Afetin Duygupolitiği: Hüsran ve Etkileri

2 Şubat’ta Kahramanmaraş ve Hatay’da meydana gelen ve çevre illeri de etkileyen, halen artçılarla sürmekte olan depremlerde binlerce insan öldü, yüzlerce bina yıkıldı, milyonlarca hayat telafisi olmayan kayıplar yaşadı. İktidar kritik saatlerde kafasını kuma gömdü, ortaya çıktığında eşi benzeri olmayan bir felaket yaşadığımızı, sonra bunun kader planı olduğunu söyleyip sorumluluğu sırasıyla doğaya ve göksel güçlere yükleyerek, yeri gelip kendilerinin de ufak gecikme hataları olduğunu kabul ederek, hatta kimi zaman -sel felaketi sonrası Bakan Kirişçi’nin beyanında olduğu gibi- hayırlara vesile olan tarafına da vurgu yaparak Freud’u dahi hayretler içinde bırakacak türlü savunma mekanizmalarına başvurdu. En son, neredeyse bütün gün cami hoparlörlerinden Kuran okutarak başımıza gelenlere razı olmaya zorlanıyoruz ki yaptıkları yanlarına kâr kalsın diye. Bu yazıda yapmayı denediğim, depremin duygupolitiğine “hüsran” duygusu üzerinden baktığımızda bu sefer yaptıklarının yanlarına kâr kalmayacağına dair bir umut belirdiğini düşünüyorum.

Tanımlar olguların genelleştirilmiş ve kolaylaştırılmış açıklamalarını sunarlar. Çoğu zaman da yanıltıcıdırlar. Afet tanımlarında bunu görebiliriz: Türk Kızılayı’nın 2008 tarihli “Afetlerde Psikososyal Destek Uygulama Rehberi”ne göre “Afet terimi, en genel tanımla; insanlar ve ülkeler için fiziksel, sosyal ve ekonomik kayıplar doğuran, normal yaşamı ve insan faaliyetlerini durdurarak ve/veya kesintiye uğratarak toplulukları etkileyen doğal, teknolojik ya da insan kökenli olayları ifade eder”. Afetler kökenleri ve meydana gelme hızlarına göre türlere ayrılmaktadır. Kökenlerine göre afetler: Doğal Afetler (deprem, tsunami, sel, heyelan, yangın gibi), Teknolojik Afetler (nükleer patlamalar, kimyasal/radyoaktif sızıntılar gibi), İnsan Kökenli Afetler (bölgesel/iç savaşlar ve çatışmalar, patlamalar, terör olayları, kitlesel göçler gibi). Meydana gelme hızına göre afetler: Ani Gelişen Afetler (deprem, çığ, hortum gibi), Yavaş Gelişen Afetler (kuraklık, erozyon, küresel ısınma gibi) olarak sıralanmaktadır (s. 7). AFAD’ın “Açıklamalı Afet Yönetimi Terimleri Sözlüğü”ne göre, “Toplumun tamamı veya belli kesimleri için fiziksel, ekonomik ve sosyal kayıplar doğuran, normal hayatı ve insan faaliyetlerini durduran veya kesintiye uğratan, etkilenen toplumun baş etme kapasitesinin yeterli olmadığı doğa, teknoloji veya insan kaynaklı olay. Afet bir olayın kendisi değil, doğurduğu sonuçtur”.

Bu tanımlarda sorgulamamız gereken boşluklar var. Örneğin doğal afetler kategorisinde gösterilen sel ne kadar doğal, aniden gelişen afetler kategorisindeki deprem ne kadar aniden gelişen bir afettir? Aniden başımıza gelmeyen ancak günbegün etkilerine maruz kaldığımız, örneğin kuraklık, küresel ısınma gibi afetler neden halen algımızda yer edinemiyor? Sorgulamaları ve soruları engelleyen ya da yersiz çıkaran temel bir sorunumuz var bizim. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dile getirdiği gibi, “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkanını vermiyor”. Aslında meşgul olmak zorunda bırakıldığımız şey Türkiye değil, Tanpınar’ın yaşadığı dönemden bugüne değişmeyen türlü siyaset entrikaları, yalanlar, yıkıcı hırslar, baskıcı politikalar, şiddet, nepotizm ve popülizm gibi siyasal ve toplumsal alandaki, bizi daha iyisi için çabalamaktan sürekli alıkoyan bıktırıcı, çıldırtıcı ilişkiler, eylemler ve söylemlerdir. Böyle bir siyasal ve toplumsal atmosferin örneğini Bahçeli’nin hazır metinden okuduğu, kafiye uyumunu gözetmekten başka gerçeklik, doğruluk ve tutarlılık gibi bir derdi olmayan hamasi cümlelerinde görebiliriz: İllet, millet, zillet, şirret, bisiklet, büskevit…

