibi, “Erdoğan, müesses nizamın sahibi olarak kendini gören oligarşik yapılar ile halk katmanları arasındaki, ekonomik, kültürel, toplumsal ve psikolojik çatışma ile ortaya çıkan bu dinamiği, kendi siyasi hedefleri doğrultusunda massedebildiği ve bu çatışmada kendi siyasal projesini plebisiter siyasal enerjinin, öfkenin, hıncın ve arzunun asli taşıyıcısı olarak sunabildiği ölçüde kendi siyasal amaçlarını gerçekleştirebildi”.[3] Erdoğan’ın, “sınıfsal dışlanma, hakkı olunan iktidar ve zenginlikten entrikalarla alıkonulma ve toplumsal hayatta hor görülme süreçlerine eşzamanlı olarak göndermede bulunan”, kök mağduriyet söylemine dayalı bir siyasal miti adım adım inşa etmesi, bu plebisiter dinamiği massetmesini destekleyen ve kendisiyle özdeşlik kuran bir toplumsal kesimin oluşmasını da sağladı.[4]  

Bu bağlamda Erdoğan, karşısına çıkarılan tüm anti-demokratik engelleri bu siyasal mitin doğrulanmasının bir tezahürü olarak da ustaca sundu. AKP’ye yönelik kapatma davası, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesine karşı çıkarılan 367 krizi, 27 Nisan 2007 tarihli e-muhtıra süreci, Baykal önderliğinde CHP’nin, yargının ve ordunun sergilediği devletçi ve milliyetçi refleks, Erdoğan’ın, 2002 krizi sonrası mevcut siyasi partilerin işlevsizleşmesi sonucu canlanmış olan plebisiter dinamiği massederek, kendi siyasal projesini bunun üzerine kurmasını oldukça kolaylaştırdı. Kendisini “Kemalist” olarak lanse eden devlet elitlerinin halihazırda oligarşik yapıyı muhafaza etme, devlet, Türk milliyetçiliği ve güvenlik siyaseti merkezli bir proje üzerinden toplumsal talepleri pasifleştirme, etnik Türk milliyetçiliği etrafında tüm tanınma taleplerini yok sayma ve Cumhuriyet’in, yürütmenin ayrıcalıklı gücünü artırmaya yönelik olağanüstü hal yasa ve uygulamalarıyla donatılmış olan istisnai karakterini muhafaza etme siyaseti, söz konusu plebisiter dinamiği temelde bastırmak üzerine kuruluydu.

Erdoğan, Gezi’ye kadar sadece müttefiki olan liberal elitler, AB ve ABD ve de büyük sermaye sayesinde değil, aynı zamanda her tür demokratik adımın karşısına devlete ve Türk milletinin toplumdaki hâkim konumuna zeval gelecek diyerek set çeken, medya, sivil toplum, ordu, yargı ve siyasal alanda örgütlü ve kendisini Kemalist olarak adlandıran sağcı bir elit koalisyonunun müesses nizamcı muhalefeti sayesinde de alt sınıfların demokratik reaksiyonunu kendi tarafına çekebildi. Bu reaksiyon, siyasal ve ekonomik olarak yetersizliği gerek 17 Ağustos 1999 depremi gerekse ekonomik krizler esnasında ortaya çıkan devlete ve krizin maliyetini temelde alt sınıflara çıkaran politikalara karşı ortaya çıkmış ve yerleşik parti sistemini 2002 yılında neredeyse tümüyle çökertmişti. Bu süreçte Erdoğan ve AKP, kısmi demokratikleşme adımlarıyla müesses nizam karşısında kendisini gerçek alternatif olarak sunarken, bir taraftan alt sınıflarla, toplumda yaygınlaşan finansallaşma ve sosyal yardımlar üzerinden isleyen ve alt sınıfların hayat koşullarının kısmi düzeyde iyileştirilmesini içeren bir karşılıklılık ilişkisi kurarak, bir diğer taraftan ise, aynı anda İslâmi üst ve orta sınıflara rant aktarımına ve büyük sermayenin arzu ettiği ekonomi politikalarının hayata geçirilmesine dayanan bir çıkar ittifakı örerek, bu hareketlenmeyi kendi siyasal projesi etrafında içerdi ve ancak bu yolla anti-demokratik projesini hayata geçirebildi.    

