Odanın hemen tamamını dolduran masif ağaç masanın ardında yer alan heybetli bir koltuğa gömülmüştü. Boyu posu küçük olmamakla birlikte masa ve sandalyenin gölgesinde kalmış, adeta kaybolmuştu. Karşısında mütevazi deri sandalyede oturan müstakbel öğretim üyesi adayı konuşmanın nasıl geçeceğinden emin değildi. Rektörün siyasi yelpazenin milliyetçi kanadında olduğunu biliyordu ama oldukça iyi sayılabilecek akademik dosya ve iyi bir referansla görüşmeye gitmişti. Acaba görüşme nasıl seyredecekti?
Merakı uzun sürmedi; soru açık ve netti: “DHKP-C’li misin?”
Böyle bir soruya nasıl yanıt verilirdi ki? Dahası “hayır” yanıtı da soruyu meşrulaştırmaz mıydı? Böyle bir görüşmeyi hak etmemişti. Yanıt buna göre olacaktı…
***
Yıllar sonra, eğitimini ABD üniversitelerinde, Türkiye ile kıyaslanamayacak bir özgürlük ortamında tamamlamış muhafazakâr bir rektörün davetine icap etmişti. Rektörlük makamının nispeten mütevazı, göreli eşitlikçi, insanı ezmeyen yapısı ve rektörün eğitimini ABD üniversitelerinde almış olması görüşmenin içeriği konusunda biraz umut vaat ediyor olsa da ülkede esen rüzgârlar özgürlükten yana değildi. Tek parti iktidarı giderek güçleniyor, hatta akademisyenlerin barış talep eden çıkışlarının üniversite dünyasında yapılacak büyük tasfiyeye gerekçe yapılacağı anlaşılıyordu.
Rektör, kısa ve açık konuştu: Doçent olduğu için doğrudan sözleşmesini feshedemediğini, ancak bunun için her gün partinin il teşkilatından telefonlar aldığını, bir umut barış imzacısı olabileceğini düşündüğünü ancak imzacılar arasında yer almadığı için üniversiteyle ilişkisini kesemediğini, akademisyen olarak kendisini tam bir konuma oturtamadığını, çünkü hem türbanlıları hem gayleri savunduğunu, bu iki farklı yapıyı nasıl bir araya getirdiğini anlamadığını, bu şartlar altında Anadolu’nun taşrasında hep göz önünde olacağını, bir neden bulup ihraç edileceğini, bu nedenle İstanbul’a gidip gözlerden yitip kaybolabileceğini, kendisinin de böylelikle rahatlayacağını söyledi.
Böyle bir giriş konuşması nasıl devam edebilirdi ki?...
***
“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmişti. Pek çok nitelikli akademisyen üniversiteden atılmış ve özellikle sosyal bilim insanları sivil ölüme terk edilmişlerdi. Tıp doktorları ise diğerlerine göre daha şanslıydılar; her ne kadar sermaye için ucuz emek gücü olsalar da, mesleklerinin geçer akçe olması dolayısıyla muayenehane ya da özel sağlık kurumlarında çalışıp yaşamlarını sürdürebiliyorlardı. İhraçların ardından açılan davalar, belirsizlik ve bilinmezliğin çürüten iklimine mahkûm edilmişti. Üniversiteler ise içleri boşalmış, önüne gelene diploma veren uzatmalı liselere dönüşmüştü. Herkesin birbirine adeta sır verir gibi önümüzdeki 8-10 yılın böylesi bir belirsizlik ortamında geçeceğini fısıldadığı bir hayatta, çalıştığı özel hastaneyle afiliye olan vakıf üniversitesinin rektöründen bir görüşme daveti ulaştı kendisine. Geçmiş görüşmelerinin hemen hepsi olumsuz tecrübelerle sabit olduğu için hayra yormadı daveti. Aksine yapılan davetin, üç ay kadar önce hiç beklemediği biçimde atandığı profesörlük kadrosuyla ilişkili olduğunu tahmin edecek kadar hayat deneyimine sahipti. Olmayan üniversite kampüsü ve olmayan rektörlük binası nedeniyle gösterişli bir özel hastanenin sıradan bir ofisinde görüşme gerçekleşti. Rektörün konuşmasının içeriğini, üç ay önce yaptıkları atamayı Adli Sicil Belgesi’nin sorunsuz oluşuyla gerçekleştirdikleri, ancak daha sonra gelen istihbari arşiv ve güvenlik verilerinin profesör olarak atadıkları akademisyenin herhangi bir suçu bulunmasa da güvenilir olmadığına işaret ettiği, üst makamlardan kendilerine ulaşan telkinlerin ise kadronun devam ettirilmesi halinde üniversitenin o sıralarda beklediği kimi akreditasyonların gecikeceği yolunda olduğu ve bu nedenle kendisinden bir özveri istenmesine karar verildiği oluşturdu.