Aynı şekilde, Kahramanmaraş, Hatay ve çevre illerde meydana gelen, binlerce insanın ölüme mahkûm edildiği, yüzlerce binanın yıkıldığı deprem sonrasında da meşgul olmak zorunda bırakıldığımız şeyler bunlar oldu. Hem Türkiye’de evlatlarının kendisinden başka bir şeyle meşgul olmasına imkân verilmemesinin hem de depremin ve bir ay sonra da sel felaketinin faturasının bu kadar ağır olmasının temel nedeni Türkiye’nin anayasada yazdığı gibi laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olamamasıdır. Ne alakası var diyebilirsiniz ama inanın her şeyden çok bunlarla alakası var. Bunlardan bir kısmı eser miktarda vardı, kimisi ağır aksak devam ediyordu ama bu kadar yok hükmünde değildi. AKP’nin talana, sömürüye ve inşaata dayalı otoriter popülist politikaları, bütün yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla ülkeyi bir tüketim nesnesine dönüştürmüş, nepotizmi ve kuralsızlığı hâkim kılarak kurumların içini boşaltmış, onları denetimsiz, hesap vermeyen yerler haline getirmiş, devletin güçler ayrılığı ilkesini gücün tek elde toplandığı bir rejime çevirmiştir. Böyle olduğu için imar denetiminden yoksun Rönesanslar, rezidanslar tuzla buz olmuştur. Yine böyle olduğu için depremin ilk günlerinde her depremde çok önemli bir rolü olan ordu yerinde tutulmuş, AFAD hareketsiz kalmış, devletin kurumları donmuş, işlemez hale gelmiştir. Hepsi gece gözüne ışık tutulmuş tavşan misali oldukları yerde dondukları gibi acil müdahale gerektiren ilk saatlerde enkaz altındaki insanlara ulaşmayı sağlayacak iletişim kanalları da işlemez kılındı. Söylendiği gibi koordinasyon eksikliği ya da başka bir tabirle koordinasyonsuzluk yaşanmadı. Ondan da vahim bir şey yaşandı: Kurumlar arası koordinasyonu sağlayacak olan liyakat ve yetkiden yoksun olunduğu ortaya çıktı, çünkü kurumların başında olan insanlar liyakatle değil, sadakat bağıyla getirilmişlerdi o konumlara. Konumlarını yeteneklerine değil, sadakat düzeylerine borçluydular. Yanı sıra o kurumun başında olmanın getirdiği meşru bir yetkiye ve sorumluluğa da sahip kılınmamışlardı. Bu nedenle en hızlı ve en etkili müdahaleyi yapacak yeterli bilgiden ve konumlarının getirdiği karar verme yetkisinden yoksundular. Ayrıca böyle bir dertleri de yoktu çünkü kurumları fethedilmiş ve yağmalanması gereken yerler olarak görüyorlardı. Zaten kamu yararı gütme düşüncesine tümüyle uzaktılar. Dolayısıyla devletin “görünürde” yetkili kişileri kafalarını kuma soktular. Çıkardıklarında da iş işten geçmişti ve halkın isyanıyla karşılaştılar.

