Salgın döneminden itibaren sadece fiyat algımız bozulmadı. Artık neredeyse her şeyin “ücretlendirilmesini” normal karşılar hale geldik.
Sahillerden ormanlara, şehirlerdeki yol kenarlarından evlerin önüne kadar uzanan geniş bir alan artık yalnızca ücretlendirilmiyor; aynı zamanda uzun kiralamalarla sermaye denetimine bırakılıyor.
Kısa süre önce çıkarılan “milli parkların kiralanması”[1] düzenlemesi bu sürecin açık bir örneğiydi. Benzer şekilde, son dönemde giderek daha fazla tartışılan maden ruhsatlarının artışı da sistemin yaklaşımını net biçimde ortaya koyuyor. Son yıllarda 23 kat artan maden ruhsatları[2] yalnızca orman varlığı ve su kaynakları üzerindeki tehdidi büyütmüyor aynı zamanda doğayı da “ürünleştiriyor”.
Madenler ve nehirler gibi kaynakların sermaye denetimine bırakılması ile şehrin sokaklarına ücretli parkomatların yerleştirilmesi arasında ilk bakışta bir bağ kurmak zor görünebilir. Ancak her ikisi de ortak bir mantığa işaret ediyor: Müştereklerimizin “kamu adına” sermayeye devredilmesi.

Muğla Akbelen’de yıllardır süren “maden direnişi” acele kamulaştırma[3] gibi sermaye lehine düzenlemelerle bastırılmaya çalışıldı. Limak’ın işlettiği Yeniköy-Kemerköy termik santrallerine linyit sağlamak için yok edilmek istenen Akbelen Ormanı, 2019’dan beri adım adım işgale uğruyor.[4] Bu süreçte direnen köylerin suları kesildi, madende çalışanlar işsizlikle korkutuldu, nöbet alanları jandarma baskınlarına uğradı. 2023–2025 arasında sadece Bilecik’te maden şirketlerine tahsis edilen orman alanlarının büyüklüğü, 8 Belgrad Ormanı'na denk geliyor.[5] Muğla’nın %60’tan fazlası, Giresun’un ise %70’inden fazlası maden ruhsatlı artık. Geçtiğimiz günlerde Giresun Tirebolu’da planlanan maden faaliyetleri mahkemenin durdurma kararına rağmen başlatılmak istendi.[6] TEMA Vakfı verilerine göre ise Kaz Dağları’nın dörtte üçü maden faaliyetlerine açık.[7] Kaz Dağları’nda altın madenlerinin yüzbinlerce ağacı söktüğü kıyımda direniş gösterenler de Akbelen’deki yöntemlerle susturulmak istendi.

Üstelik sorun sadece “yasal düzenlemelerle” korunan faaliyetlerden ya da şirketlerin mütecaviz tutumlarından ibaret değil. Erzincan’da 2024 yılında aşırı biriktirilmiş binlerce ton siyanürlü toprak altında kalarak hayatını kaybeden 9 işçi ya da Soma faciası gibi olaylar, meselenin sadece “yetersiz denetim” olmadığını gösteriyor. Aksine yalnızca koşulları iyileştirmeye ve denetlemeye odaklı bakış açısı bu işletmelerin kendisini ve sermaye ilişkisini perdeliyor.
Durmaksızın çalışan madenler ve çevresel koşulları umursamayan işletmeler gerçekte o bölgenin sakini olmamanın kolaycılığı ile bir yağma düzeni kuruyorlar. Çevrelenip ürünleştirilen, herkese ait alanları ele geçirip tüketen düzen ‘normalleşiyor’. Sermaye gruplarının sömürüsü ve servet aktarımı da bu sürecin doğal çıktısı haline geliyor.
