Türkiye’den dünyaya açılmış müzik deyince akla ilk gelen isimlerden biri Okay Temiz. Yetmiş yıldır sürdürdüğü profesyonel müzik hayatında, Anadolu folk müziklerini cazla birleştirdiği albümlerle, türün yeni dönemeçlerine öncülük edenler arasında yer aldı. İsveç’te ve Finlandiya’da yaşadığı otuz yıl boyunca çok sayıda Türkiyeli müzisyeni yanına alarak albümler kaydetti, dünyanın en önemli caz kulüplerinde ve konser salonlarında konserler verdi. Kendi icadı olan enstrümanlarla David Bowie’den Demis Roussos’ya birçok müzisyenden teklifler aldı. Efsanevi Okay Temiz’le bu yetmiş yıla dair konuştuk.
- Annenizin ut melodilerini henüz onun karnındayken dinlemeye başladınız. Bir yanda klasik Türk müziği, bir yanda Trakya’daki çiftlik hayatı ve orada Yunanistan, Bulgaristan radyolarında dinlediğiniz Balkan müzikleri birikimi, TRT radyolarında dinlediğiniz halk müziğimiz, bir yanda da pilot olan babanızdan gelen mekanik-teknik ilgi ve eğilim. Bütün bunların birleştiği bir zihin ve duygu dünyasıyla konservatuvara başlıyorsunuz. Konservatuvar yıllarınızdan biraz bahseder misiniz?
- Tabii, konservatuvara beni Musiki Muallim mezunu olan annem Naciye Temiz yolladı. Annem ut çalarken böyle senelerce ben de ona koltuğun kenarında, dum dum tek tek eşlik ederdim. Aşağıda gördüğün traktörün üzerinde büyüdüm. O traktörle ortaokula gidiyorum, Çatalca’da; sabahtan akşama kadar tarla sürüyorum, traktörle bütün o çiftliği yapan benim. Günde seksen tane amele taşıyordum. Çocukluğum çok renkli geçti.

Ankara’da bir kemancı bana üç saat ders verdi. Neyse konservatuvara girdim ama ben davul mavul istemiyordum; trompet istiyordum, vermediler dişimden dolayı. Dedim trombon istiyorum; ona da, elin kısa, dediler. Kontrbas dedim, boyun kısa, dediler. Seni davulcu yapıyoruz, timpanici dediler. O nedir dedim ya, orkestrada böyle kazanlar var ya bekliyorsun bekliyorsun; iki tane vuruyorsun yine bekliyorsun, mesuliyetli bir şey ama hiç aklımda yoktu… Ve kızdırdılar beni; girince kendimi kapattım odalara çalıştım çalıştım. Bir senede metotları bitirdim.
Bir gün dikte sınavında bir hoca dolaşıyor, meğer Adan Saygun’muş. Benim kâğıdı çekti, “sen çık evlat” dedi. Çıktım bekliyorum, ne olacak diye. Dediler ki seni kompozisyona alacağız, şef olacaksın. İstemedim. Daha sonra sene sonundaki imtihanda, dikte imtihanı, hoca çok hızlı çaldı, çok kişi kaldı, ben de kaldım, konservatuvar sayfası kapandı.
Ne yapacağız? Ankara’dayız. Evi de oraya taşımıştık, çiftlik falan yok artık. Piyasada çalışmam lazım yani. Davulcu arıyorlar. Ben artık davulcuydum çünkü trompetçi olmadım. Evlerin altı kömürlük o zaman. Davulun parçalarını buldum sağdan soldan. Ondan sonra onları kurdum. Bir de ayna buldum ki hareketlerimi takip edeyim, kendimi kontrol edeyim diye aynadan. Annem babam, eyvah oğlan elden gitti! Bir giriyorum sekiz saat çıkmıyorum kömürlükten. Çalışıyorum çalışıyorum, zaten konservatuvarda çalışmışım, sonra devam ediyorum; ben bunu başaracağım, canına okuyacağım, dedim. Ondan sonra annem babam bir psikolog yolladılar bana, geldi öyle psikolog olduğunu söylemeden konuştuk biraz; sonra bir tane daha yolladılar. Okay elden gitti diye!
