Osmanlı’dan Cumhuriyet’e evrilen bir hayat, Hayri İrdal’ın gözü ve yaşanmışlığı ile tartışmaya açılır Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında. Ahmet Hamdi Tanpınar, “büyük ümitler”le başlayan yolculuğu, “her mevsimin bir sonu vardır” diyerek tamama erdirir romanında.
Ahmet Hamdi Tanpınar ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 2026’nın Yeni Türkiye’si için ne anlam ifade eder?
Neden Tanpınar?
Bu soruyu yanıtlama çabasına girişmeden önce neden Tanpınar’ın satırlarıyla bugüne bakmak gerektiğine de yanıt vermek gerekli.
Çünkü Tanpınar bu topraklarda arafta kalan birisidir. Her ne kadar genel algı onun muhafazakâr ve sağ bir yazar olduğu biçiminde olsa da, modernlerin öte tarafta gördüğü bu yetkin şair ve yazarı, gelenekçiler de içleri sinerek gönül hoşluğuyla kendi mahallelerine pek kabul etmezler. Zaten Tanpınar ile bugüne bakmaya çalışmanın sebebi hikmeti tam da bu arafta kalma halidir. Modern ve gelenekçi ayrımların dışında, siyah ve beyaz benzeri dikotomilerin ötesinde bugünü Tanpınar’ın gözünden ele almak tüm taraflar için bir düşünme ufku ve zihin açıcılık sağlayabilir.
Tanpınar’dan Öğrenmek
Tanpınar, köklü değişimlerin yarattığı dikotomileri, değişimin dışında kalmamak için dünü inkâr edenleri ve bugüne derinleşmeden uyum sağlamaya çalışan insanların ego travmalarını ironik biçimde dile getiren yetkin bir romancıdır.
Ancak gelin görün ki, bu toprakların her şeyi ikiye bölen şizofrenik egemen siyasi ve kültürel pratiği, gelenek ile moderniteyi birbirine karşıt iki unsur olarak konumlandırır. Bu nedenle madalyonun iki yüzünden hangisinin tercih edildiğine göre geleneği ve moderniteyi tanımlar. Oysa Janus’un düne ve geleceğe bakan iki yüzü vardır. Tanpınar’ın da satırları her iki yöne bakar: O, hem hatırayı, hem hayali – rüyayı birlikte hissedip yaşamak ister. Batı’yı da, Doğu’yu da bilir. Ora ya da buradan birisini seçmenin eksiklikle malûl olacağının farkındadır ve bu nedenle her iki mahalleye de kolaylıkla kabul edilmez, kolayca tariflenemez, kategorilendirilemez ve etiketlendirilemez. Antik Yunan’ın, İslam uygarlığının ve Batı rönesansının birbirlerini etkileyerek bugünü var ettiğinin farkında olduğu için geçmişi ve geleceği reddetmeden bugünü kurmaya çalışır. Şimdinin içerisinde geçmişin, geleceğin uhdesinde ise şimdinin yattığını bilir ve bu gerçeklikle şimdi’yi ele alır, analiz eder.
Bizler onun satırları sayesinde, akla, eşitliğe, özgürlüğe, düşünmeye ve düşündüklerini cesaretle ifade etmeye vurgu yapan Batı’nın aydınlık yüzünün yanı sıra Batı’nın her değeri mekanikleştirip fayda ve çıktıya dönüştüren indirgemeci miyopik hakikatini de görür ve tanırız. Dahası Tanpınar, yazıp çizdikleriyle bu hakikat karşısında zaman ve mekânın insanla mevcut olabileceği başka bir hakikatin de mümkün olacağını hissettirir okurlarına. Bizler onun sayesinde kapitalizmin boy verip serpileceği Protestan ahlâkının her şeyi sayısallaştıran, bölen ve parçalayan illüzyonu karşısında geçmiş, şimdi ve geleceğin yekpare zaman olduğunu Tanpınar sayesinde fark eder; dünü yok saymadan ve dünde yaşamaya kaçmadan, bugünün bağrında yarını inşa etmenin bütünselliğinin kıymetini idrak ederiz. Onun satırları sayesinde, her yeninin kendi yüzeyselliğini yaratabileceğini, nepotizmin ve çıkarın, en yakınımızdakiler başta olmak üzere ortak müştereklerimizi yağmalayabileceğini bilir, bürokratik zorlamaların trajikomik sonuçlarını anlayabiliriz.