Kuşkusuz böylesi bir konuşma için söylenecek çok söz ve dahası profesörlük kadrosunun güvenceli konforu vardı. Ama pek çok akademisyenin sivil ölüme terk edildiği bir ülke ortamında ulaştığı profesörlük kadrosu zaten yeterince rahatsızlık vericiydi. Görüşmenin akıbeti, statünden sıyrılıp öğrenci temasını devam ettirmeyi güvenceye alan bir çerçevede sonuçlandı.
***
Sarı Zarflar filmine böylesi bir arkaplan, yaşanmışlık ve bir dolu yaşam tecrübesi ile gitti. Beklentisi filmin “KHK” olarak isimlendirilen zulmü ve ona yaslanan Kürt sorununu derinliğine ele almasıydı. Ancak filmin oldukça erken bir aşamasında yaratıcıların başka bir derdi olduğunu fark etti. KHK ihraçları sadece bir gösterendi. Film, totaliterliği ve bunun bireyler ve toplumlar üzerinde yarattığı yıkımı tartışmak istiyordu. Hiç kuşku yok ki film, bu topraklarda “Barış Akademisyenleri” parantezinde izlenecek, anlamlandırılacak ve tartışılacaktı. Ama bambaşka coğrafyalarda totaliter bir devletin toplumda yarattığı etki ve çürüme bağlamında evrensel bir dil ve bakışla okunabilecekti. Bu filmin en güçlü ve aynı zamanda zayıf yanıydı. Özellikle Batı dünyasında bolca takdir alacağı kadar, bu topraklarda beklenti ve hayal kırıklığı ile de özdeşleşebilecekti.
Film, beklentinin otoriterlik, belirsizliğin ise totaliterlikle hayata nakşedildiği bir ortamda neyi beklediklerini bilmeden bir şeyleri bekleyenleri anlatıyordu. Rojda’nın “suskundunuz” vurgusu eşliğinde görece rahat hayat yaşayan insanların, günü geldiğinde totaliter bir iktidarı var etmek için yaratılan toplumsal terörize iklimden kaçamadıklarını göstermeye çalışıyordu. Bu nedenle Sarı Zarflar, Kürt sorununu ve dahası KHK’ları doğrudan konu eden bir film değil. Aksine film, devlet denilen zor aygıtın yarattığı ortamın insanlar ve toplum üzerindeki yıkıcı etkilerini layıkıyla gösteren ve hiçbirisini idealize etmeden, farklı direniş biçimlerini tartışan çok iyi bir film. Direnişin toksik erkeklik hallerine kör kalmaması ise takdire şayan…
Derya ve Aziz bağlamında rasyonalite ile idealizmi birbiriyle çatıştıran ama yarıştırmayan, birbirine kırdırtmayan, harcatmayan bir film Sarı Zarflar. Yaşamın tek yönelimli, kusursuz, mükemmel, dümdüz ve dosdoğru olmadığını bilen ve bunu karakterlerinin sözcüklerinden, tutumlarından aktaran ama öğreten olmaya kalkışmayan bir film.