İtibardan tasarruf etmeyen sarayda ise müdahalenin getireceği mali yükten tasarruf etmenin, daha da önemlisi çıkarılacak OHAL vesilesiyle değerli arazilerin nasıl ranta çevrileceği, kimlere ihale verileceği, Alevi nüfusun göçünün sağlanması sonucunda Hatay’da Sünni Araplara dayalı demografik yapıyı oluşturmanın yolları konuşuluyordu. Saraydan çıktıklarında bunları tek tek uyguladıklarını gördük ve halen görüyoruz. Bir taraftan da çeşitli sivil toplum kuruluşlarının, sendikaların, madencilerin ve CHP belediyelerinin bölgeye gitmeleri engellenmeye çalışılmıştır. Kendilerinin yapmadığı yardımı başkalarının yapmasına da müsaade edilmemiş, bütün bir toplum felç edilmeye çalışılmıştır.

Eğer demokratik bir devlet olsaydık her kurum kendi yetkisi dahilinde elinden geleni yapar ve kurumlar arası organizasyon sağlanır, tek kişinin ağzına bakılmazdı. Hukuk devleti olsaydık, binaların deprem yönergesine göre yapılması ve denetlenmesi sağlanırdı. Yıkılan binaların yapımından denetlenmesine kadar her şeyden sorumlu olan insanların yakasına yapışılırdı. Öyle olmadı çünkü biz doğruyu söyleyen ve uygulayanın cezalandırılmasına, yanlışı söyleyen ve uygulayanın ise makam ve para ile ödüllendirilmesine alıştırıldık. Sosyal bir devlet olsaydık, halkın depremde kaybettiği evlerinin yerine yapılacak yenileri için kredi borcuyla uzun yıllar borçlandırılmaz, toplanan deprem vergisi bu iş için kullanılırdı ama bu mümkün değildi çünkü çoktan o paranın yerinde yeller esmişti bile. Laik bir devlet olma özelliğimiz halen olsaydı, öksüz kalmış depremzede çocuklar başka bir ildeki dinî cemaatin Kuran kursuna yatılı kalmak üzere götürülemezdi.[1] Yine dinî cemaat ve tarikatlar depremzede çocuklara Kuran kursu düzenlemek bahanesiyle -sanki çocukların ilk ihtiyacı oymuş gibi- mal bulmuş mağribi gibi deprem bölgesine koşup tezgâh açmazlardı. En başta Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı hesap sorardı. Yani anlayacağınız siyasal sistemde büyük sorunlar var ve acilen laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olmaya doğru yönümüzü çevirmemiz lazım çünkü faşist bir yönetim görmüş olan Adorno’nun da dediği gibi, “yanlış hayat doğru yaşanamaz”.

İnsanlar depremde hem evlerini, işyerlerini, yakınlarını hem de yaşam habituslarını, umutlarını ve geleceklerini kaybetme anlamında mülksüzleştiler. Aynı zamanda büzüşmüş siyasi sistemin arazları yüzünden deprem öncesi gerekli tedbirlerin alınmaması ve deprem sonrası müdahalelerin yapılmaması nedeniyle de bizzat mülksüzleştirildiler, çünkü zaman geçtikçe kayıpları, umutsuzlukları ve acıları, kısacası yaralanabilirlikleri daha da arttı ve derinleşti. Zaten yıllardır hepimiz kötü bir hayatı yaşamaya mahkûm edildik. Pandemide çok deneyimledik bunu. Pandemi radikal eşitsizlik ve kapitalist sömürü nedeniyle, virüsün hepimize eşit bulaşmadığını gösterdi bize. Her gün bir uçak dolusu insan öldü, mezarlıklar doldu taştı. Ölenlerin yası tutulmadığı gibi, arkada kalanlara mali yardım da yapılmadı, yine IBAN numaraları verilerek halkın iyi niyetinden medet umuldu. Aslında pandemi halkın yönetenler tarafından yalnız bırakıldığının en acı deneyimiydi fakat yine de halk deprem felaketine kadar devlete/siyasi otoriteye karşı bu kadar ağır bir “hüsran duygusu” yaşamamıştı sanırım.