Yeni Ayarlar
Modernitenin saatleri ayarladığı, dakiklik konusunda insanları eğittiği, zamana uyup yaşamı verimli kullanmak amacıyla bürokrasiyle hayatı değiştirmeyi hedeflediği bir çağın tanıklığıdır Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Tanpınar, saatin kendisini mekân, ayarını da insan olarak tanımlayan Nuri Efendi’nin şahsında, antik Yunan’da sayıyla ve ölçünün kendisiyle düzeni var edenlere karşı, bir sofist olan Protagoras’ın yanında saf tutar ve ölçüyü kültürle belirler. Kuşkusuz bu saptama ve taraf oluş, kültürlerin var ettiği göreliliğin meşruiyetini ve kendisini evrensel mutlak hakikat olarak pazarlayan her düşünce ve iktidara karşı eleştirel bir mesafelenmeyi ve sorgulamayı da var eder.
Tanpınar’ın kökünü Protagoras’ta bulup kendi gününe taşıdığı ayarı insandır bu zamanın çağrısını, altıncı büyük yok oluşa ramak kalmış bir gezegende insanla birlikte hayvana, ağaca, havaya, nehre, denize ve bil cümle mahlukata taşımak varken, günümüz Türkiye’sinde ayar şirketlerin bilançolarına indirgenmiştir. Her yer, her şey ve her değer kârın maksimizasyonu ayarında bir fiyata tabi kılınmıştır. “Devleti anonim şirket gibi yönetmek” düsturu, yol alınacak istikameti gösteren işaret fişeği olmuştur. Eğer böyle bir istikamet çizgisi davanın hedefi olarak gösterilmeseydi, 1923-2002 yılları arasında Türkiye genelinde bin 186 maden ruhsatı verilirken, 2008-2023 döneminde verilen ruhsat sayısının 386 bine ulaşması mümkün olabilir miydi?
Oysa her şey ne iyi başlamıştı: tıpkı Hayri İrdal’ın yoksul bir ailede büyümesi ve saat – hayat ustası Nuri Efendi’den hem zanaat hem de haddini öğrenmesi gibi. Yoksulluğun getirdiği sıkıntıları, yaratıcının büyüklüğü ve kudreti ile buluşturanların adil bir hayatı ve düzeni tasavvur etmesi gibi.
Her şey iyi başlamıştı, çünkü ihtiyaç ve mahrumiyetin âdeta ikinci bir deri gibi vücuda nakşolanlar, fakir düşmüş bir ailede doğmuş olsalar da, lüzumsuz hiçbir şeyin peşinde koşmadıkları ve hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedikleri için sokağa ve hürriyete sahiptiler ve bu nedenle mesut bir çocukluk yaşamışlardı. Ancak sonrasında yılanın deri değiştirmesi misali gömleklerini çıkarıp zamanın hakikati olan girişimcilikle tanışanlar, günümüzün Halit Ayarcı’ları tarafından ayartılanlar, önce benliklerinde onca zaman bastırdıkları ihtirasların esiri oldular, sonrasında da sokakları gayri meşru ilan edip hürriyetin tümden berhava olmasını sağladılar.