Aile denilen kavramı yeniden ele alan, yaşamın getirdiği kırgınlık ve kırılmışlıkları nerede ve ne zaman ertelememiz, unutmamız ve affetmemiz gerektiğini bizlere sorduran bir film. Ağabeyin çocukları ile kendi çocuklarımızı, belki sevgi ve ilgide değil ama haklar konusunda çocukların üstün yararı ilkesinde eşitlememiz gerektiğini hissettiren, ancak büyük kötülüğe karşı direnenlerin bile bunu başaramayabileceğini göstererek çıkış yolunun kahramanlarla ve kahramanlıkla olmayacağının altını çizen bir film.
Sokaklarda dayanışan ve akademiler kuran insanların yekpare bir bütün olmadığını, eşitsiz yaşamın eşitsiz sonuçlar ürettiğini fark ettiren, aynı zor karşısında sergilenen farklı insan tutumlarını anlamamız gerektiğini, asıl olanın filizlenen dayanışma fikriyatını tahrip etmek yerine mümkün olabildiğince desteklemek olması gerektiğini fısıldayan bir film.
Minberlerde verilen vaazların yaşamda çoğu zaman bir karşılığı olmasa da; şadırvanlarda birlikte sergilenen ritüellerin ve cami çıkışlarında ayaküstü yapılan sohbetlerin bambaşka bir dayanışma ağı ve sosyal sermayeye karşılık gelebileceğini ve bu bağlamda özgürlük ve eşitlikten yana saf tutan insanların buralara başka bir gözle yeniden bakması gerektiğini düşündüren bir film.
Anneden toruna giden bir çizgide farklı kuşakların birbirlerinden farklı beklenti, tutum ve özveride olabileceklerini, Güngör Hanım’ın zamanının geçip gittiği şu günlerde Ezgi’leri anlamaya çalışmanın, onların Derya ve Aziz’lere tutunmasını sağlamanın, totaliter bir zorda onlara tutunarak yaşamı yeniden anlamlandırmak kadar değerli ve önemli olduğunu gösteren bir film.
Aşkın ve evliliğin, aynı evin aynı çatısı altında yaşamak ya da aynı gök kubbenin altında aynı şeyleri yapmak olmadığını; aksine iki farklı kişi olarak, hayatın farklı yollarında yürüyen insanların, yeri geldiğinde birbirlerinin omuzunda dinlenebilmesini sağlamak olduğunu ifade eden bir film. Çok yorulduğumuz şu ülke ve dünya ortamında, “limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!” diye bize seslenen Didem Madak’a; zamanı geldiğinde, fırtınalı bir hayatta, -hem de içinde binbir fırtına koparken- sevdiceğine kıpırtısız bir liman olabilmektir diyerek yanıt veren bir film.
Kibrin, egonun, (eril) tahakkümün yakamızı bırakmadığını; aksine büyük kötülüğe karşı çıkma cüretini gösterenlerin dahi tenlerinin hemen altında patriyarkanın yaşadığını ve fırsatını bulduğu anda “Seni ben yarattım” diyerek kendisini afişe ettiğini gösterebilen cesaretli bir film.
Film, doğrudan ve açıktan Bakunin’in ifade ettiği gibi, “Hukuk iktidarın fahişesidir” diyebilen bir film.
Bir bakışta, bir baş çevirmede, bir suskunlukta, sözcüklerin satır arasında ya da Leyla İle Mecnun oyunun provası eşliğinde, 78’de Ardahan’da sorulan ancak henüz yanıtı verilememiş o kadim soruyu geçmişe kaçarak değil, günümüze gelerek yeniden soran bir film: “Bu insanlar bu kadar içe çökmüşlükten nasıl ve ne zaman kurtulur?”
Sarı Zarflar, vaaz etmeyen, öğretmeyen, yanıtlar vermeyen, aksine sorular sorduran bir film.
