“Bu ülkede dört şey olmayacaksın kadın, çocuk, ağaç, sokak hayvanı.”
Yaşar Kemal
Bu yazı Ankara’da AVM bahçesinde rastladığım anıtsal bir yaşamı temsil eden bin senelik ömre sahip zeytin ağacına ithafen kaleme alınmıştır. Elli senelik bir yaşamı geride bırakmış bir insan olarak yeryüzünde geçirdiğim sürenin en az yirmi katını yaşamış bu canlı abide karşısında yapılanlar tarafımda derin bir acı ve utanç uyandırmış olsa da bu yazı gözyaşı peşinde koşan bir yazı olmayacaktır. Aksine yabancılaşmanın geldiği ürkütücü boyutu görünür kılmak için geçmiş okumalarımdan yola çıkarak yeni kentsel düzen içerisinde görünen üzerinden görünmeyeni ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Bunu yaparken doğa insan ilişkisinin kopuşu, zeytin ağacı ve daha genelde ağaç figürünün geçmişte taşıdığı önem, kültürümüzde bıraktıkları derin izler ve tüm bu tarihsel ve kültürel birikimi pespaye biçimde alaşağı eden kültürel yapının altında yatan ekonomik işleyiş üzerine düşünceler paylaşılacaktır.
Yaşamımızdaki Derin İz: Zeytin Ağacı
Her coğrafya sahip olduğu jeolojik ve jeomorfolojik özelliklerin yanı sıra yarattığı iklim etkisiyle hem inorganik hem de organik yapı kompozisyonunu belirler. İlkokuldan itibaren öğretilen temel seviyede bir bilgi olarak da zeytin ağacı Akdeniz İklim Kuşağı’nda yetişen bir canlıdır. Uzun ömürlü, ekonomik değeri yüksek bu ağaç asırlara varan ömür süresi ve yarattığı ekonomik değer sebebi ile insanlık tarihinde geçmişten günümüze büyük yer tutmuştur. O kadar ki zeytin kutsal kitaplarda kendine yer bulmuş, birçok semavi dinde referans verilen bir canlı olmuştur. Büyük Tufan’dan sonra yeniden yaşamın müjdesi, güvercinin ağzında tuttuğu zeytin dalıyla verilirken; Kur’an-ı Kerim içerisinde Tanrı’nın üzerine yemin ettiği meyvedir (Bkz. Tin Suresi).
Antik Yunan’da tanrıça Atena’nın da insanlığa armağan olarak verdiği zeytin ağacına ilişkin ilk görsellerin tarihinin M.Ö 1600’lü yıllara dayandığı bilinmektedir. (Yücel ve Doğrusöz, 2025: 76).
Daha geniş bir başlıkta ele alırsak ağaç figürü, başlı başına taşıdığı uzun yaşam ve insan hayatında sağladığı fayda nedeniyle folklorik ve kültürel öğe olarak gündelik hayat içerisinde yer almıştır. Şarkılarda, türkülerde yer aldığı gibi kimi zaman üretilen somut ürünlerde birer desen, kimi zaman da yaşamla ölüm arasındaki sürekliliğin sembolü olarak kullanılan figür olmuştur.
Birçok yerde de ağaçlar ya topluluk olarak ya da tekil olarak kutsal addedilmişler, bu özellikleri ile saygı gösterilen ve dokunulmaz olan olmuşlardır. Örneğin Güney Hindistan’daki Tamil Nadu Kutsal koruluklarının, yontma taş ve cilalı taş devirlerine (MÖ 8000-MÖ 6000) tanıklık ettikleri belirtilmektedir (Krishna ve Sankar’dan akt. Kurdoğlu, 2011: 60).