Ne üzücü ki az verenin candan verdiği, bir lokma bir hırkanın yeter addedildiği, komşunun aç bırakılmadığı, hiç kimse duymadan ve görmeden Zimem defterlerinin temize çekildiği bir dayanışma kültürünün üzerinde yükseldiklerini iddia edenler, saatlerin yeniden ayarlandığı ve her şeyin ve her değerin kişiselleştirilip paraya, çıkara, metaya, nepotizme ve komisyona kurban edildiği bu dönemde ulaştıkları gücü, zenginliği ve şatafatı, “Kurban olduğum Allah, verdikçe veriyor” sözüyle aklamaya çalıştılar. Yeni Türkiye davasına kendisini adayan kanaat önderleri ise verdikleri fetvalarla yolsuzlukla hırsızlığı birbirinden ayırarak yolsuzluğun üzerine örtü olmaktan, faizi hibe diyerek aklamaktan ve devletten ihale alırken “yardım yapanları” da hayır kurumlarına yönlendirmekten imtina etmediler.
Nihayetinde de tıpkı Enstitü’nün hızla büyüyüp her yeri kaplaması gibi, tıpkı saat ayar ekiplerinin cezalarının Enstitü’nün kasasını doldurması gibi, tıpkı dört bir yanda herkesin abartılı biçimde yeniyi selamlaması gibi, tıpkı onaylamasa da yeniye biat edip kendisine düşecek payı beklemesi gibi; nepotizmin seviye atlayarak egemenliğini sürdürmesine, dört bir yanın betona boğulmasına ve dönemin “İnşaat Ya Resulullah” olarak anılmasına yol açarak medeniyet tasavvuru olmayan bir kayırmacılığı ve inşaatın alameti farikası olan betonu kendilerini tanımlayan mühür olarak ülkenin dört bir yanına vurdular. Ne ilginçtir ki Tanpınar, yıllar önce Halit Ayarcı’nın ağzından, “Müessesemize tam referansı olmayan, iyi tanımadığımız kimse giremez. Bunun için de prensibimiz gayet sağlam. Memurlarımızın yarısı, kendi akraba ve yakınlarımız olacak. Yarısı da dışarıdan güvendiğimiz yüksek insanların tavsiyeleri.” sözleri ile, yıllar sonra mülakat adı altında uygulamaya konulacak Yeni Türkiye’nin nepotist sistemini adeta o günlerde tariflemişti.
Benzer biçimde yıllar önce tıpkı Tanpınar’ın tanımladığı gibi, Devletlinin eline temas eden ve onun bakışı gözlerine değen Hayri İrdal gibi günümüzün Hayri’leri de devletle temas ettikleri oranda üzerinden araçların geçmediği köprüler ve tüneller, uçakların inmediği havalimanları ve şehirlerin dışına inşa edilen şirket hastaneleri sayesinde doymak bilmez iştahlarını arttırdılar. Göçüp giden Sırrı Süreyya Önder’in vurguladığı gibi, geçmişte “Türk’ün tabiatla kurduğu ilişkideki hürmeti, dikkati ve rikkatini” bırakınız önemsemeyi, aksine o bilgeliği aşağılayarak, “Su akmış biz bakmışız” diyen bakanlar aracılığıyla kurdukları HES’lerle özgür akan nehirleri kuruttular. Yaratıcının, Nemrut’un ateşinde insana ilahi mucizesini gösterdiği güzelim balıkların neslini tükettiler. Her şeyi yutulacak, çökülecek, gasp edilecek mal olarak gördüler ve tüm bu yıkımlarından rahatsız olacakları yerde, kendilerini bir nevi saadet ve ferahlık kaplaması içinde buldular. Zaten günümüzün devletlileri de, “nefis, ruh terbiyesi diye kendini azaba sokacak, kısmetini köreltecek, ebedî saadetler uğrunda dünya nimetlerini tepecek insanlardan değildi”ler. Aksine, tıpkı Tanpınar’ın tariflediği gibi, “hoşuna gideni kapan, alan, yiyen, öğüten ve bunları yaptıktan sonra da gerisini arayan, bulamayınca canı sıkılan takımdandı”lar.
