Hiç: Geçicilik, Hafıza ve Bir Kelimenin Ağırlığı

Mahfi Eğilmez, 2012 yılında kaleme aldığı kısa bir yazıda, babasının evinde duvarda asılı duran eski Türkçe bir hat yazısından söz eder. Yazının maddi bir değeri yoktur; yalnızca bir fotokopidir. Ama üzerinde tek bir kelime vardır: "Hiç."

Bu yazıya bugün dönmemin nedeni, eski bir metni yeniden yorumlamak değil. Asıl mesele, o tek kelimenin bugün bize hâlâ ne söyleyebileceği. Çünkü kişisel hafızaların, akademik mirasların ve kamusal arşivlerin kolayca dağıldığı bir zamanda "hiç" artık yalnızca varoluşsal bir kelime değildir; neyi hatırladığımızı, neyi kaybettiğimizi ve neyin silinmesine razı olduğumuzu da düşündürür.

Mahfi Bey'in babası, bu yazıyı soranlara önce şakayla karışık cevap verirmiş: "Hiç." Üsteleyenlere ise şu soruyu sorarmış: "Her şey bir koca hiçten ibaret değil mi?"

Bu soru ilk bakışta karamsar görünebilir. Ama belki de burada asıl mesele anlamsızlık değil, geçiciliktir. Anlamsızlık bir yargıdır; geçicilik ise bir gerçeklik. Bir şeyin geçici olması, onun değersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, geçici olan şeyler çoğu zaman daha fazla dikkat, daha fazla özen ve daha fazla hatırlama sorumluluğu ister.

Bu noktada biyoloji bize önemli ama sınırlı bir cevap verir. Evrimsel biyoloji açısından yaşamın sürekliliği, bireyin kalıcılığına değil, genetik malzemenin aktarımına bağlıdır. Organizmalar geçicidir; genler kuşaklar boyunca yoluna devam eder. Bir kuşun göç rotası, bir memelinin yavrusunu koruma davranışı, bir canlının üreme stratejisi bu uzun biyolojik aktarımın parçasıdır.

Ama insan söz konusu olduğunda süreklilik yalnızca bu aktarım üzerinden kurulmaz. İnsan, biyolojik varlığının ötesinde iz bırakan bir canlıdır. Bir ders, bir metin, bir kavram, bir öğrencide kalan düşünme biçimi, bir arşivde korunan küçük bir belge ya da yıllar sonra yeniden hatırlanan bir isim, başka türden bir devamlılık üretir. Bu devamlılık biyolojik değildir; ama bütünüyle hayalî de değildir. Kültürün, kurumların ve kamusal hafızanın içinde işler.

Tam da bu yüzden bir insanın hayatından geriye kalan şey yalnızca bedensel varlığı ya da genetik devamlılığı değildir. Bazen bir hocanın verdiği ders bir öğrencinin zihninde sürer; bazen bir yazı yıllar sonra yeniden okunur; bazen aile hafızasında kalan kısa bir cümle, bir insanın dünyaya bakışını taşımaya devam eder. Bunların hiçbiri sonsuza kadar kalmaz. Ama kalıcı olmamaları, yok hükmünde oldukları anlamına gelmez.

Bu izleri kim taşır, hangi emeklerin silinmesine razı olunur — bu soruları Mahfi Eğilmez'in yazısındaki somut bir iz açıyor: Umberto Ricci.

Ricci, faşist İtalya'dan ayrılmak zorunda kalmış, İstanbul'a gelmiş, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde ders vermiş, öğrenciler yetiştirmiş bir iktisatçıdır. İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra ülkesine dönmek üzere yola çıktığında, gemi Mısır'a uğradığı sırada kalp krizi geçirir ve yıllarca uzak kaldığı ülkesini yeniden göremeden ölür.

Bu hikâyede yalnızca kişisel bir trajedi yoktur. Aynı zamanda Türkiye'nin akademik tarihine, sürgün edilmiş entelektüellerin bıraktığı mirasa ve kurumların hafızasına dair önemli bir soru vardır: Bir insanın etkisi ne zaman sona erer?

Ricci'nin adı bugün geniş bir kamusal hafızanın parçası olmayabilir. Onu tanıyan öğrencilerin büyük bölümü hayatta değildir. Onun derslerini dinleyenlerin tuttuğu notlar belki kaybolmuş, onun etkisiyle kurulmuş düşünce zincirleri zamanla görünmez hale gelmiş olabilir. Ama yine de bu, o etkinin hiç olmadığı anlamına gelmez.

Akademik hayat çoğu zaman böyle işler. Bir hocanın etkisi, yalnızca yayımladığı kitaplarda ya da bıraktığı açık kayıtlarda yaşamaz. Bazen bir soru sorma biçiminde, bazen bir kavramı ele alma tarzında, bazen bir öğrencinin başka bir öğrenciye aktardığı düşünme alışkanlığında sürer. Bu aktarım çoğu zaman isimsizdir. Kimin kimden ne taşıdığını bilemeyiz. Ama düşünce tarihi biraz da bu görünmez aktarım zincirlerinden oluşur.