Ondan sonra işler geldi. Orhan Sezener, çok meşhur big band orkestrası vardı, o ekstralara gidiyordu. O geldi beni dinledi, evin telefonunu verdim; bir telefon geldi, dedi ki, Kulüp 47’de çalacaksın, çalar mısın filan yok, çalacaksın yani. Heyecan, kulüp 47 Ankara’nın en büyük yeri! Menderes haftada iki üç kere geliyor. İsrailli kemancı, çello çalan İtalyan, ben, bir de Şefik Uygüner diye bir piyanist vardı. Orada ben baya şey öğrendim. Sonra annemin arkadaşının ailesinin kulübü, Babylon, Türkiye’deki ilk Babylon, Ankara’da, oradan iş geldi. Sonra İstanbul’da Hilton’da, Ankara’da Ankara Palas’ta.
Bir de sanat okulunu bitirdim torna-tesviye bölümünü, askerlikte astsubay olma hakkım vardı, kendi isteğimle er olarak yapmak istedim orduevinde davul çalmak için. Cemal Gürsel’le tanışıklığımız vardı; ama acemilik eğitiminde Manisa’da, torpilli diye çok zulüm çektirdiler. Acemilik canıma okudu üç buçuk ay; sonra Ankara’da Orduevi’nde çalarken rahattım, orası bitince gece başka yerlerde de çalıyordum.
- Konservatuarda mevcut olan klasik müzik odaklı eğitim anlayışında halk müziğine bakış nasıldı? Konservatuvar eğitiminin mantalitesi ile o yıllarda ülkemizde egemen olan kültür politikaları arasındaki ilişki hakkında ne söylemek istersiniz?
Halk müziği o fasıllar vs. annem çalıyordu, ama onlar orada kaldı. Çatalca’da. Konservatuvarda bana yeni bir dünya açıldı. Latin müzik, işte o zaman pop müzik çok kaliteliydi zaten. Bir sürü grup kuruldu Ankara’da. Ben hep onlara girdim çıktım. Hepsinde çalıyordum; congalar, tumbalar çalıyordum o zaman. Kimsenin yapmadığı şeyleri yaptım. Lokanta olsun, gece kulübü olsun hep bir dans modası vardı o zaman.
Konservatuvarda halk müziği yasaktı. Yurtdışında da öyleydi. Halbuki gerzek bunlar yani. Hakikaten kafaları beyinleri ufak. Klasiğin çıktığı yer folklor…Nereden geldi klasik müzik, tepeden gelmedi. Etraftaki folku dinleyip çok sesli yaptılar.
İstanbul’da Şişli’de Kulüp X vardı; Beyoğlu’nda Kulüp Reşat vardı. Ben orada iki sene çalıştım. Biz sabah beşe kadar oradayız, başka kulübe gelmiş ünlü isimleri oradaki konserleri bittikten sonra bizim kulübe getiriyorlar; ah o resimleri bir görsen sen…Böyle pistte bağdaş kurup yerde oturup dinleme kültürü oldu orada, çok güzeldi. Müziğe hürmetten dolayı hani…
Sonra bir iş geldi. Dediler ki davulcu arıyorlar. Nerede? Stuttgart. Okey. Ben de Fransa’ya gidecektim aslında. İsveç değil. Fransa, çünkü Afrikalı daha çok var orada. Cebimde 250 dolar falan para, biriktirmiştim. O adrese gittik Stuttgart’ta. Ulvi Temel diye bir orkestra, onun davulcusu ayrıldı, ben girdim. O orkestra Danimarka’dan da iş aldı, Almanya’dan oraya gittik.
1967-68; kadın hakları o yıllarda kadınlar son derece serbest, genç kızlar. O zaman işçi akını vardı; Yugoslavlar, Sırplar onlar hep erkek. Bu tarafta Danimarkalı güzel kızlar. Biz başlıyorduk bunlar gidiyor dansa kaldırıyorlar, dansa kaldıran alıp götürüyor kızı. Revaçta esmer olanlardı, İsveç’te de öyle...
N. Buket Cengiz ile 33. İstanbul Caz Festivali açılışında
- İsveç’te Don Cherry ile tanışmanızı anlatır mısınız?