Kutsallıklardan gündelik pratiklere kadar hayatımızda yeri olan zeytin ağacı günümüzde de uğruna mücadele edilen, hapis yatılan, insan olarak doğadaki yerini erdemli şekilde konumlandırmış kişiler için hâlâ saygı duyulan bir canlıdır. Ancak zeytin ağacı ister kırsalda olsun isterse kentte olsun hakim ekonomik işleyişin ve onun yansıması olarak yaratılan kültürel üstyapının yıkıcı etkilerine maruz kalmaktadır.
1000 yıllık ömre sahip anıtsal bir canlının köklerinden koparılarak, anlam yoğunluğundan sıyrılıp, ekolojik talepleri görmezden gelinerek karasal iklimin başkenti Ankara’da AVM bahçesine hapsedilmesi bu yıkıcı etkinin örneklerinden biridir. Bu durum esasen kırsal alanda Akbelen’de zeytin ağaçlarını katleden ekonomik işleyişin, kentsel alanda tezahür etmiş halidir.
Burada mutlak bir ölüm yoktur. Ancak AVM bahçesinde hapsedilmiş, plaza estetiğine göre budanmış bu anıtsal varlığın elbette bize anlattıkları vardır.
Kapitalist Sistem İçerisinde İnsan Doğa İlişkisinin Dönüşümü
Özünde özel mülkiyete dayalı bir birikim rejimi olarak adlandırabileceğimiz kapitalizmin ideolojik kökenini oluşturan liberalizm, tarih sahnesine ilk çıktığı andan itibaren doğa ile kurduğu ilişki insanlık adına yıkıcı olmuştur. Liberal ideolojinin kurucu kişiliklerinin en başında yer alanlardan John Locke’a göre akıl sahibi insan adeta yeryüzünde ayrıcalıklı olarak kutsanmış bir varlıktır. Rasyonel akıl tanrısal bir yeti, rasyonel aklı kullanarak yeryüzünü şekillendirmek ise insanoğluna verilmiş tanrısal bir görevdir (Locke, 2013). Bu tanrısal görevi Locke şu şekillerde ifade etmiştir: “Dünyayı insanoğluna ortak olarak veren Tanrı, aynı zamanda insanın ihtiyacı olanı elde etmesi için emek sarf etmesini emretmiştir” (2010: 49) ve “Tanrı dünyayı çalışkan ve rasyonel olanın kullanması için vermiştir” (2010: 50).
Görüldüğü üzere liberalizmin kuramsal çerçevesi içerisinde doğa adeta boş ve değersiz bir alan olarak tanımlanmış olup; sadece insanın kullanımına girdiği zaman onun özgürleşebilmesine aracılık ettiği oranda anlam kazanabilecek bir alan olarak görülmüştür. Bu kapsamda çevreye, liberal ideoloji içerisinde yüklenmiş herhangi bir ahlaki anlam veya değer yoktur. Liberalizm, doğa ve insan arasındaki ilişkiyi insanın ekonomik faaliyetleri aracılığıyla doğa ile sürdürdüğü güç ilişkisi üzerinden kurgulamış ve doğaya iki temel rol yüklemiştir. Somut olarak yüklediği rol gereği doğa, bitmez tükenmez kaynaklarla dolu bir alan; soyut olarak da insanın üzerine zafer kazanarak elde ettiği haklardan vücut bulan bir bütündür (Wissenburg, 1998). Liberalizmde, doğa insana hem dost hem de düşman iki yüze sahip olmuştur. Doğa hem isteklerimizi gerçekleştirmek için gereken kaynakları sağlayan, hem de isteklerimizin önünde engel oluşturan vahşi, ham, ele geçirilmemiş bir yapı olarak tanımlanmıştır.