Adam Phillips Kaçırdıklarımız[2] adlı kitabında hüsran duygusundan bahseder. Phillips’e göre 17. yüzyılda İngiltere’de hüsrana uğratmak (frustrate) kelimesi, boşa çıkarmak, kandırmak, yalan, aldatmaca, üçkâğıtçılık, hinlik ve hesapçılık, bir şeyi hiçe çevirmek, içini boşaltmak, birini yanlış bir şeye inandırmak gibi anlamlar içeriyordu. Yani “birini hüsrana uğratmak, birini bile isteye yanıltmak demektir”. “Deyim yerindeyse, bir nevi sihir, gözbağıdır; görünen şey aslında yoktur, yanlış olan doğrudur.” (s. 13-14). Hüsrana uğratan kişinin istenilen şey üzerinde otoritesi olduğu ve o şeyi vermeye istidadı olduğu varsayılır. Bu varsayım Phillips’e göre kimi zaman doğru kimi zamansa yanlıştır. Yani kendisinden bir şey istenilen kişi o şeye sahip olmayabilir ama olduğu ve vermediği varsayıldığı için hüsran duygusu yaşanır. Deprem sonrası halkın isyanının ardında işte bu hüsrana uğramışlık duygusu yatıyor. Şöyle düşünelim; depremle birlikte mevcut siyasi otoritenin ve kendini özdeşleştirdiği devletin varsayılan gücünün veya olduğuna inandırdığı gücünün gerçekliği sınandı ve olmadığı ortaya çıktı veyahut bu gücün halkın geneli için kullanılmayacağı/zaten hiç kullanılmadığı gerçeği ortaya çıktı. İkinci olarak, Rönesans gibi siyasal sistemle organik bağları olan inşaat firmalarıyla ancak rönesans yanılsaması yaşanacağı gerçeği ortaya çıktı.[3] Yani mevcut siyasal sitemin alametifarikası olan “inşaat ya Resulullah” düsturuna dayalı ilerleme fantezisinin ve güçlülük imajının boş olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla halk kendini terk edilmiş, yok sayılmış ve kandırılmış, yani kısaca hüsrana uğratılmış hissetti.

Hüsran Phillips’e göre ancak sevilen, değer verilen, otorite atfedilen birinden buna karşılık talep edilen ilgi gelmediğinde, yani beklenti karşılanmadığında hissedilen bir duygudur. Nasıl bir otorite atfedildiği, sevgiden ne kastedildiği, beklentinin türünün ne olduğu veya beklentinin adil olup olmadığı önemli değil burada. Bu ilişkiyi Erdoğan ile halk arasındaki ilişkiye tercüme edelim. Erdoğan onların gözünde devlet reisiydi, o demek devlet demekti. Onun “yeni Türkiye”sinde ülke İHA, SİHA, TOGG’u üretir, uzaya çıkar hale gelmişti. Gücü ülke sınırlarına taşıyor, büyük Avrupa devletlerinin yöneticilerine meydan okuyordu. Erdoğan halkı üçe ayırıyordu: ultra zenginleştirdikleri, zenginleştirdikleri ve kendi partisine oy vermeleri için muhtaçlaştırıp küçük yardımlarla hayatta tuttuğu yoksullar ama yoksulların bundan haberi yoktu. Hepsi varlıklarını ona borçluydular. Yaratılan yeni Türkiye düzeni ona sadakat gösteren herkesin bir şekilde ödüllendirildiği, dümenini çevirmesine, bal tuttuğu parmağını ilk önce kendisinin yalamasına, çeşmenin başını kapmasına izin verildiği bir düzendi. Bu düzenin merkezden çepere her yerine yerleşmiş olanlar onun verdiği işini götürme rahatlığından adil olmasa bile faydalanıyordu. Vergi kaçırıyor, emek sömürüsü yapabiliyor, rüşvet alabiliyor veya sülalesini işe sokabiliyordu. Halk tarafından pek de yadırganmayan, yiyen ama çalışkan gözüken yeni yönetici tipleri ortaya çıkmıştı. Pandemi bu düzenin sürdürülebilir olmadığını açık etti ama yine de düzene olan inancı sarsmadı. Artan enflasyon, Türk lirasının değer kaybetmesi, doların yükselmesi derken ufak homurdanmalar dışında AKP seçmeninden çıt çıkmadı.