Tanpınar’ı Okumak Ama Anlamamak
Son yirmi yılı aşkın Türkiye deneyimi gösteriyor ki; Tanpınar’ı okumak, onu ve onun işaret ettiklerini anlamak anlamına gelmiyor. Çünkü büyük ihtimalle Dergâh yayınlarından Tanpınar’ı okumayı tercih edenlerin önemli bir kesimi onun eleştirdiği bürokratik yapılara bugün yenilerini eklemekte beis görmüyor. Holdingleşen ve holdingleştiği oranda gerçeklikten uzaklaşan medyada her zorluğa rağmen gerçeğin peşinde olanların yolu zindanlara düşerken, dezenformasyonla mücadele etmek için kurulduğu iddia edilen devletin bürokrasi aygıtı, tıpkı Tanpınar’ın tarif ettiği gibi, “kendi varlığının etrafından bir yığın iş peydahla”yarak bizatihi kendisi dezenformasyonu var edebiliyor. Daha kötüsü, hemen her inanç gibi, var olduğu koşullarda yoksul ve yoksunu merkeze alan İslam’ın aksı piyasaya tabi kılınıyor; “Fiyatları belirleyen Allah’tır” fetvası sayesinde İslam’da kâr haddinin ve hududunun olmadığı ilan edilerek her şeyin ölçüsünün “piyasa şartları” olduğu ifade ediliyor; kapitalizmin alameti farikasınca zaman saniyelere kurban edilip insanlara ölümüne kadar çalışma koşulları zorunlu bir yaşam olarak dayatılıyor ve küresel kuzeyin güneye yıktığı çocuk işçiliği MESEM’ler adı altında kurumsallaştırılabiliyor.
Bugün derin bir nefes alıp düşünmek zamanıdır. Eğer Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün dert ettiği, sorunsallaştırdığı ve eleştirdiği temel konu, dünü unutup zamanın değerlerine göre günü ayarlamak, tabi kılmak ve yaşamı bu ayar ekseninde disiplinize etmek ise; günümüzde adını sıkça duyduğumuz “reform”, “şahlanış”, “dönüşüm”, “zirve”lerle cisimleşen sıfat ve vurgular, bugünün değerlerine göre hayatın yeni ayarlarını yapmaya karşılık geliyor olabilir mi? Pek yeni sayılmasa da her daim yeni bir çehreyle karşımıza çıkan ve can yakıp can alan neoliberal ideolojik söylem, bu tür tanımlarla kendi ayarlarını hayatımıza nakşediyor olabilir mi? Günümüzün “vergi teşvikleri”, “yatırım paketleri”, “çılgın projeler” ve “küresel aktör olma” retorikleri ile Halit Ayarcı’nın vizyoner ama içi boş projeleri arasındaki mesafe gerçekten çok mu fazla? Tanpınar’ın vurguladığı gerçekçi fayda ile kurumsal şişkinlik arasındaki gerilim, “İtibardan Tasarruf Olmaz” seslerinin yükseldiği bin 150 odası bulunan sarayı kapsamına almıyor mu?
Anlaşılan o ki, muhafazakâr çevrelerin Tanpınar’a gösterdiği ilgi, onun modernleşme, kültürel süreklilik ve özellikle bürokrasi konusunda geliştirdiği eleştirileri kavramaya karşılık gelmiyor. Bu bağlamda bugün Tanpınar’a değer atfeden bazı çevrelerin, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün alaya aldığı bürokratik çıkar ilişkileriyle yeterince hesaplaşmaması tartışmaya değer bir sorunu oluşturuyor.
Enstitü'den Günümüze
İlk baskısının üzerinden 65 yıl geçmiş bir romandan bugüne nasıl gelinir?