Wissenburg’dan farklı olarak Stroup ise doğanın vahşiliğini tamamen kıtlık kavramı ile ilişkilendirerek açıklamıştır. Stroup’a göre doğa, bir kıtlık dünyasıdır ve dolayısıyla bu dünyada acımasız rekabet ve çatışma kaçınılmazdır (Stroup, 2014). Onu evcilleştirmek ve yenilebilir, içilebilir, giyilebilir, kullanılabilir duruma getirmek için dönüştürmek zorunluluğu vardır. Doğanın birinci yasası olan hayatta kalmayı başarma prensibine göre, klasik liberalizme referansla doğada her varlıktan farklı ve ayrıcalıklı olarak rasyonel akılla donatılmış insan için bu bir doğal haktır (Wissenburg, 1998).[1]
Görüleceği üzere doğa; liberal ideolojide zaptedilecek, özel mülkiyetle örüldükçe anlam kazanacak hammadde kaynağı olarak görülmüştür. Herhangi bir parça-bütün, etik veya ahlaki ilişki yoktur. Doğa ile kurulan bu yıkıcı ilişki doğa ile insan arasındaki metabolik bağı koparmış, onu parçası olduğu doğaya karşı yabancılaştırmıştır. Doğayla metabolik bağı kopan insan, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde toplumsal faydayı temsil eden kullanım değerinden öte salt değişim değerine odaklanmış; üretim ilişkileri içerisinde tüm değerlerini yitirmiş, adeta çırılçıplak kalmıştır. Büyük bir anlam boşluğu içerisine düşen insan, Ollman’ın ifadesi ile artık sadece bir et yığınından ibarettir (Ollman, 2012: 217).
Hızlı ve Şuursuz Tüketimin Stratejik Aracı Olarak İmajın Gerçeklik Karşısında Öne Çıkışı
Kapitalist döngünün belki de en can alıcı evresi olan tüketim aşamasında hacmi büyütüp, hızlandırmak sistem açısından yaşamsal önemdedir. Bu noktada tüketici konumuna indirgenip, bu amaç doğrultusunda ilkelleşmiş tüketim güdüsüyle biçimlendirilmeye çalışılan insanın, bu dönüşümün gerçekleşmesi için barındırdığı anlam ve entelektüel yoğunluktan sıyrılıp, tükettiği mal ile hızlı ve gelip geçici ilişkiler kurması gerekir. Bu noktada üretim aşamasındaki yabancılaşma gibi tüketim aşamasında da yabancılaşma işler hale getirilmeli ve hem tüketici insan hem de tükettiği nesne basitleştirilmelidir. İnsan tüketime güdülenmiş, entelektüel derinlikten ve anlam ilişkilerinden sıyrılmış basit bir organizma haline gelirken, tüketilen nesne ise basitleşip “şey”leşir. Anlamdan öte imaj stratejik bir araç olarak öne çıkar.
İmajın gerçeklik karşısında öne çıkışı 1960’lı yılların sonundan itibaren düşünce dünyasında yerini almıştır. 1967 yılında kaleme aldığı Gösteri Toplumu adlı eserinde Guy Debord yeni dönemi gösterinin uçsuz bucaksız birikimi olarak tanımlar. Debord’a göre bu dönemde yaşanmış her şey yerini temsile, imaja (gösteriye) bırakmıştır. Gerçeklik öylesine yok olup gitmiştir ki oluşan imaj dünyası tüm toplumu gösteri toplumuna çevirirken, bu toplum içerisinde yaşamın birliğini (gerçekliğini) anlamamız imkânsızlaşmıştır (Debord, 2012).
Debord’dan önce Walter Benjamin kapitalist üretim tarzının “mülkiyet edinme” arzusunun insanlığın eser veya ürünle ilişkisini kökten bozduğunu iddia etmiştir. Sahip olma arzusu ve Benjamin’in tabiri ile “yakınlaştırma” arzusu her türlü eseri, ürünü basit bir kopyaya dönüştürür. Çağımız nitelikten öte görüntü ve imajın önemli olduğu ve ona sahip olma arzusunun her şeyi bastırdığı bir çağdır. Artık bu çağda betimleme yoktur. Onun yerine ucuz kopyalar aracılığı ile şuursuz bir yakınlaşma arzusu (mülkiyete geçirme) vardır. Görüntü yani imaj, konunun ve içeriğin önüne geçmiştir. Yeni başlayan dönem gösteri, imaj çağıdır ve bu kavramlar mutlak şekilde gerçekliği bastırır (Benjamin, 2014). Artık kapitalizmin yıkıcı rekabete dayalı kurgusu içerisinde canlı veya cansız tüm nesnelerin, anın, tarihin, doğanın ve hatta kutsalın anlam yoğunluğundan sıyrılıp basit bir imaja dönüşmesi zorunludur.