Üstelik bu sistemin yeterince konuşulmayan bir başka yönü daha var: Müşterekler şirketlere açılırken küçük üretici yasal düzenlemelerin uygulama zorluklarıyla dışlanıyor. Büyük sermaye grupları istihdama, vergi gelirlerine ve ekonomik büyümeye katkıları gerekçe gösterilerek ‘acele kamulaştırma’ gibi uygulamalarla kollanıyor. Aynı sistem, küçük üreticiye ise giderek daha fazla sorumluluk yüklüyor. Örneğin mahalle kasabından dükkanında satacağı kasap sucuğu[8] için tam teşekküllü bir marka oluşturması bekleniyor. Bu tür yasal zorunluluklar küçük üreticiyi rekabet edemez hale getirdi. 2025 yılında yayınlanan bir haberde, organik zeytin üreticisi bir çiftçi, her ürün için sertifikasyon zorunluluğu, büyük cezalar, artan sertifika bedelleri ve küçülen teşvikler nedeniyle bezdiğini anlatıyor.[9]
Gerçek şu: Kaba ve eşitsizlikleri derinleştiren bu düzen, bugün itiraz edenleri de sessiz kalanları da ayırt etmeksizin aynı geleceğe sürüklüyor: Doğal varlıkların yağmalandığı, kendi toprağını işleyen ya da imkanlarını kullanarak yerel ekonomi içinde kalanları sermayenin işçisine dönüştüren bir gelecek. Bu düzen, göçü hızlandırıyor, doğa talanını tırmandırıyor, üretileni ise küresel sermayenin kasasına ulaştırıyor. Sonuçta herkese ait "yapılandırılmamış” ve bariyerlenmemiş alan bırakılmayan bir gelecek kuruyor.
Günümüzün Mültezimleri: Yasal Değnekçiler
Herkese ait olana “kamu adına el koyma”nın meşruiyetini sorgulama vakti geldi, geçiyor. Sahillerden ormanlara, madenlerden derelere kadar her yeri çeviren, rant çarkı kuran ve yasayla korunan bir düzen var. Bugün bununla hesaplaşmazsak sonraki adım daha katı bir iltizam sistemi olabilir.
Osmanlı’nın özellikle son döneminde sıklıkla başvurduğu iltizam sistemi, verginin özelleştirilmesi demek. Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekildiği dönemde yer-yurt değiştiren mübadillerin hikayelerinde “iltizam sistemi” sıkça anılır.[10] İltizam bazıları için kısa yoldan zenginleşmenin aracıdır; ancak özellikle kırsal nüfus için hızla yoksullaşmanın gerekçelerinden biridir. Türkçenin ilk realist köy romanı kabul edilen Nabizade Nazım’ın Karabibik romanı ve Yaşar Kemal’in romanlarında mültezim çarpıcı bir figür olarak işlenir.
İltizam sisteminde mültezim, bir yörenin vergisini peşin olarak devlete öder. Ardından kamu gücünü de arkasına alarak ahaliden kârıyla birlikte vergi toplar. Köylünün mahsulüne el koyar, bir otorite figürüne dönüşür.
Mültezimler tarihin derinliklerinde kalmadı. Bugün de bazen yasal düzenlemelerle bazen de -daha vahşi biçimde- ortak alanlarımıza el koyarak varlıklarını sürdürüyorlar. Geçtiğiniz yola, girdiğiniz denize, kamp yaptığınız yada hayvanlarınızı yaydığınız ormana, yeraltı kaynaklarına ve evinizin önüne kadar ellerini uzatıyorlar..
Günümüzde mültezimlik henüz vergi gelirlerini doğrudan satışa yönelmese de müştereklerin uzun vadeli kiralanması ve tahripkâr kullanımı biçiminde kendini gösteriyor. 2025-2026 yıllarında art arda çıkarılan düzenlemeler bunun örnekleri. Bir diğer örnekse maden şirketlerinin ruhsat süreçlerini hızlandıran ve “acele kamulaştırma” yolunu açan kanun değişiklikleri ile 2026’da Adana’dan Trabzon’a kadar birçok bölgede orman vasfı taşıyan alanların “orman sınırları dışına” çıkarılması oldu[11]. Bu araziler artık madencilik, turizm veya inşaat gibi farklı amaçlarla kullanılabilecek. Böylece herkese ait alanlar ve kaynaklar sözde ‘kamu adına’ sermayeye açılmış olacak; çitlerle çevrilecek, yeni rant alanları yaratılacak ve yasalarla korunacak.
Deli Dumrul'dan Mülksüzleştirme Yoluyla Birikime
Dede Korkut’un Deli Dumrul’undan farklı olarak bugünün ‘Deli Dumrul’ları bambaşka: Dün köprüden geçeni de geçmeyeni de tehdit ederken, bugün müştereklere el koyan bir mülksüzleştirmeyi ifade ediyor. Ve biz onlara o kadar alıştık ki, artık onların varlığını düzenin gereği olarak görüyoruz.