Erdoğan ve AKP bu bağlamda, Milli Görüş ve belediyecilik geçmişinden gelen hem toplumun alt sınıflarının hayatına temas etme hem de 2002 krizi sonrası toplumsal sorunun aldığı geçim ve gündelik hayata dair kronik sorunlara yerelde çözüm bulma geleneğini de arkasına alarak, temel siyasal çatışmayı iki farklı devlet-toplum vizyonu arasındaymış ve kendisi bu ikilikte demokratik olanı temsil ediyormuş gibi kolayca sunabildi. Plebisiter mantığın Türkiye özelinde taraf olmayı, muhalif olarak görülen kesimler arasındaki farkları görünmez kılarak tek tipleştirmeyi, hınç temelli kolektif aksiyonerliği, rövanşist bir kolektif coşkuyu ve kolektif fantezinin büyüsünün siyasete geri çağrılmasını içeren boyutu, seçimlerin lider ile kitle arasındaki asli özdeşleşmenin bir nişanesine dönüşmesini de kolaylaştırdı.

Fakat tam da iktidar açısından her şeyin yolunda gittiği düşünülürken, Gezi İsyanı bu gidişatı kesintiye uğrattı ve Erdoğan’ın topluma sunduğu ikilikte demokratik olanı temsil ettiği iddiasını geri dönülemez bir şekilde ortadan kaldırarak, plebisiter dinamik ile kurmuş olduğu bağın otoriter karakterini ifşa etti. Bu nedenle, Gezi sonrası süreçte Erdoğan ve müttefikleri zayıflamış olan bu bağın hayaletini ayakta tutmak için, kimlik temelli kutuplaşma, güvenlik siyaseti ve İslâmcılık eksenli baskıcı siyaseti daha da ön plana çıkarmaya başladı. Sonuçta başkanlık sistemiyle beraber, bir taraftan otoriter siyasal projesini topluma dayatabilmek için plebisiter dinamiği massetmeye her geçen gün daha da çok ihtiyaç duymasına, bir diğer yandan ise iktidarını muhafaza etmek için onu sürekli olarak bastırmak zorunda kalmasına dayanan paradoksu siyasal sistemin tam kalbine yerleştirmiş oldu. İşte bu paradoksu aşacak bir siyaset geliştiremediği ölçüde, ortaya çıkan konsolidasyon krizinin bir topyekûn devlet ve yönetim krizine dönüşmesini ötelemek için, Erdoğan Türkiye’yi mütemadiyen ya bir seçim ya da baskıcı bir güvenlik toplumuna dönüştürmeye çalışıyor.     

Sonuç olarak Erdoğan’ın, özellikle 2013 Gezi İsyanı sonrası süreçte Türkiye siyasetinin plebisiter dinamiği ile kurduğu bağ oldukça zayıfladı. Bugün, söz konusu paradoksun yanında, son yirmi yıla damgasını vuran ve Erdoğan’ın otoriter ve plebisiter siyasal projesiyle, artan ekonomik eşitsizlik ve devamlılık arz eden krizler, “devlet merkezli güvenlik siyasetinin tıkanması ve kartel parti niteliği kazanan siyasal parti yapılarına desteğin azalması nedeniyle 2001 sonrası canlanan plebisiter dinamik arasında kurmuş olduğu bağı kırılganlaştıran üç temel dinamik var: Gezi’de ortaya çıkan demokratik muhalefet, Kürt siyasal hareketinin bu dinamiğin otoriter bir projeye eklemlenmesine gösterdiği direnç ve yukarı doğru rant temelli kaynak aktarımına dayalı siyasal kapitalizmin, bu bağın alt sınıflarla kısmi bölüşümü de içeren ekonomik ayağını sürdürülemez hale getirmesi”.[5] Erdoğan’ın yürütmenin mutlak iktidarına dayalı bir başkanlık sistemini konsolide etmeye odaklanmış otoriter siyasal projesine desteği canlandırmak için, güvenlik ve kimlik siyasetine dayalı olan etnik ve dinî temelli kutuplaşmanın artık yeterli olmadığı da son seçimlerde bir kez daha görüldü.