AVM’ler bu anlamda gösteri toplumunun hayata geçirildiği, her nesnenin, duygunun, tarihin, kültürün şeyleştirildiği birer makina gibi çalışır. Minimum alanda tüketim körüklenir ve şuursuzluk estetize edilir. Bu estetize etme içerisinde tarih, doğa, mekan, özel tarihler ve aklımıza gelebilecek birçok şey kullanılır. İnsanın varoluşunda anlam yoğunluğu taşıyan tüm bu kavramlar tüketimi körüklemek için birer kentsel peyzaj unsuru olarak “tasarıma” konu edilir. Tasarım gündelik hayatı ele geçirmek için politika üreten sınıfın en stratejik aracıdır.
Kapitalizmin ayakta kalması sömürüye dayalı döngülerinin devamı ile mümkündür. Bu kıyıcı düzenin devamı için gerekli olan, sömürünün gerçekleştiği üretim sürecini sürekli kılacak biçimde tasarlanmış şuursuz tüketimdir. Veblen’in 19. yüzyıl sonunda Aylak Sınıfın Teorisi kitabında gösterişçi tüketim diye tanımladığı bu tüketim kültürü esasen burjuva sınıfı açısından içselleştirilmiş bir durumdur. Günümüzde ise gösterişçi tüketimi aşacak ve onu kitleselleştirecek biçimde tüketim, lümpen sınıfı da içine alacak şekilde genişlemiştir. Günümüzde çoğu zaman nesnel ihtiyaç koşullarından tamamen bağımsız biçimde şekillenen tüketim, kapitalizmin günümüzdeki eriştiği boyutun devamı açısından en geniş toplumsal kesimleri de içine alacak, yoğun ve hızlı gerçekleştirilecek biçimde organize edilmeye çalışılmaktadır. Kentsel mekânda bu tür kitlesel tüketimin yoğunlaşıp boyutunun büyüdüğü yerlerin en başında elbette AVM’ler gelmektedir.
Burjuva Ütopyası Olarak AVM’ler
Ülkemiz şehirlerinde AVM’ler şuursuz tüketimi canlı tutabilmek için birçok illüzyona başvurmakta, temel güdülerindeki vahşiliği ve yıkıcılığı estetize ederek diğer AVM’lerle ve her sene kendi bilançoları üzerinden kendileriyle yarışa girmektedirler. Bu mücadele içerisinde yoğunlaşmış kapitalist sermaye için hiçbir etik, ahlaki düzen yoktur. AVM’ler kültür, sanat, spor, özel günler, rekreasyon gibi her anı ve anlamı bünyesine alıp, tüketimi canlı tutmak ve körüklemek için bu değerleri sömürmekte, kendi tüketim kültürünü besleyecek biçimde “şey”leştirerek kullanmaktadır. Her türlü anlam yoğunluğundan sıyrılıp basit birer tasarım unsuruna dönüşen bu değer ve ihtiyaçlar seti; akışlar, duraksamalar içerisinde tasarlanırken; yegâne amaç tüketimi artırmak ve diri tutmaktır. Tüm bu kurgu içerisinde ortaya çıkan Harvey'in (2011: 207) ifadesiyle Burjuva Ütopyası’dır.