- Don Cherry, Kızılderili Afrikalı karışımı siyahi bir trompetçi ve son derece açık, hep böyle başka kültürleri arıyor, öteki cazcılar gibi klasikçi olmadı. Ornette Coleman diye bir saksafoncu var, Amerikalı. O da siyahların içerisinde en alışılmadık şeyleri yapar. Hani böyle bu folk müziklere vesaire bunlara yönelik bir arayış içinde olan.
- Ahmet Muvaffak “Maffy” Falay’la Sevda grubunuzdan ve Don Cherry ile üçünüzün ortak iletişiminden biraz bahseder misiniz?
- Sevda grubunu Maffy kurdu ama ben de kurdum, çünkü ritim en önde. Ben geldim Don Cherry ile tanıştım. Don Cherry ve Maffy birbirlerini tanıyorlardı ama beraber çalmamışlardı, sonradan çaldılar ben geldikten sonra. Sevda fazla sürmedi zaten, iki-üç sene sürdü. İsveç’te ilk yardım alan grup, yani orkestralara yardım yapılıyordu, Kültür Bakanlığı sponsor oluyordu. İlk alan biziz. İsveç’teyken de geldim Türkiye’ye çok, beni hep burada zannediyorlardı zaten. Sevda şöyle kuruldu:
Ayşe, benim arkeolog kız kardeşim, Bodrum’da. Bana telefon etti, İsveç’e, Okay abi, dedi, bak burada bir kemancı var, gel de bunu al götür sen, bak nasıl çalıyor, dedi. Gittik baktık, adam [Salih Baysal], bu Ege havalarını hep biliyor. Maffy dinlerken ağlamaya başladı, aldık götürdük. Gümbür gümbür çalıyor, hem enstrümanı hem sesini duyuyorsun, melodiye eşlik ediyor. Buna bir amfi koyduk, yanında saksafon, bir saksafon daha, trombon, trompet Maffy, bas, ben, benim bakır davul var ya… Sevda öyle kuruldu.
Don Cherry ile de ben gittim, Paris’te konser verdik, Don Cherry Trio. Afrikalı bas, çok iyi muazzam. Don Cherry, ben, üç kişi çaldık. Halk var, televizyon binasında kaydoldu. Kayıt harika, siyah beyaz, çok güzel. Kameramanlar, ses kayıtçılar, sonra baktık André Francis var prodüktör. Öyle satmış müzikleri, bize sormadan. Sonra, vay nasıl olur filan falan. Bize bir kuruş ödenmedi. Don’a da ödendi mi ödenmedi mi bilmiyorum yani. Haklarımızı alamadık. O müzik şimdi var internette, görebilirsiniz.
Belçika’da çaldık, başka yerlere çaldık, Don Cherry ile yaptığım kültür başka. Aynı anda Xaba diye ben bir grup kurdum; iki Afrikalı, bir de trompet girdi aramıza. Muazzam bir müzik, benim istediğim müzik o hep bütün hayatım boyunca. Yani orada Afrika folku var ve free jazz var. Onun biz öncüsü olduk yani, Afrikan-Amerikan saksafoncular geliyorlar, benim tanıdıklarım bunlar, Okay diye sarıldılar, Sonny Rollins bile sarıldı. Ben çalarken Stockholm’da sahneye çıktı adam ya, sahnede sarıldı bana milletin içinde! Bazılarıyla güzel elektrik vardı aramda.
- Sonra Oriental Wind var. Onun hikayesini biraz anlatır mısınız?
- O şimdi efsane grup oldu. Oriental Wind öncü oldu. Sevda öncü olmadı bak. Öncü olabilmen için melodiyi yalnız çalmakla olmuyor. Yapacağın doğaçlamalardaki kalite ve yenilik. Ben bu grubu en iyileriyle kurdum. Oh be dedim. Çünkü doğaçlamadaki kalite güzeldi ve birbirimizi çok sevdik ve işte İsveç’te en yüksek yardım alan grup, 7500 krondan 260.000 krona çıktı yardım!
- O dönemde cazcılar etnik müziklere daha fazla ilgi göstermeye mi başlamışlardı?
- Yani bizden sonra Makedonya başladı, öyle folklorunu kullanabilecek; mesela, Belçika’nın folkloru öyle popüler değil. Makedonlar yaptı benden sonra, Bulgarlar yaptı, Yunanlar daha sonra. Yani cazda bir yenilikti bu, bunu getiren Don Cherry; sonra benim kurduğum Oriental Wind. Sevda grubunun da başlangıcında bu var, fakat dünyaya açılmadı Sevda, Avrupa’ya da açılmadı, lokal kaldı.