Normalde yazıldığından beri onca yıl geçmiş bir romanın satırları çoğu zaman yıllar sonrasını anlatmakta yetersiz kalabilir. Ancak Tanpınar’ın simge ve metafora sıkça yer veren alegorik eleştiri anlatımı günümüzü anlamakta yardımcı olabilir. Örneğin, günün emrinde olan tarih sayesinde günümüzün de yeni Şeyh Ahmet Zamanî Hazretleri uydurulmadı mı? Açlığın ve yoksulluğun kol gezdiği, akademisyenlerin sivil ölüme terk edildiği ülkenin enstitü ve akademik kürsülerinde, “Saat Karakterolijisinde İrdal Metodu” yazıların benzerleri alıntı, çalıntı ve yağmacı yayınlar biçiminde statülere dönüştürülmedi mi? Zenginliğin getirdiği dünyevi gücün kibre, kibrin de hakikat olan Hak’kı inkâr ederek şirke neden olacağı kaygısıyla geçmişte “şöhrete âfet diye bakmak” yaklaşımı, günümüzün Valextra ve Hermès çantaları tarafından paketlenip tedavülden kaldırılmadı mı?
Nasıl ki Hayri İrdal, uydurduğu “vidolu, zamlı, tenzilâtlı, ikramiyeli kolektif ceza sistemi” sayesinde ismini maliye tarihine geçirerek Doktor Turgot, Necker ve Schact’la anılmayı ne kadar hak ettiyse; Yeni Türkiye’de dönemin Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati de, “Neo klasik ekonomi düşüncesinden epistemolojik bir kopuşu temsil eden heterodoks yaklaşım, günümüzde giderek ön plana çıkan davranışsal ekonomi ve nöro ekonomi ile daha fazla önem kazanmaktadır” sözleriyle benzer bir başarıya ulaştı.
Belki de çok daha kötüsü, insanları sıhhatlerine kavuşturmak için kurulan şifahaneler, zamanın verimlilik ve işletme ayarıyla bir ticarethaneye dönüşürken, eşref’i-mahlûkat da performans ayarı sayesinde puan toplanacak bir metaya indirgendi Yeni Türkiye’de. Böylesi bir sağlık ortamında hekimlik ise doktorluk adıyla hikmet, vicdan ve zanaattan azade kılındı. Oysa Tanpınar bizleri, “Zanaatkârın yerini tüccarın alması acınacak şeydir” diyerek uyarmamış mıydı. “Eskiden, (…) bu cins işler, yalnız sermaye meselesi değildi. Sevenler ve işin içinde yetişenler yaparlardı!” satırlarıyla kazanca, kâra ve sermaye kazanımına indirgenmiş bir mesleki varoluşun yıkım getireceğine işaret etmemiş miydi.
Söyler misiniz bana; sağlık hizmet alanının dahi kazanç sağlayacak bir “sektör” haline dönüştüğü ve hiç utanmadan euro/dolar/pound kazanmak için sağlık turizmi adı altında cebi parası olan için mevcut tıp pratikleri estetik uygulamalar başta olmak üzere hemen tümüyle maddileştirildiği bir sağlık ortamında hastanelerde görevlendirilen manevi rehberler, Doğu’nun hangi kültürel derinliği ve insani yönünü nakşedebilirler ki? “Tıbb-ı Nebevi” olarak tanımlanan uygulamalar dahi piyasaya tabi kılınıp pazarlandığı bir ortamda, sunulacak tüm rehberlik hizmetlerinin “Her Şey Satılık” doktrini uyarınca dibine kadar maddi olacağı aşikâr değil mi? Zaten günümüzün manevi rehberlerinin rehberi de, “Bir Audi’yi bize çok gördüler” diyerek, mal, mülk ve mekândan yana saf tutmadı mı?
Ancak geldiğimiz aşamada belki de en acısı Kemalist modernleşmenin tepeden inmeci ve kültürel sürekliliği parçalayan yapısına radikal eleştiri getiren Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün günümüz versiyonunun yazılmasının gereksizliğidir. Çünkü Kemalist modernleşmenin, ordu ve bürokrasiye dayanan Bonapartist bir rejim olarak sorunlu pek çok yönü olmakla birlikte kendince bir medeniyet tahayyülü ve tasavvuru da mevcuttu. Oysa var olan Parti Devlet, düne öfke duyan, simgelerle savaşan, kültürel derinlikli bir dönüşüm yerine her şeyi reaksiyoner bir hınca indirgeyen müsvedde rejimden başkaca bir şey değildir. Zaten, “Siyasal iktidarız ama sosyal ve kültürel iktidar olamadık” vurgusu da böylesi bir anti-rejimin, güne ve çağa ayar verme konusunda ne kadar yüzeyel ve trajikomik kaldığını, yerli ve milli vurgular havalarda uçuşsa da küresel egemene boyun eğdiğini, yerleştirilmeye çalışılan ideolojinin toplumun derinliklerine sızamadığını, aksine zamanın ruhuna ve ayarlarına teslim olunduğunun ve bu teslimiyetin Etnospor gibi iktidardan menkul zorlama faaliyetlerle aşılamadığının bir itirafıdır aslında.