Lümpenleşmiş ve kitleselleşmiş tüketim kültürü içerisinde bin yıllık anıtsal bir yaşam formu da basit bir unsurmuş gibi tüketim güdülü tasarım içerisinde kullanılır. Binlerce yıllık anıtsal bir yaşamı sürdüren canlı bir varlık; tüketim çılgınlığı içerisinde, bu çılgınlığı körüklemeye ve sürdürmeye yemin etmiş bir düzen içerisinde stratejik araç olarak anlam yitimine uğratılır, gelip geçerken anlık haz vermek üzere kurgulanır ve kentli zevklere göre estetik kıyıma uğratılarak basit bir nesne olarak mekânsal kurgu içerisine yerleştirilir.
Tüketim kültürünün istediği ve arzuladığı esasen şudur: Doğallığını ve kendiliğindenliğini kaybetmiş; sınırları belli estetik kurgular içerisinde elitler tarafından tasarlanmış şeylerden oluşmuş bir mekân. Bu mekan içerisinde anlam yitimine uğramış “şeyler” aracılığı ile kişilere sunulan şok edici aynı zamanda gelip geçici zevk ve hazdır. Bu strateji içerisinde kültürümüzde derin yeri olan, ölüm ve yaşam ikiliğinde sürekliliği üzerinden kurduğumuz, bu sürekliliği mezar taşlarına resmiyle kazıdığımız bin yıllık bir zeytin ağacı da kentsoylu peyzaj zevkleri ile tıraşlanıp, kendi iklimi ve ekosistemi olmayan bir coğrafyada basitleştirilmiş bir peyzaj unsuru olarak kullanılır.
Bu durum esasen doğadan kopuşu derinleşmiş, kendine ve doğaya yabancılaşmış insana ait bir dramın görüntüsüdür. Kapitalist üretimi sürekli kılacak biçimde, şuursuz tüketim arzularının pompalandığı düzende kentsel mekân artık köklü bir anlam bozumuna uğramıştır. Bu soyutlaşmış mekân artık tamamen hakim sınıfın mekanıdır (Lefebvre, 2014). Öncesinde rastlantıya dayalı, kendiliğinden akışlarla şenliğe ve çeşitliliğe imkân veren sokak yok olmuş, AVM blokları arasında tasarlanmış meydanlar, “hayat sokakları” kurgulanmıştır. Lefebvre ‘in ifadesiyle
“Sokak, tüketim için/tüketim tarafından organize edilmiş bir şebekeye dönüşmüştür. Tolere edilen yayaların sirkülasyon hızı, vitrinleri fark etme ve sergilenen nesneleri satın alma imkanları tarafından belirlenir ve bununla ölçülür… Bu şekilde kentsel mekanın sömürgeleştirilmesinden bahsetmek mümkün olur; bu sömürgeleşme süreci imge yoluyla, reklam yoluyla, nesnelerin teşhiri yoluyla, yani semboller ve teşhir üzerine kurulu “nesneler sistemi” yoluyla sokakta hayata geçirilir." (Lefebvre, 2011: 24).
Mekanı hayatta kalma mücadelesi içerisinde stratejik bir araç olarak keşfetmiş olan kapitalizm, mekanı ekonomik sürekliliğini sağlayacak bir araç olarak kullandığı gibi kültürel hegemonyasını inşa etmek üzere de kullanır.