Bu nedenle hafıza yalnızca kişisel bir mesele değildir. Kamusal bir sorumluluktur.[1]

Bir toplum, yalnızca büyük anıtlarla ya da resmî tarihle hatırlamaz. Küçük izlerle, arşivlerle, mektuplarla, ders notlarıyla, gazete yazılarıyla, ses kayıtlarıyla, tanıklıklarla da hatırlar. Bu kayıtlar ortadan kalktığında yalnızca belgeler kaybolmaz; bir dönemin düşünme biçimi, tartışma zemini ve entelektüel iklimi de eksilir.

Bugün bunu özellikle dijital arşivler üzerinden daha açık görüyoruz. Dijital ortam çoğu zaman kalıcıymış gibi görünür. Oysa bir sitenin kapanması, bir sunucunun silinmesi, bir gazete arşivinin erişilemez hale gelmesi, yıllarca birikmiş kamusal emeği bir anda görünmez kılabilir. Basılı bir gazetenin en azından bir kütüphane rafında, bir koleksiyoncunun arşivinde ya da bir kurumun deposunda yaşama ihtimali vardır. Dijital hafıza ise çoğu zaman altyapısıyla birlikte kaybolur.

Bu yüzden geçicilik yalnızca felsefi bir duygu değildir. Aynı zamanda kurumsal bir meseledir. Neyin saklanacağına, neyin unutulacağına, hangi emeğin kayıt altına alınacağına ve hangi isimlerin görünmezleşeceğine dair kararlar, hafızanın siyasetini oluşturur.

"Hiç" kelimesi bu noktada başka bir anlam kazanır. Eğer her şey geçiciyse, o zaman hatırlama işi daha önemli hale gelir. Çünkü hiçbir iz kendiliğinden korunmaz. Bir ismin, bir düşüncenin, bir yazının ya da bir kurumun geçmişte bıraktığı etkinin bugüne ulaşması, çoğu zaman bilinçli bir hatırlama çabasına bağlıdır.

Mahfi Eğilmez'in babasının duvarındaki yazı bu yüzden bana yalnızca kişisel bir bilgelik cümlesi gibi görünmüyor. O yazı, geçiciliğin karşısında nasıl duracağımıza dair daha geniş bir soru açıyor. Her şeyin bir gün silineceğini bilmek, her şeyi anlamsızlaştırmak zorunda değildir. Tam tersine, silinmeye yatkın olanı daha dikkatli tutmamız gerektiğini hatırlatabilir.

Umberto Ricci'nin hikâyesi de burada önem kazanıyor. Onu bugün yeniden anmak, yalnızca geçmişten ilginç bir biyografik ayrıntıyı çıkarmak değildir. Türkiye'de akademik hayatın nasıl kurulduğunu, kimlerin hangi koşullarda buraya geldiğini, hangi düşünce geleneklerinin hangi kırılmalarla taşındığını yeniden düşünmektir.

Bir insanın adı unutulabilir. Ama bıraktığı iz, başka insanların düşüncesinde bir süre daha yol alabilir. Bu yolculuk her zaman görünür değildir. Bazen bir öğrencinin zihninde, bazen bir metnin diplerinde, bazen bir aile hikâyesinde, bazen de yıllar sonra yeniden okunan kısa bir yazıda belirir.

Belki de "hiç"e karşı elimizde büyük bir zafer yoktur. Sonsuzluk vaadi de yoktur. Ama daha mütevazı bir imkân vardır: hatırlamak, kaydetmek, aktarmak ve geçici olanın bütünüyle silinmesine razı olmamak.

Bu, insanı ölümsüz kılmaz. Bir düşünceyi de sonsuza kadar korumaz. Fakat geçicilikle anlamsızlık arasındaki farkı açık tutar.

Mahfi Eğilmez'in babasının duvarındaki "Hiç" yazısı, hayatın boşluğunu değil, insanın faniliğini bilen bir tevazuyu temsil ediyor olabilir. Her şey geçicidir; ama geçici olan her şey önemsiz değildir. Belki de "hiç"i yeniden düşünmek tam da burada başlar: onu bir yokluk olarak değil, geçici olanı hatırlama sorumluluğu olarak görmekle.


[1] Akademik hafıza ve kurumsal unutma meselesini daha önce Akademi Unutmazsa: Bellek, Etik ve Akademik Kültür Arasında Bir Arayış başlıklı çalışmamda ele almıştım. Bu yazı, aynı soruyu Mahfi Eğilmez’in “Hiç” yazısından hareketle, geçicilik ve kamusal hafıza ekseninde yeniden düşünme denemesidir.


Teşekkür: Bu yazı, Mahfi Eğilmez’in 2012 yılında kaleme aldığı “Hiç” başlıklı yazısı olmadan var olamazdı; hem ilham kaynağı hem de ilk okuyucusu olduğu için kendisine içtenlikle teşekkür ederim. Birikim’in editoryal değerlendirmesi, metnin daha açık, daha yalın ve daha kamusal bir hatta kavuşmasına büyük katkı sundu. Senem Çetinkaya’nın dikkatli okuması ve editoryal emeği ise yazının olgunlaşmasında belirleyici oldu; sabrı ve özeni için minnettarım.