Fakat plebisiter atmosferin bu olumsuz özelliklerinin sadece iktidar taraftarı olan kesimlerle ya da iktidarın kanaat mühendisleriyle sınırlı olduğunu söylemek de yanlış olacaktır. AKP bugün de varlığını devam ettiren, nostaljik imparatorluk geçmişinin canlandırılması ve yeniden büyük ve muteber bir ulus olma vizyonunun teşvik edilmesi gibi temalar etrafında, tahakküm altına alınmış ütopik bir boyuta da sahip bir tür reaksiyoner halet-i ruhiyeyi, herkesi içerisine çekecek şekilde, plebisite dönüştürülmüş seçimler yoluyla toplumda hâkim kıldı. Yukarıda da vurguladığım gibi, ana muhalefetin devletçi, milliyetçi ve apolitik reaksiyonlardan sıyrılamaması da AKP’nin kendi anti-demokratik siyaseti etrafında boyunduruk altını almayı ve demokratik yönünü dönüştürmeyi başardığı bu plebisiter dinamiği, çoğunlukculuk ve milli irade adı altında topluma dayatmasını ve bu dinamiği otoriter amaçlar doğrultusunda manipüle etmesini ziyadesiyle kolaylaştırdı. Gezi gibi istisnai anların otoriter karakterdeki bu plebisiter dinamiği felce uğratan enerji ve atılımını saymazsak, muhalefet de bu dinamiği kendi avantajına çevirecek bir siyasal hareket, parti yapısı ve siyasal proje geliştirerek onu aşamadı. Plebisiter momenti karşılayacak bir demokratik atılımı teşvik etmeye çalışan seslerin de bu süreçte toplum nezdinde çok duyulabildiğini söylemek mümkün değil.

Geldiğimiz noktada bu plebisiter momentin güç kaybettiğini, en azından AKP’nin ve Erdoğan’ın manipüle ettiği tarzının günümüzde sönümlenmeye başladığını ve onun demokratik yönününü öne çıkarabilecek bir siyasal proje için artık yolun açıldığını söyleyebiliriz. Kendisinin çok iyi farkında olduğu gibi, Erdoğan’ın acilen bir plebisiter moment örgütlemesi ve cumhurbaşkanlığı seçim sisteminde değişikliğe gitmesi gerekiyor. Fakat  “Erdoğan’ın, bu anayasa referandumunu artık devletin hâkimi olan oligarşik Kemalist yapılar ve dışlanan toplumsal kesimler arasında bir çatışma olarak sunması çok zor, çünkü eski Türkiye’ye atfettiği siyasal projeyi çok daha baskıcı bir şekilde kendisi yeniden inşa etti. Güvenlikçi ve devletçi siyaset, kimlik siyasetine dayalı yıkıcı kutuplaştırma, toplumu dost-düşman ekseninde bölmek ve rant yaratmaya dayalı olan ve geçim krizini derinleştiren siyasal kapitalizm, Erdoğan’ın enerjisini yitiren plebisiter dinamiği massetmesini olanaksızlaştırıyor”.[6] Tam da bu nedenle Erdoğan ve taraftarları, toplumu kendi istedikleri terimler etrafında kutuplaştıracak bir plebisiter referandum dayatmaya çalışıyor; çünkü temelde plebisiter anayasacılık mantığı ile uyum içeresinde, referandumlar seçimlerin birer plebisit karakteri ve havası kazanmasında belirleyici rol oynuyor.

Referandum adı altında hayata geçirilen bu plebisitler, öncelikle Türkiye toplumunda temsilî bir yarılmayı ve kutuplaşmayı, bu temsilî yarılmayı toplum nezdinde etkin hale getiren kanaat bloklarının inşasını, entelektüellerin bu kanaat bloklarının mühendisliğine soyunmasını ve seçmenin Erdoğan’ın siyasal hedefleri doğrultusunda seferber edilmesini sağladı. Son anayasa hamlesinin, hayvan katliamı yasasının, LGBTIQ+’lara yönelik dışlayıcı söylem üzerinden toplumu kutuplaştırma çabasının ve sürekli yeniden gündeme gelen güvenlik operasyonlarının ardında da aynı motivasyon yatıyor. Erdoğan, artık oligarşik olarak görülen ve gösterilen kesimlere karşı, demokratik ve müreffeh bir toplum vizyonunu temsil ettiğini iddia etmeyi başaramadığı durumda, toplumu mütemadiyen iki kampa bölerek, yıkıcı bir kutuplaşma yaratarak ve seçimleri topluma Türk milletinin, ümmetin, aile yapısının hayatta kalma meselesiymiş gibi sunarak, artık kendi denetiminden çıkmış olan plebisiter dinamiği bastırmaya çabalıyor.