Bu yapı içerisinde insanı silkinip kendine getirecek, anlam ve değerler üzerinden sorgulamaya itecek olan doğayla kurduğu ilişkidir. Bu nedenle insan türünün coğrafyasından koparılmış bin yıllık bir yaşam formu olarak AVM bahçesinde hapsedilmiş, şeyleştirilmiş zeytin ağacı karşısında durup düşünmesi kişinin düşünce dünyasında siyasal dönüşümlere gebe bir eylemdir. Karşısında duranın basit bir peyzaj öğesinden öte, geçmişten bugüne kendine yoldaşlık etmiş, kültürünün parçası olmuş, ölüm duygusunun yarattığı yokluk hissini yenmesine yardımcı olmuş anıtsal bir canlı olduğunu hatırladığı anda, kendi benliğine yapılanın da tıpkı o zeytin ağacına yapılan gibi köleleştirici bir eylem olduğunu anlayacaktır. Zeytin ağacının ait olduğu habitat içerisinde her bir yana özgürce uzayan dallarının kentli peyzaj estetiği ile alelade biçimde budanıp küçücük bir bitki haline getirilmesi vahşi bir AVM peyzaj kültürünün neticesidir. Bu kültürde saygı duyulan sadece tüketim için kutsanan markalardır. Kapitalizmin tüketim mabedi olarak bahçesi içerisine yerleştirilmiş, esasen esir edilmiş zeytin ağacı gibi onu anlık şok edici haz ile seyreden insan da aynı şekilde hapsedilmiştir. Ve insanın dünya üzerindeki nihai kurtuluşu elbette esir edilmiş tüm canlılarla birlikte olacaktır.
Bin yıllık bir canlının doğal halini unutmuş, ona yüklenmiş kültürel değerleri tamamen yitirmiş kentli insanın bugün ülkenin birçok yerinde süregelen doğa savunularını anlaması da, destek vermesi de elbet mümkün değildir. AVM bahçesine vahşice budanarak hapsedilmiş bir zeytin ağacı karşısında ürpermeyen bir insanın bugün Akbelen’de üç kuşak, zeytin ağaçlarına sarılarak sermayenin zoruna karşı direnen yurttaşlarını anlaması olanaksızdır. Esasen bir şiddet unsurunu içerisinde barındıran ve bin yıllık bir yaşamı kendi lümpen zevkine göre biçimlendirip AVM bahçesine hapseden bu iradeye karşı, kişilerin kendilerine dayatılan bu anlam ve imgeyi bozuma uğratma çabası da mücadelenin bir parçası olmalıdır. Çünkü bugün sermaye, üretim için Akbelen’de zeytin ağaçlarını keserken; tüketim içinde Ankara’da asırlık bir zeytin ağacını şeyleştirip, esir etmektedir.

KAYNAKÇA
Balcı, N. (2012). Türk halı sanatında mitolojik kaynaklı bazı motifler. Arış Dergisi, 8, 38-51. Erişim adresi: https://doi.org/10.34242/akmbaris.2019.38
Benjamin, W. (2014). Pasajlar (A. Cemal, Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Bozdemir, O. ve Demirbağ, U. (2025). Orta Asya Türk sanatının Çankırı mezar yapılarındaki izleri. Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi SBE Dergisi, 15(3), 1743-1762.
Debord, G. (2012). Gösteri toplumu (A. Ekmekçi ve O. Taşkent, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Harvey, D. (2011). Umut mekânları (Z. Gambetti, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.
Hayek, F. A. (2014). Kölelik yolu (5. Baskı). Ankara: Liberte Yayınları.
Krishna, N. ve Sankar, V. B. (1997). Ekolojik mirasın korunması: Tamil Nadu’nun kutsal ağaçları. XXI. Yüzyıla Doğru Sürdürülebilir Kalkınma İçin Ormancılık, XI. Dünya Ormancılık Kongresi Bildirileri (Cilt 2, s. 67-72).
Kurdoğlu, O. (2011). Nature conservation movement in the world: Its historical development and present situation. Artvin Çoruh Üniversitesi Orman Fakültesi Dergisi, 8(1), 59-76. Erişim adresi: https://izlik.org/JA55YJ69JR
Lefebvre, H. (2011). Kentsel devrim. İstanbul: Sel Yayıncılık.
Lefebvre, H. (2014). Mekânın üretimi. İstanbul: Sel Yayıncılık.
Locke, J. (2010). Hükümet üstüne ikinci tez. İzmir: İlya Yayınevi.
Locke, J. (2013). İnsan anlığı üzerine bir deneme. İstanbul: Kabalcı Yayıncılık.