Onun döneminde şehitler ölmedi, vatan bölünmedi, bayrak inmedi, ezanlar susmadı ama bunlar hep dış güçlerin, bir de ülke içindeki muhalif hareketlerin tehdidi altındaydı. O iyi olan her şeyin sebebiydi fakat kötü olan hiçbir şeyin sorumlusu olamazdı. Bu nedenle depremin yarattığı yıkım ve ölümden kendisi ve yarattığı yeni Türkiye rejiminin sorumlu olması mümkün değildi, tek sorumlusu ancak “kader planı” olabilirdi. “Nerede bu devlet?” haykırışı işte bu yaratılmış güçlülük imajının boşa çıkmış olmasına duyulan hüsranın sonucuydu. Halk “Nerede bu devlet” diyerek aslında hiç var olmayan hayalî bir imgeye sesleniyordu. Aslında var olmayan şey devlet değil, devleti temsil ettiği iddiasına sahip olan siyasi otoriteydi. Bu haykırış halkın devlet ile cumhurbaşkanını/siyasi otoriteyi bir gördüğünü gösteriyor. Yine bu haykırış bu özdeşleşmenin korkunç sonuçlara yol açmasına duyulan öfkenin de göstergesiydi.

“Tragedyalar istediklerini elde edemeyen insanların hikayeleridir, ama istediklerini elde edemeyen insanlarla ilgili her hikâye trajik bir görünüm taşımaz,” der Phillips. “Yaşam, insanlar öyle her istediklerini elde edemedi diye değil, arzuları kendilerine hasar vermeye başladığında, istedikleri şey katlanılmaz kayıplara gebe olduğunda trajik bir hal alır” ancak.[4]  Tragedya, hüsrana uğramasına rağmen gerçekliğe dönmeyen, düşünmeyen ve değişime izin vermeyen insanların trajedisidir. “Tragedyayı doğuran şey, dünyanın bizi değişime maruz bırakmasına izin vermektense onu katletmeyi yeğlememizdir.”[5] Bu tanımlamada yazar arzu ile tatmin arasındaki patolojik bir ilişkiden bahseder. “Tatmin” (satisfaction) kelimesi, “yanlışların ya da memnuniyetsizliklerin telafisi”dir, yani adaletle ilgili bir anlama sahiptir. “Hüsrana uğratmak kandırmak, hükümsüz kılmak demekse, tatmin etmek bir kabahati gidermektir.”[6] Bu adalet talep eden bir duygudur. Bunun patolojik hale gelmesini sağlayan şeyse, tatminin kendisinin intikam içermesidir.[7] Yaklaşık yirmi yıllık AKP dönemini de bir tragedya olarak adlandırabiliriz. İktidar hırsı, arzu çılgınlığı, elde edememeye katlanamama, elde edemediği her şeyi yok etmeye çalışma, yenilgileriyle yüzleşememe, değişime direnç gösterme… Arzularının kendilerine zarar verdiğini henüz görmüyoruz ama halka zarar verdiği gün gibi ortada.

Kendi hüsranı karşısında -özellikle pandemi döneminde- halkın bugüne kadar müracaat ettiği yol güçlülük fantezisine tutunmak, cumhurbaşkanını mükemmel ve hüsran yaratmayan bir figür olarak yücelterek kendini tatmin etmek oldu. İktidara bağlı medya kanalları, bizzat İletişim Başkanlığı ve sosyal medyanın AK trollerinin bu imgeyi oluşturmadaki rolleri yadsınamaz. Tüm güçlülükle “bir gece ansızın” başkalarının ocağına girebileceğimiz söyleniyordu fakat bu “ansızın” gelen afetler AKP’nin ocağına incir ağacı dikeceğe benziyor.  Deprem sonrası yıkıma uğrayan halkın hüsranını dile getirişi, AKP politikalarının yanlışlığını ve bunlarla yola devam edilemeyeceğini açık ettiği için iktidarı öfkeye sürükledi. Halbuki takdiri ilahi gibi iktidara sorumluluk yüklemeyen bir sürü dinî kelime vardı. Halk kendisinden beklenenin aksine sorumluluğu göklere havale etmek yerine yerdeki yöneticilere yükledi. Halbuki iktidar, her şeye rağmen ve her zaman olduğu gibi helallik veya sabır istediğinde halkın kendisini affedeceğini, kendisine yüz çevirmeyeceğini düşündü. Dolayısıyla halk, hüsrana uğratılan kendisiyken, kendisinden bekleneni yerine getirmeyerek iktidarı hüsrana uğratmış oldu. İktidarın çılgına dönmüş tavırlarının, tehditlerinin altındaki sebep budur. Yine bu sebeple bölgeye yardım için gelen insanlardan yapmayı istedikleri/yapmaları gereken şeyi yapmamaları istendi. İktidar gerekli yardımı yapmadığı gibi başkalarının yapmasını da engelledi. Yapılmak istenen yardımlar kendi güçsüzlüğünü ortaya koyduğu için bu durum iktidar için nefret ve intikama dönüştü.