Bireye ve Kültüre Dair
Tüm bunların ötesinde çağın zaman ayarına teslim olunmasının insan üzerindeki etkisi çok yıkıcı oldu. Tanpınar’ın satırlarıyla ifade edersek, âdeta “sadece iyilik yapmak için” yaratıldığı tasavvur edilenlerin ve başınız sıkıştığında çağırmanız için kendi “sakalından üç tel verip kaybolan ihtiyarlar”ın yerini nalıncı keseri gibi hep kendisine yontanlar ve sakalınızda kalan son üç teli söküp alanlar aldı. “Muvakkithaneye yerleştiğinden beri otuzbeş sene geçtiği hâlde bir kere hiddet ettiğini, bir kere bağırdığını gören olmayan” Nuri Efendilerin yerini ise bu çağda zamanı ve gerçekliği tanımlayan ve adına televizyon denilen renkli kutulara her gece endam edenlerin birbirlerine sürekli bağırması ve yüksek mahfillerden hepimize biteviye sallanan parmaklar aldı.
“Zamanına sahip olan insan”ın yerini, hıza yenik düşüp zamana teslim olan insan aldı.
Herkes, her yerde ve her durumda “ayarlanmış bir saat, bir saniyeyi bile ziyan etmez” diyen Halit Ayarcı’ya inandı ve kaybedilen saniyelerin kaç milyon dakika, kaç bin saat olduğunu hesaplamaya kalkıştı. Saniye mefhumuyla yakalanılan işletme hastalığı Tanpınar’ın yeniye getirdiği kritik bir eleştiriyken, Yeni Türkiye’nin muktedirleri randıman kelimesini verimlilik ile yer değiştirmekle yetindiler sadece. Oysa “Nuri Efendi fazla iş vermez, verdiği işin de behemahâl yapılmasını istemezdi.” Çünkü ona göre “aceleye lüzum yoktu. O, zamanın sahibi idi. Ona istediği gibi tasarruf eder, yanındakilere de az çok bu hakkı tanırdı.” Ancak Yeni Türkiye, hız ve görünürlüğün galebe çaldığı bir zaman oldu. Tıpkı Pakize’nin verdiği gazete röportajı sayesinde Hayri İrdal’ı ıslah edip tanzim ettiği, sevebileceği şekle soktuğu ve kocasına hakiki çehresini verdiği gibi sanal ortamda artık herkes herkesi istediği şekle sokabiliyor. Akıllı telefonların filtre ve aplikasyonları yüzünden herkes ötekinin arzu nesnesi olmak için tek bir tipe dönüşüyor. İnsanın kendisine has olan ve onu biricik yapan çizgiler ve mimikler telefonların akıllı filtrelerince siliniyor, kaybediliyor. 60’ların dünyasında Tanpınar’ın göremediği hakikat ise, insanı tanzim etme ve şekle sokma müdahalesinin artık sadece sözle yetinmeyip, estetik ve kozmetik (tıbbi) uygulamalarıyla bedene kazınmasını da içerebilecek bir düzeye kavuşabileceğiydi.