- Antropolog ve etnomüzikolog Steven Feld, etnik müziklerin uluslararası dolaşımının bu müziklerin Batı dünyasınca sömürülüp içinin boşaltılmasına yol açtığını savunuyor. Yine onun gibi antropoloji kökenli bir etnomüzikoloji profesörü olan Timothy D. Taylor da Batı merkezli müzik endüstrisinin, Batılı olmayan müziklerin özünü yok ettiğini söylüyor. Aynı alanlarda çalışan John Hutnyk ve Veit Erlmann gibi uzmanlar da global müzik, dünya müziği gibi kavramlara eleştirel bir noktadan yaklaşarak etnik müziklerin egzotize edilmesi, Batı dünyasının zevkine uygun haline getirilmesi, tektipleştirilmesi, ticarileştirilmesi vb. noktalara dikkat çekiyorlar. Bu tür yaklaşımlara dair görüşleriniz nedir? Yerel müzikler ait oldukları yerden ayrıldıklarında özlerini nasıl korur, asimilasyona nasıl direnir? Siz bunu tüm dünyada en layıkıyla başaran müzisyenlerin başında geliyorsunuz.
- Güzel soru. Salih Baysal köylü çocuğuydu, biz onunla Danimarka’nın Montmartre diye en önemli caz kulübünde, bütün cazcıların çıktığı tarihi bir yerde konser verdik, keman ve davul. Ben orijinalini bozmak istemiyordum. Binali Selman vardı, Bayburtlu radyo sanatçısı bu zurnacı, muazzam çalıyor, bu adamı aldım İsveç’e Finlandiya’ya getirdim. Müzisyenler bir hayran kalıyor, acayip yani. Onu yapmak için, özünü bozmamak için bu adamları getirdim. Saffet Gündeğer, radyo sanatçısı radyoya her gittiğinde klarnetini Cumhuriyet gazetesine sarıyor kutuya koymuyor çalgıcı demesinler diye; Cumhuriyet gazetesi de entelektüel ya, C de gözüküyor oradan! Aldım getirdim, acayip sükse yaptı İsveç’te. Ben bu adamlarla burada da çalıştım, Avrupa’ya da götürdüm onları. Hacı Tekbilek bir tanesi bunlardan. Ziya Aytekin mesela, Artvin Şavşatlı zurnacı; efendi çocuktu, hale İsveç’te. Yani ben bunları götürdüm hep gruba soktum. Aman bak bu kadar çal, burada bana dikkat et, filan falan diye diye yola getirdim birazcık; büyük yani saksafonlu trombonlu piyanolu filan grupta ilk defa çalıyorlar, aman hep sen çalmayacaksın ha… Boşluk çünkü, boşluk müziğin en büyük en önemli parçası, bunları öğrete öğrete…
Buraya mesela Pharoah Sanders geldi; ben çağırdım, Pozitif’le beraber getirdik adamı, müziğini biliyorum. Geldi adam buraya, ya dedim ne çalacağız biz arkada? No talk no show, dedi bana! Ne çalacağımızı konuşmayacağız. Böyle çıkacağız hani ne gelirse. No show dediği; birisine gitar solo verirsin hemen başlar kıvırmaya ya böyle öne gider biraz. Utçu olsun kanuncu olsun hemen vücut değişiyor insanların ya, ulan adam gibi çalsana! Adam [Pharoah Sanders] bunu istemiyor.
Okay Temiz, Türk müziğini aldı bambaşka bir yere taşıdı, en tanınmış cazcılarla beraber bunu paylaştı. Yalnız Türk değil Afrika da var içerisinde. Şaman müzikleri var… Japon… Kullandığım aletler değişik ülkelerden. Afrika kalimbasıyla başlıyoruz mesela. Bir Japon flütüyle, bir İsveç flütüyle ben açılış yapıyorum. Halen yapıyorum. O kültürü oraya koyuyorum. Müzisyenler de öyle. Orijinalini bozmadan ben bu müzisyenlerle çaldım, şöyle: sen cazcı değilsin, cazı arkadaşlarımız yapıyor, sen melodiyi çal yeter. Bunu aşıladık biz onlara.