Ollman, B. (2012). Yabancılaşma: Marx’ın kapitalist toplumdaki insan arayışı. İstanbul: Yordam Kitap.
Oyman, N. R. (2019). Bazı Anadolu kilim motiflerinin sembolik çözümlemesi. Arış, 14, 4-22. Erişim adresi: https://doi.org/10.34242/akmbaris.2019.119
Özgüner, H. (2003). İnsan–doğa ilişkilerinin gelişimi ve peyzaj tasarımında 'doğal' stilin 20. yüzyılda önem kazanmasının nedenleri. Süleyman Demirel Üniversitesi Orman Fakültesi Dergisi, Seri A, 1, 43-54.
Stroup, R. L. (2014). Eko-nomi: Ekonomi ve çevre hakkında herkesin bilmesi gerekenler. Ankara: Liberte Yayınları.
Taşkın, Y. (2022). İmranlı yöresi mezar taşlarında hayat ağacı motifi ve çağdaş Türk resim sanatında hayat ağacının kullanımı. International Social Sciences Studies Journal, 8(99), 2137-2151.
Thorstein Veblen. (2014). Aylak sınıfın teorisi (E. Gürsel, Çev.). Ankara: Tutku Yayınevi.
Wissenburg, M. (1998). Green liberalism: The free and the green society. Londra: UCL Press.
Yücel, E. ve Doğrusöz, İ. (2025). Resim sanatında kutsal zeytin ağacının yaratılış mitosu. International Journal of Troy Art and Design, 5(10), 70-88. Erişim adresi: https://izlik.org/JA73SR95EN
[1]Felsefi bir düşünce sistemi olarak Liberalizm’in tarihsel süreçte birçok versiyonu oluşmuştur. Bu versiyonların sol ucunda J.S. Mill, J. Rawls ve T. Paine tarafından temsil edilen ekol vardır. Bu ekol, yıkıcı rekabetin toplumsal ölçekte sorunlar yaratabileceğini ve bu sorunların toplumsal refahı azaltacağını, toplumsal refahın olmadığı bir düzen içerisinde de özgürlüğün var olamayacağı varsayımından hareket eder. Bu ekolün temsilcilerinden Paine yoksulluğu azaltmak için devlet desteği ile kurulan ulusal fon kavramını önerirken, J. S. Mill ise rekabetçi kooperatifler sistemini toplumsal dayanışmayı artıracak araçlar olarak kullanmayı önerir.
Ultra liberaller (Libertaryenler) olarak isimlendirebileceğimiz F. Hayek, M. Friedman, A. Rand ve R. Nozick’in temsilciliğini yaptığı en sağ ekol ise her türlü devlet müdahalesini, özgürlüğü kısıtlayacak hamleler ve hatta totaliterizme giden yol olarak görür (Hayek, 2014). Bu önermeden hareketle de tamamen bireysel mülkiyete dayalı, her türlü kollektivist girişimin ve tabi devletin neredeyse ortadan kalktığı bir sistemi önerir.
Bu iki uçtaki ekolün doğa ile kurdukları ilişki ve ona yükledikleri anlam da tamamen birbirinden farklıdır. J. S. Mill serbest piyasa içerisinde üretim sürecinin yarattığı kirlilik ve bozulma gibi sorunlar sebebi ile “doğa koruma” kavramını öne çıkarırken (Özgüner, 2003: 47), radikal liberaller ise kirlilik, bozulma gibi kavramları piyasa sürecinde ortaya çıkan çözülmemiş arızi durumlar olarak görürler. Çözülememiş negatif dışsallık problemi olarak kirliliğin kalıcı çözümü ise net şekilde tanımlanmış özel mülkiyet ağıdır. Görüleceği üzere sola yakın ekolde doğanın ahlaki ve toplumsal bir anlamı varken; ultra liberal kanatta ise doğanın hiçbir ahlaki anlamı yoktur.