David Harvey’in 2003’te kavramlaştırdığı mülksüzleştirme yoluyla birikim (accumulation by dispossession) neoliberal politikaların sonuçlarını ve bir anlamda emperyalizmin yeni aşamasını anlaşılır kılmak için kullanılmıştı. Harvey’e göre mülksüzleştirme çok boyutlu bir süreç: Mülksüzleştirme, yalnızca topraklara zorla el konulması değil; aynı zamanda Akbelen’de veya maden eylemlerinde olduğu gibi hukuk yoluyla ele geçirmeyi de ifade eder. Harvey, mülksüzleştirmeyi özelleştirmeyle sınırlamaz. Özelleştirmeyle birlikte mülksüzleştirme toprağın ve doğal kaynakların kullanım haklarının devrini de kapsar. Mülksüzleştirme, büyük maden sahalarının sermaye gruplarına devri gibi örneklerdeyse servet transferini de kaçınılmaz olarak doğurur.
Mülksüzleştirme yoluyla birikim kavramının ilham kaynaklarından biri İngiltere’de 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar süren “çitleme hareketidir”. Yörede yaşayan herkese ait araziler çitlenerek özel mülkiyete geçirilmek istenir. Çitleme hareketi[12] bazen başarılı olmuş bazen ise tepkilerle geri çekilmişti.
Bugün Türkiye’de “kamu kiralamaları” adı altında karşılaştığımız uygulamalar, bu sürecin modern bir karşılığı. Her ne kadar kamu kiralamaları ve KÖİ’ler mülkiyet devrini içermese de uzun dönemli kullanım hakkı devrini sağlıyor. Üstelik bu süreçte sermayeye sınırsız bir tahakküm alanı açılıyor.[13] Ancak uygulamadaki sorunlar ve çarpıklıkların yanı sıra asıl mesele bu durumun giderek normalleşmesi üzerinden belirginleşiyor.
Harvey’in “mülksüzleştirme yoluyla birikim”[14] tanımı altında anlaşılabilecek uygulamalar aynı zamanda kapitalizmin en vahşi ve somut biçimine yani ekstraktivizme dönüşüyor. Ekstraktivizm, bir coğrafyayı yeşertilecek, yaşanacak bir yer olarak değil posası çıkarılıp ardından kirli ve zehirli bir hafriyat alanı olarak bırakmak demek. Akbelen’de ormanların kesilmesiyle oluşturulmuş ve giderek büyüyen devasa oyuklar ile kazı alanları, Erzincan’da inanılmaz boyutlara ulaşmış zehirli siyanürlü toprak atığı ve Soma’da aşırı yoğun tempo ile kazılan, yüzlerce işçiye mezar olmuş madenler…[15] Her biri, kapitalizmin yöre sakinlerini sorunlarla yüz yüze bırakan vahşi sonuçlarının örnekleri.
Hemen her sene kuraklığın giderek daha derinden etkilediği Sapanca Gölü’ne ilişkin haberler yakın zamanda yine kamuya yansımıştı. Sapanca’yı besleyen dere ve su kaynakları üzerinde kurulan sekiz su fabrikası[16] tamamen yasal, muhtemelen periyodik denetimlere tabi. Ancak bu durum şu gerçeği değiştirmiyor: Sakarya ve Kocaeli’nin temel içme suyu kaynağı olan Sapanca Gölü’ne dökülmesi gereken kaynaklar su endüstrisini besliyor. Üstelik, fabrikaların yasal güvence altında olmaları su kıtlığı derinleşirken bile kapasite artırımı taleplerini meşrulaştırıyor.[17] Bu durum, toplumun öfkesinin kaynakları sömüren fabrikalara yönelmesinin de önüne geçiyor.
Yasal düzenlemelerin legallik bariyerini toplum ve sermaye arasına kurmasının hemen her yerde örnekleri var. Şehirlerden ilçelere kadar nereye baksak paralı turnikelerle ve doğal kaynakları ürünleştiren kamu kiralamalarıyla çevrelendiğimizi görüyoruz. Yasal, vergisi ödenen, hakları olan ve devlet gücüyle korunan işletmeler hepimize ait olan müşterekleri “tesisleştirip” çitlerle çeviriyorlar. Düne kadar herkese açık alanları parkomatlarla, her yaz kamp yapılan ya da yüzülen sahiller fiş kesen görevlilerle, herkese ait araziler ise maden şirketlerince kuşatılıyor.