Genel seçimlerde bu stratejinin alıcısı olsa da yerel seçimlerde bu dinamiğin mevcut strateji temelinde hayata geçirilmesinin önemli kısıtları olduğu da görüldü. Aslında başkanlık sistemine geçilmesinin ve parlamentonun giderek alt sınıflar ve seçmen nezdinde mevcut anlamını yitirmeye başlamasının ardından, yerel meclisler ve seçimler hem sistemi dengelemek hem de siyasete etki edebilmek için yeniden özel bir anlam kazanmaya başladı. Mevcut ekonomik sorunlar da plebisiter dinamiğin massedilmesi stratejisini ayakta tutan yerel siyasal bölüşüm ağının ve siyasal rant üretimine dayalı yoksulları borçlandırma stratejisinin sürdürülebilirliğini sorunlu hale getirdi. Aynı şekilde plebisiter dinamiği dost-düşman çatışması ekseninde paralize etme ve içerme çabasının yarattığı toplumsal yabancılaşmanın ve yozlaşmanın, toplumda bir hoşnutsuzluk açığa çıkardığı ve dış politika hamleleri ile Kürt meselesi etrafında toplumda bir yarılma yaratma stratejisinin de artık eskisi gibi işlemediği görülüyor.

Elbette bu stratejilerin artık eskisi gibi işe yaramamasında ana muhalefetin parti düzeyinde izlediği yapıcı politikaların ve tahripkâr kutuplaşmayı aşma çabasının da önemli bir etkisi var. Fakat bu gerçeklerden hareketle Erdoğan’ın plebisiter siyasetinin tümüyle sonunun geldiği gibi aceleci bir sonuca ulaşmak hata olur. Türkiye’yi şu anda bir erken genel seçim yerine, plebisiter bir anayasa momenti, yani tahripkâr kutuplaşmaya dayalı bir anayasa referandumu bekliyor. Mevcut durumu lehine çevirebilmek ve rejimin konsolidasyon krizini aşabilmek için, Erdoğan’ın yeniden bir plebisiter moment örgütlemesi ve cumhurbaşkanlığı seçim sisteminde değişikliğe gitmesi gerekiyor. Erdoğan şu anda bunun için doğru kaldıraç noktasını bulma gayretinde. Dolayısıyla, sistemik tıkanmanın yarattığı toplumsal basıncı arkasına alabilmek için, muhalefetin çok yakın bir zamanda erken seçim olacakmış gibi de hazırlanması gerekiyor. Bunun için de muhalefetin Türkiye’nin temel sorunlarını çözmeye yönelik kapsamlı bir demokrasi ve yeni bir Cumhuriyet projesini acilen geliştirmesi ve seçim atmosferini beklemeden yeni bir başlangıcı toplumda adım adım örgütlemek için hareket geçmesi lazım. Daha önce belirttiğim gibi “Türkiye’nin bir erken seçime değil, yeni bir başlangıca ihtiyacı var ve erken seçim sadece buna giden yolu açacağı için önemli. Şu anda ana muhalefet biraz da kanaat önderi statüsüne yükseltilen anketörlerin yarattığı yanlış algı ve beklenmedik seçim zaferinden kaynaklı olumlu atmosfer nedeniyle, ortada böyle sorunlar yokmuş gibi hareket ediyor”.[7]