***
Bir Kadıköy akşamında, alışveriş merkezlerine monte edilmemiş bir sinemadan çıktığımda dayak yemiş gibiydim. Gecenin karanlığından da faydalanarak sinemanın hemen çıkışındaki banka oturup soluklandım. Sorularıma yanıt bulmak ve kendimle yüzleşmek için girdiğim filmden binbir yeni soru ile çıkmış buldum kendimi.
Sonra derin bir nefes aldım ve “hâlâ yanıtlarını aradığım sorular varsa yaşayacağım demektir” dedim kendi kendime. Sordurduğu yeni sorular için teşekkür ettim film ekibine.
Sonra neden bilmem ama iki sahne düştü peş peşe aklıma: İlki işsiz kalan Derya ve Aziz’in kredi almak için bankaya gitmesi ve bankanın fırsat bu fırsat diyerek yüksek faizle onları soymaya kalkışması… Aslında bankalar açısından son derece olağan ve sıradan bir durum. Brech’in Üç Kuruşluk Opera’da vurguladığı gibi: “Bir banka kurmanın yanında bir banka soymak nedir ki?”
Ama ya banka memuresinin Derya’ya yavşayarak, “Sizi bir yerden tanıyor muyum” sorusu? O da mı olağan, sıradan ve kanıksanmansı gereken bir durum? Çalıştığınız bankanın karar mercisinde olmayabilirsiniz, bunu anlarım. Ama nerede karşınızda kredi çekmek zorunda bırakılan insanları anlamaya çalışma çabası?
Sonra, Derya’nın diliyle söylersek “Zülfikâr bey amca” geldi aklıma. Devletin zor aygıtının temsilcilerinin apartmana gelmesi ve polislerin apartman sakinlerine, belki de yıllardır tanıdıkları Derya ve Aziz’i ve onların arkadaşlarını sormalarından rahatsız olan apartman yöneticisi Zülfikâr’ın eve gelip devlet dilini kullanarak “vatan haini” ve “terörist”lerden söz açması; bir yandan Derya ve Aziz’i sevdiğini söyleyip öte yandan çekingen biçimde apartmanın düzenini korumaya kalkışması; apartmana uğrayan polislerde ve onları gönderen aygıtta sorun arayacağı yerde, polislerin bir daha apartmana gelmemeleri için Derya ve Aziz’in sorun çıkarmamasını istemesi; apartmanın sakin, uyumlu ve huzurlu bir yer olduğunu ifade ederek Derya ve Aziz’i evlerinden, alışık oldukları sosyal çevreden dışlaması; Derya ve Aziz’e devlet olması…
İşte belki de tüm mesele bu dedim bankta otururken: Banka memuresi gibi yavşamamak ve Zülfikâr gibi devlet olmamak. Hep birlikte içerisinden geçtiğimiz şu kötülük ortamında belki kötülüğü önlemeye gücümüz yetmiyor. Ama kötülüğe destek çıkmamak, birbirimize devlet olmamak ve sorumluluğumuzun olduğunu bilerek dayanışmak gayet mümkün.
İşte belki o zaman Mehmet Fatih Traş’ın intiharındaki suçumuzu biraz olsun azaltabiliriz - sessizlikle üstlendiğimiz rolümüzü hep hatırlayarak.
Sarı Zarflar, emeksiz bir umut ve naif bir iyimserlik vaat etmiyor. Aksine yeniyi, insana yakışır olanı, hep birlikte, tüm zaaflarımız ve olanaklarımızla, var olan büyük yıkımın içerisinde elbirliğiyle kurabileceğimizi ve bunun ilk adımının sorumluluklarımızın farkına vararak ötekine kulak kabartmakta saklı olduğunu söylüyor sadece.
Sarı Zarflar, iyi bir film: içimizdeki Zülfikârlarla yüzleştiriyor bizleri… daha ne olsun….