Bu durumu normalleştirmek için ise yapılandırılmış, çitlendirilmiş, işletmeye dönüştürülmüş olanın değerli olduğu algısı yaygınlaştırılıyor. Böylece toplumun, kendisini peşinen yağmacı ve tekinsiz olarak kategorize etmesine de izin veriliyor. Mutlak itaat bekleyen kurallar sistemi, Deli Dumrul’u ve köprüsünü sorgulamayı bırakın bizden ona alışmamızı ve tam bir iman ile “gerekli görmemizi” de istiyor. Sonuçta regüle edilmemiş, yapılandırılmamış, kendi doğallığında herkese ait olma durumunun giderek bir “istisna”ya dönüşmesine tanıklık ediyoruz.[18]
Doğanın ürünleştirilmesinde kapitalizmi es geçemeyiz. Bu noktada Mark Fisher’in vurgusu önemli: “Dünyanın sonunu hayal etmek bile kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay” diyen Fisher bu kuşatmayı yalnızca sanat ya da reklamcılığın propaganda anlatısıyla sınırlamıyor. Kültürün, ekonominin, eğitimin düzenlenmesini koşullayan ve aksi itirazları “görünmez bir bariyer” ile engelleyen bir evreden söz ediyor. Kapitalizmin bu yeni evresiyle, yani sürekli dayatılan, sınırlanan ve daraltılan alanların zorunlu olduğu sanrısıyla karşı karşıyayız.
Düzenlenmeyen, herkese ait olan, devletin katı denetimine ve tahsis ediciliğine izin vermeden gelişecek her ilişkinin mutlak kaotik ve kötü olduğuna inandırılıyoruz. Yapılandırılmamış alanlara güvensizlik, aslında insanın kendi inisiyatifini ve dayanışmaya olan inancını da kemiriyor. Böylece bir yandan güvensizlik yeni normale dönüşürken öte yandan ormanı, kıyıyı, parkı “parayla satın alabilenlerin” mekânına dönüştürmek, sınıfsal ayrımı derinleştiriyor. Üzerinde yaşayanlar başta olmak üzere herkese ait olan ormanlar, dereler “orada yaşamayan” sermaye gruplarının inisiyatifine geçiyor. Hardin’in 1968’te kaleme aldığı ve herkese açık kaynakların sonunda daha büyük kıtlığı doğuracağını iddia ettiği “müştereklerin trajedisi” tezi bu konuda hâlâ modern devletin bakış açısı. Oysa daha fazla kontrol = daha iyi sonuç algısını aşan bir hayli örnek var. Hardin’e karşı çıkan Elinor Ostrom, çalışmasında[19] müşterek kaynakların –örneğin İspanya’daki sulama birlikleri veya Japonya’daki ortak ormanlar– kullanıcıları tarafından sürdürülebilir biçimde yönetilebileceğini göstermiştir. Türkiye’de de bazı yayla ve mera yönetimleri, devletin katı düzenlemeleri olmadan yüzyıllar boyunca ortak kurallarla işlemiş, aşırı otlatmayı önlemiştir. Ne yazık ki bu geleneksel müşterek yönetim biçimleri modern mera yasalarıyla tasfiye edildi. Kısacası, inisiyatif alanı bırakan daha az kural, kötücül bir fırsatçılığı her zaman körüklemediği gibi işbirliğini ve paylaşımı daha canlı tutabiliyor.
Her şeye rağmen “müştereklerin trajedisi” tezini bir modern devlet olarak Türkiye’de sonuna kadar kullandı.. Üstelik sadece kamu teşekküllerinin özelleştirilmesi ve devlet denetimindeki kaynakların kullanım haklarının sermayeye devri ile sınırlı kalmadı bu durum. Bu tez bir anlayışa dönüştü ve doğayla ilişki kuran bakış açımızı yeniden yapılandırdı. Böylece doğayla yalnızca "müşteri" kimliğiyle ilişki kurarsak zarar vermeyeceğimiz duygusu yerleşti. Ücretini ödediğimiz yapılandırılmış ortamları ve hizmeti değerli görürken, ücretsiz ve doğal olanın (yapılandırılmamış) kategorik olarak tekinsiz / değersiz ya da yağmaya açık görme anlayışı buradan besleniyor. Oysa bu yaklaşım hem iktidarla hem de varlıkla ilişkimizi temelden bozuyor: Yetiştiren, yerleşen, katılan olmaktan çıkıp hiçbir sorumluluğu yüklenmeden “parasını verdikten sonra” faydalanma anlayışını doğuruyor. Diğer yandan Deli Dumrul’u para kesen bir eşkıya olarak değil; modern biçimiyle mekanı disipline eden bir kimliğe büründürüyoruz. Mekânın kime ait olduğunu hatırlatan ve o mekanda nasıl davranılması gerektiğini dikte eden bir yaklaşımla normalleştiriyoruz. Üstelik olası itirazları da (madene karşı direniş, “ücretsiz olsun” talepleri gibi) düzeni bozan kötü niyetli tutumlar olarak kategorize ediyoruz.