Muhalefetin plebisiter dinamiğin demokratik karakterini canlandırmak, bu doğrultuda toplumsal hareketlilik yaratmak, bu hareketliliği sürekli kılacak kapsamlı bir demokratik proje üretmek ve topluma daha adil, demokratik ve özgürlükçü, yeni bir demokratik perspektif ve anayasa sunmak gibi bir ödevi var. Bunun için de sadece seçmen davranışına, seçim kampanyalarına ve iktidar yürüyüşünde zaruri gördüğü elit ittifaklarının inşasına odaklanmak yerine, bu dinamiği demokratik bir proje etrafında içermesini sağlayacak bir hegemonya projesinin üretilmesini gündemine almalı. Dolayısıyla zamanı ve sonucu belli olmayan erken seçimleri değil, toplumun somut sorunlarına yönelik çözüm önerilerine, çökmekte olan siyasal, ekonomik ve toplumsal sistemi nasıl revize edeceğine, yeni dayanışma ve beraberlik biçimlerinin acilen yerellerde üretilmesine odaklanan bir siyaset üretmeyi ve vakit kaybetmeksizin yeni bir başlangıcı örgütlemeyi odağına almalı. Son bir söz, belki de seçim atmosferinden bir parça da olsa uzak kalmayı başarabildiğimiz şu istisnai an, siyasal hayatın aşırı düzeyde seçim merkezli hale gelmesi ve bu sürecin ardındaki temel algoritma üzerine salim kafayla düşünmek ve bu yolda genel bir muhasebe çıkarmak için de iyi bir zaman olabilir. Yeter ki bu zamanı sadece gelecek seçimleri düşünerek harcamayalım ve yarını kazanmak için halihazırda yapmamız gereken bugünün tercihlerini göz ardı etmeyelim, çünkü siyaset, doğru seçimleri yapma faaliyeti olduğu kadar, gerektiğinde seçenekleri burada ve şimdi değiştirebilme sanatıdır da; çünkü bir seçim toplumu olarak Türkiye’nin kaderini değiştirecek şey, bir sonraki seçimde yapacağı tercihten çok, eğer başarabilirse, elindeki mevcut seçenekleri değiştirebilmek olacak.   


[1] Medyascope’un 28 Haziran 2024 tarihli “Haftaya Bakış” programında erken seçimler bahsinde Kemal Can seçimlerin bu yönünü çok isabetli ve incelikli şekilde analiz ediyor: https://www.youtube.com/watch?v= hvplqlrajTc   

[2] Bu bölümü büyük ölçüde, Onur Yıldız ile Ayrıntı Dergi için yaptığımız röportajdan alıntılıyorum. Bkz. “Zafer Yılmaz ile söyleşi, AKP Döneminde Seçimler ve Seçim Politikası”, Ayrıntı Dergi, 1 Mart 2023, s. 49-50.

[3] Bkz. “Doç. Dr. Yılmaz: Siyasetin normalleşmesi Kürt sorununun çözümünden geçiyor”, Mezopotamya Ajansı, 24 Haziran 2024, https://mezopotamyaajansi.net/tum-haberler/content/view/245641

[4] Erdoğan’ın Başkanlık Rejimi’nde belirttiğim gibi, söz konusu “siyasal mit, aslında bir kök mağduriyeti fikrine yaslanıyor. Söz konusu kök mağduriyet düşüncesi, en özlü şekilde Necip Fazıl’ın, ‘Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!’ dizesinde dile geliyor. Bu kök mağduriyet, belirli bir grubun bu memleketin ‘öz evlatları ve gerçek sahipleri’ olmalarından dolayı, başta zenginlik ve iktidar olmak üzere her şey kendilerine ait olduğu halde, bütün bu imkânların onların ellerinden bir komployla çalındığı ve tam da bu nedenle olan bitenin onlara yönelik bir zulüm olduğu fikrini işliyor. Dolayısıyla, bu eksende biçimlendirilmiş siyasal temsilleri ve dinî motifleri kitle desteğini canlı tutmak için sürekli seferber ediyor”. Bkz. Erdoğan’ın Başkanlık Rejimi, İletişim Yayınları, 2020, s. 29-30.

[5] Bkz. “Doç. Dr. Yılmaz: Siyasetin normalleşmesi Kürt sorununun çözümünden geçiyor”, Mezopotamya Ajansı, 24 Haziran 2024, https://mezopotamyaajansi.net/tum-haberler/content/view/245641  

[6] Bkz. “Doç. Dr. Yılmaz: Siyasetin normalleşmesi Kürt sorununun çözümünden geçiyor”.

[7] Bkz. A.g.y.