Artık -Tanpınar’ın vurguladığı gibi- bilmenin değil yapmanın çağındayız. Çünkü Halit Ayarcı’nın dediği gibi bilgi geciktirir. Malumatfuruşluk değil ama bilgi insanın haddini, sınırını, hududunu belirler, onu bilgelikle mütevazileştirir. Dünyanın kendi ekseninde dönmediğini ona fark ettirir. Ancak Yeni Türkiye’de mesele bilmek değil, “yapmak ve yaratmaktır. Fakat bilselerdi yapamazlardı. Bu heyecana, bu icada erişemezlerdi. Bilgileri buna mâni olurdu.” O nedenle bilmiyorlar ama yapıyorlar… çünkü yapabilme kudretine sahipler.
Gün, “sesi çirkin, sonra kabiliyetsiz… Sonra cahil. (…) İsfahanla Mahuru, Rastla Acemşiranı birbirinden ayırama”yanların ses sanatçısı olarak yırtmasının gayet mümkün olduğu bir çağdır. Kulağın herkeste ayarının bozulduğu bir medeniyette kalabalıkların sanal like’ları sayesinde insan “birkaç gün içinde yepyeni bir şöhret olarak İstanbul’u fethedebilir. Çünkü herkes kendi boşluğunu bir parça duygu ile doldurmak, kendini süslemek istiyor, fakat musikiden o kadar anlamıyorlar.” Solfejler, diyafram egzersizleri, makam derinlikleri, “ölçüler ise geçmiş zamanda kaldı. Onlar, (…) ustadan ustaya mektuplardı.” Ancak şimdilerde kâhir ekseriyet emek harcamak, ustalaşmak için hayatını bir şeye vakfetmek istemiyor. Öyle ya emeksiz ün, çabasız zenginlik ve anlık şöhret bir adım ötede realiteye uyum sağlayabilenleri beklemektedir; yeter ki zamanın ayarına göre saatini, bedenini ve ruhunu eğip bükebilsin, yeter ki kendisini zamana göre ayarlayabilsin.
Yeni Türkiye’de “Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir”, aksine o, Halit Ayarcı’nın dediği gibi bozgunculuktur. Yeni Türkiye’de realite, hakikatle, “en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Azamî istifadem ne olabilir?” diye sorabilmektir. Gün, asgari ücrete mahkûm olanların, küçük ücretini kaybetmekten korkanların değil, realist olup “büyük düşün” diye seslenenlere inananların, onlara biat edenlerin günüdür. Çünkü ötekiler iş başında ya da yol ortasında isimsizliğe, hiçliğe ve ölüme terk edilmişlerdir.
Ne çare ki; onca yıl geçmesine rağmen, kimsesizlerin kimsesi olamamış bu Cumhuriyet’te Hayri İrdal’ın şu sözleri hâlâ aynı biçimde yankılanmakta ve sesine ses verecek kimseleri beklemektedir: “Niçin hep fakir ve biçare adamlar dayak yer? Meselâ bizim Cemal Bey’i hiç kimse dövmez.”
Sözün Sonu
Kemalist Cumhuriyet, eskiyi silerek yeniyi var etmişti. Yeni Türkiye ise Kemalist Cumhuriyet’in yenisinin kökünü kazıyamamış, kültürel hayatta yeni bir varoluş sağlayamamış, Milli Eğitim Bakanlığı’nı en rövanşist yapı haline getirmesine rağmen hedeflediği ve bir retorik olarak sıkça kullandığı Necip Fazıl’ın milli bilince sahip dindar neslini var edememiş, aksine Yeni Türkiye’nin organik aydınlarının vurguladığı gibi, deizmin çığ gibi yayıldığı ve İslâmî duyarlılıkların hızla yok olduğu yeni bir hayatı var ederek karşıtını ve kendi mezar kazıcısını yaratmıştır.
Bakalım son perde, mevsimin sonu nasıl yaşanacak?
Tanpınar, “menfaatler istikametini değiştirirse mantık da değişir” diyor. Yaşayıp göreceğiz…
- Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Dergâh Yayınları, 65. Baskı, Nisan 2023.
Yazının taslak haline getirdiği katkılar için L.A’a ve son okuma önerileri için Birikim ekibine teşekkür ederim.