Erotik ve romantik güçlülük fantezisi gerçek hayatta kendisinden beklenen tatmin duygusunu yaşatmadığında hüsran yaşanır. Tragedya doğurmayan durumlarda, hüsrana uğrayan kişi, istediği şeyi elde edememe duygusuna nasıl katlanacağının yollarını arar. Bu durumda hüsran bizi yaratıcı ve becerikli kılabilir[8], eğer kişi hüsranını hissediyor ve hüsrana uğrama sebebini tespit edebiliyorsa tabii. Kişi hüsran duygusunun ayırdına varmayabilir; varlığı tanımlanmamış bir hüsrana çare de bulunmaz ya da kolay yoldan tatmin yoluna gidilerek geçici çareler bulunur. Kişinin hüsranını tanımlamaya, ortaya koymaya yönelik bir direnci vardır. Hüsranıyla yüzleşmeyi istemez, çünkü bu durum ondan kendisini değiştirmeye zorlayacak bir faillik isteyecektir. Hüsranın farkına varmak, düşünmek ve gerekeni yapmak yerine onunla başa çıkmak için “kaçınmak, içini boşaltmak, farklı tanımlamak, farklı konumlandırmak, saklamak, yansıtmak, inkâr etmek, idealize etmek”[9] gibi yollara başvurur. Bu yollara başvurmaması kişinin gerçeklikle kurduğu ilişkiye bağlıdır. Kişinin gerçeklikle kurduğu ilişki ne kadar güçlüyse, yaşadığı hüsran duygusu düşünmeyi o kadar mümkün kılar. “Düşünme hüsrandan kaçınmak yerine onu dönüştürür. Bunu hüsran duymayı bırakıp bu konuda ne yapılacağına bakmamızı ve gerekeni yapmamızı sağlar.”[10] Yani kişinin kaderi hüsran karşısında aldığı tavırla bağlantılıdır. Geçici tatminlerle mi yetinecek yoksa uzun vadeli gerçekçi çözümlere mi meyledecek? Deprem sonrasında halk güç fantezisinin çare olmadığını, karnını doyurmadığını gördü. Gerçek çarelere ihtiyacı vardı. Phillips’e göre:

Kritik nokta beklenen tatminin gerçekleşmemesi, hayal edilenin gelmemesidir; arzu eden bireyi gerçekliğe sevk eden şey hayal kırıklığıdır… Önceden arzulanan tatminin başarısızlıkla sonuçlanması daha gerçekçi bir tatmin olasılığına yol açar. Fantazi yoluyla tatmin işe yaramayınca birey, ‘dış dünyadaki gerçek durumlara dair bir tasarım oluşturmaya karar verip onları fiilen değiştirmeye çalışma yoluna gider.’ der Freud.”[11]

İktidarın olmayanı var gösteren, görüneni yok sayan, yanlışı doğru kabul ettiren akıl oyunlarına gelmeden halkın gerçeklerle yüzleşmesi bu sefer mümkün olur mu? İsyanları, haykırışları gerçeklerin yüzünü göstermesine verilen ilk tepkiler olarak okuyabiliriz fakat bu hüsran dönüşüm yaratmaya kaynaklık eder mi, onu bilmiyoruz.