- Yani o zaman yerel müziklerin o özlerini kaybetmemesinin sırrı mesela bir cazcıyla birlikte çalışırlarken kendi ülkelerinde nasıl çalıyorlarsa o şekilde çalmaları.
- Aynen, onu her zaman söylerim. Ve koruduk da onu, o ilke, prensip oradan. Müzikte işte boşluk diyorum ya boşluk, space… Bunun farkında olan çok az müzisyen var. Durmadan kendini gösterme vaziyeti, bu egoyu yenemeyen…. Hep durmadan teknik var.
- Peki Türkiye’ye döndükten sonraki yıllar?
- Ben üç kere kesin dönüş yaptım İsveç’ten, üç defa benim aletlerim buraya taşındı, tak bir buçuk iki ay sonra geri döndüm. Eh bir şey yapamıyorsun, orada yardım alıyorum, burada yardım yok. En sonunda yerleştim. Kültür Bakanlığı’nın Mehter grubunun başına geçtim. Bir girdim, dedim ki bu agresif marşları çalarsınız ama benimle olmasın. Daha çok folklor çalalım. Sonra çok sevdiler, Ankara’da bir konser, İzmir’de bir konser. Cemal Reşit Rey’de. Mehterin içine Yunanistan’dan Rusya’dan klarnet, saksafon, akordeon koydum. Mehteri, Barış Orkestrası yaptım yani!
- Kendi yaptığınız enstrümanlar var…
- Bir sürü bunlar başka yerde yok, kimsede yok. Otuz dört tanesi bana ait yani. David Bowie ile çalışan bir Türk vardı aranjmanlarını yapan, kabiliyetli bir çocuk. Bir geldi, Bowie benim piramidi görmüş. Abi, Bowie seni istiyor, dedi. Biz çıktık mı bir buçuk ay turnaya çıkıyoruz, dedi, ben dedim, bir buçuk ay gelemem. Benim de cazcılık odağım vardı o zaman, öyle kimseye yüz vermiyordum, halbuki David Bowie…Sonra Demis Roussos vardı, Yunanistanlı çok iyi arkadaşım. İsveç’teyken onun adamları geldiler. Benim bakır davulun resmini görmüş. aman Okay’ı istiyoruz, kalktık Yunanistan’a gittik. Karısı çok iyi arkadaşım oldu. Paris’te bir prova yaptık. Sonra iş almaya başladı. Bende iki tane parça vardı. Onları istedi, sana bir daire bir de Citroën, yeni çıkmış o balık gibi olanlardan, onlardan alacağım dedi. Bu parçaları bana ver. Yok dedim olmaz. Çünkü Don çalıyor onları, olmaz…
Sanat okulu mezunu olduğum için teknik resim de biliyorum, enstrümanların şemalarını çiziyordum, o şemaları verdim isteyenlere; Haluk [Haluk Damar, Caz Plak’ın iki kurucusundan biri] nasıl kızıyor şimdi bana!
Okay Temiz, icat ettiği enstrümanları apartmanın bodrumunda yer alan iki depoda muhafaza etmeye çabalıyor
- Bu enstrümanlarla ilgili müze projeniz ne durumda?
- Kültür Bakanlığı’ndan randevu bile alamadım. Haluk da uğraştı. Garanti Bankası’nın genel müdürüne telefon ettim, o İKSV’ye yönlendirdi ama bir adım atılmadı. Ürettiğim kültüre, yarattığım birikime sahip çıkılmasını istiyorum.
- Caz Plak bazı eski kayıtlarınızı sınırlı üretim plaklar olarak bastı. Biraz bahseder misiniz bunlardan?
- Bazılarının haklarını aldık ama çok var. Biz çok büyük hatalar yaptık, senelerce plakçılara bu hakları verdik. Paranı aldın ya, imzala; imzaladığın şey sonsuza kadar gidiyor ya! Olacak şey değil, onu düşünmeden yaptık gençken. Çok büyük ad; şimdi onun için bak para istiyorlar bizden. Uzelli mesela, çok güzel plaklar yaptım ben ona ya, ‘Fish Market’ var, harika yani. Adama para vermen lazım; eh sen yap, diyorsun, kendi basmıyor tekrar, başkasının basması için de para istiyor.