Yaratılan rıza üretimini ve Deli Dumrul’lara yalnızca boyun eğen değil, onları ‘gerekli’ gören koşulları aşmak mümkün. Görünmez bariyerlerden kurtulmanın ilk aşamasıysa düzenin “alternatifsizlik” illüzyonunu parçalamaktan geçiyor. Müşteri ya da seyirci olmakla yetinemeyiz. Doğayı ve yaşamı sermayenin “profesyonel”liğine teslim etmeden de iyi yanlarımızla varoluşumuzu sürdürebiliriz.
KAYNAKÇA
Fisher, M. (2009). Kapitalist Gerçekçilik. (Çev.) İstanbul: Encore Yay.
Harvey, D. (2003). Yeni Emperyalizm. (Çev.) İstanbul: Sel Yay.
Hardin, G. (1968). The Tragedy of the Commons.
Ostrom, E. (1990). Müştereklerin Yönetimi. İzmir Ekonomi Ünv. Yay.
Gorz, A. (2019). İktisadi Aklın Eleştirisi. (Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yay.
[1] https://yenipencere.com/haberler/milli-parklar-sirketlere-aciliyor/
[2] https://gazeteoksijen.com/ekonomi/maden-ruhsati-sayisi-23-yilda-325-kat-artti-sektorun-gsyh-icindeki-payi-degismedi-266740
[3] https://www.ekoiq.com/akbelende-maden-icin-acele-kamulastirmaya-tepki-koylerimiz-haritadan-tamamen-silinebilir/
[4] https://bianet.org/haber/ikizkoyluler-akbelen-ormani-yasiyorsa-direnisimiz-sayesinde-271547
[5] https://ekolojienstitu.org/bilecikte-on-binlerce-hektar-orman-maden-ruhsatlariyla-sirketlere-devrediliyor/
[6] https://ankahaber.net/haber/detay/giresunun_seku_koyundeki_maden_direnisi_4uncu_gununde__yurutmeyi_durdurma_kararina_ragmen_sondaj_makinesi_sahaya_cikarildi_303496
[7] https://www.tema.org.tr/basin-odasi/basin-bultenleri/kaz-daglari-yoresinde-madencilik-raporu
[8] https://medyabar.com/haber/27441091/buyukdemir-kasaplara-sucuk-yapma-izni-verilsin
[9] https://www.tarimdanhaber.com/kadin-ciftciyi-cileden-cikaran-ceza-organik-tarim-sertifikali-urunune-167-bin-lira-ceza-kesildi
[10] İlginç bir örnek için: Kobakizade İsmail Hakkı, Bir Mübadilin Anıları, İstanbul: Yapı Kredi Yay., 2008.
[11] https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/21-ilde-bazi-alanlar-orman-sinirlari-disina-cikarildi/3841469
[12] Meryem Çakır Kantarcıoğlu, “Ortak Toprakların Özel Mülkiyete Dönüşmesi mi?”, MSY Dergisi, https://dergipark.org.tr/tr/pub/msydergi/article/1250974
[13] Duygu Öztürk ve Serdal Bahçe, “Mülksüzleştirme Yolu ile Birikimin Yeni Aracı: Kamu Özel İşbirlikleri”, Mülkiye Dergisi 47, sayı 2 (2023).
[14] David Harvey, kavramsallaştırdığı “mülksüzleştirme” ile ilgili dikkat çekici tanımlamalarından biri de onun işlevselliği üzerinedir. Harvey, Neoliberalizmin Kısa Tarihi isimli eserinde mülksüzleştirmeyi neoliberalizmin servet ve gelir dağılımındaki temel unsurlardan biri olarak görmesidir. Bkz: David Harvey, Neoliberalizmin Kısa Tarihi, (ilgili bölüm: “Neoliberalizm Yargılanıyor”).
[15] Soma ile ilgili detaylı bir rapor: https://www.tmmob.org.tr/sites/default/files/somaraporu.pdf
[16] https://yesilgazete.org/su-fabrikalari-sapanca-golunu-yok-ediyor/
[17] https://www.sakaryayenihaber.com/haber/26486478/sapanca-golu-2910-seviyesine-ulasti-su-fabrikasi-kapasite-artirma-talebinde-bulundu
[18] Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik: Başka Alternatif Yok mu?, Habitus Kitap, s. 26.
[19] Elinor Ostrom, Müştereklerin Yönetimi, Kolektif Eylem Kurumlarının Evrimi, İzmir Ekonomi Ünv. Yayınları