Bildiğimiz şey, depremin gerçek gücün halkın kendisinde olduğunu göstermesiydi. Karşılıklı bağlılıklarımız, yaşantılarımızın birbirine bağlı olduğu gerçeği birbirimize karşı etik yükümlülüklerimizin temelini oluşturur. Bu kişisel ahlâkımızla ilgili değildir, karşılıklı bağlarımızın ontolojik zorunluluğuyla ilgilidir. Bizi kutuplaştıran, bölen yalan ve nefret diline karşı halkın dayanışma dili yeniden halk olduğumuzu hatırlattı bize. Hüsran duygusunun iktidar tarafında yarattığı etkiyi hep birlikte deneyimledik. Halkın hüsranının ve tatmin edilme talebinin haklılığı bir gerçektir fakat iktidarın halkın tepkisinden duyduğu hüsranın ve tatmin edilme talebinin (mazur görülme, sabretme, takdiri ilahi deme) haklı hiçbir yanı olmadığı gibi zorbalığa varan bir boyutu da vardır. Phillips’e göre her hüsranın gerçekçi çözümleri yoktur. “Sanki bu karardıkça kararan tragedyalar bize bazı hüsranların yegâne çözümlerinin trajik olduğunu gösterir. Sanki yola gelmeyen bazı hüsranlar ya da belli hüsranlar karşısında yola gelmeyen insanlar vardır.”[12] AKP’nin yirmi yıllık iktidarı arzu, hak sahipliği ve tatmin arasındaki ilişkinin ne derece patolojik ve trajik olabileceğini gösterdi. Asıl sahibi olduğunu düşündüğü devleti/iktidarı ele geçirmiş olmanın tüm güçlülüğüyle halkın gerçek ihtiyaçlarının ne olduğunu öğrenemedi; halka gerçek ihtiyaçlarını görememeyi, halka halk olmamayı, birbirimizin ne dediğini anlamamayı öğretti. Öğrendiklerimizin yorgunluğuna ve hüsranına sahibiz. Bu saatten sonra bizi hüsrana uğratanlardan bizi tatmin etmelerini, yani hüsranımızı telafi etmelerini bekleyemeyiz/beklememeliyiz. Yoksa bizi kandırmalarına yarayan bildik tatminler aynı hüsranlara tekrar yol açacak. Üstelik iktidar ve huluskârları daha da bilendiler, bildik tatminler de üretmeyecekler, çünkü onların hüsranı daha derinlerde ve katlanılmaz bir hale dönüştü. Karardıkça kararan bu iflah olmaz AKP tragedyasının üreteceği yegâne çözüm intikam olacaktır.


[1] Depremde babalarını kaybeden dokuz çocuk, annelerinden alınarak İsmailağa Cemaati’ne yakın Sakarya Erenler İlme Hizmet Vakfı tarafından yürütülen Mekke Mescidi-Hanife Akın Kuran Kursu’na yatılı olarak verilmişti. Olayın haberleştirilmesinden sonra bakanlık çocukları tarikatın elinden aldı (Gazeteci Alican Uludağ’ın haberi, https://www.diken.com.tr/bakanlik-tarikatin-kuran-kursuna-yerlestirilen-depremzede-cocuklari-geri-aldi/).

[2] Adam Phillips, Kaçırdıklarımız, çev. Selin Siral, Metis Yayınları, İstanbul, 2022.

[3] Rönesans modernleşme sürecinde Avrupa’da yaşanan bir dönemdir ve yeniden doğuş anlamına gelir. Yani bilimde, sanatta, edebiyatta, kısacası zihniyette yeni bir evreyi temsil eder. Fakat Türkiye’deki Rönesans adlı inşaat firmasının vaat ettiği yenilik, ambalajı janjanlı, içi de dolu gözüksün diye hava basılmış cips paketi gibi binalar oldu. İroniktir ki Rönesans rezidans yaratılan “yeni Türkiye”nin mikro düzeyde bir örneğiydi. Aslında “yeni” denen şey, siyasi iktidar eliyle zenginleşmenin, dolayısıyla sömürünün yeni koşullarının yaratılmasıydı. Dolayısıyla insanların üzerine binaları değil, yeni Türkiye diye yaratılan sistem çöktü.  

[4] Adam Philips, a.g.e., s. 11-12.

[5] A.g.e., s. 8.

[6] A.g.e., s. 33.

[7] A.g.e., s. 131.

[8] A.g.e., s. 19.

[9] A.g.e., s. 32.

[10] A.g.e., s. 28.

[11] A.g.e., s. 27.

[12] A.g.e., s. 34.