“Sen Kendine Bak”çılık – What aboutism?
Barış Özkul

What aboutism? Soğuk Savaş devrinden kalma olsa da son yıllarda siyaset terminolojisinde ve uluslararası ilişkilerde tekrar yaygınlaşan tabirlerden biri. Siyasete kavga dili hâkim oldukça, rasyonel iletişim kurmak zorlaştıkça tarafların birbirine “Sen Kendine Bak!” diye çıkıştıkları bir kakofoni ortalığı kaplıyor. Wikipedia’da “Sen Kendine Bak”çılık hakkında şöyle bir başlık açılmış: “Eleştirel bir soru ya da argümanın kendi içinde yanıtlanması ya da tartışılmasını önlemek üzere bir karşı suçlama yahut karşı soru yöneltmek.” Bir nevi ad hominem, yani belden aşağı vurma taktiğinin güncel bir sürümü. Aynı Wikipedia maddesinde Çin ve Rusya gibi ülkelerde sözkonusu propaganda tekniğine daha çok başvurulduğu belirtilmiş. Ama Çin ve Rusya dışında Trump Amerikası’nda, Erdoğan Türkiyesi’nde, çeşitli sol çevrelerde, tartışmanın müşterek zemininin ortadan kaybolduğu her yerde “what aboutism” bir alışkanlık haline gelmiş durumda.

Özünde eleştiriyi çıkmaza sürükleyen, eleştirel söz söyleme yetkisini askıya alan sinik bir tavır bu. Son noktayı koyup tartışmayı kapatmaya meraklı bir haklılık iddiasına yaslanıyor. Üstelik yanıltıcı bir tarihî hassasiyet izlenimi de veriyor. Örneğin bugünlerde Rusya’nın Ukrayna işgaline yüksek sesle karşı çıkanlara “ABD Irak’ı işgal ettiğinde, Batı ülkeleri Suriye’yi karıştırdığında neredeydiniz?” diye çıkışmak ve savaş karşıtlarını NATO’culukla itham etmek moda. Oysa Rusya’nın Ukrayna işgaline karşı çıkmak illa ABD’nin Irak işgalini desteklemiş olmak anlamına gelmediği gibi kendi işgal politikasını meşrulaştırmak üzere tarihten örnekler veren Rusya’nın niyeti de dünyada barışı hâkim kılmak değil. Son konuşmasında kendini Çar Deli Petro’yla kıyaslayan Putin, NATO’nun emellerinden gerçek bir insan hakları savunucusu olduğu için  şikâyetçi değil. Rusya’da sadece “savaşa hayır” dedikleri için gözaltına alınan ve kovuşturulan on binlerce muhalif var.

“Sen Kendine Bak!”, Putin ve cümle otoriter liderler için, “bize kimse karışmasın, istediğimizin başını istediğimiz gibi ezelim” demenin kibar bir yolu; pazu şişirmenin, güç gösterisinin, saldırganlığın mantıkî kılıfı. Savaşa müdahale etmeye kalkışanlara tarihin belirli dönemlerinde onların da katliamlar yaptıkları hatırlatılınca yürürlükteki savaş ve işgal politikalarına karşı çıkma hakkı askıya alınmış oluyor. İktidarın hizmetinde araçsallaştırılmış ve kadükleştirilmiş bir mantık bu.

“Sen Kendine Bak!”, demokratik muhalefetin, uluslararası kamuoyu ve kurumların denetiminden kurtulmak için de biçilmiş kaftan. Recep Tayyip Erdoğan, ilk olarak, 2013’teki Gezi olayları sırasında polisin orantısız şiddet kullanımını eleştiren Avrupa Parlamentosu kararına karşı “Avrupa önce kendine baksın… İngiltere ve Yunanistan’daki olaylar sırasında neredeydiler? Türkiye’yi eleştirmek AP’nin haddine mi?” demişti. Sonraki yıllarda birçok kez kâh Avrupa Birliği ve Batı’dan gelen tepkiler karşısında kâh ana muhalefet partisine (“Bay Kemal”) had bildirmek için “Siz Kendinize Bakın” demeye devam etti.

“Sen Kendine Bak”çılık, Türkiye gibi milliyetçiliğin son derece güçlü olduğu ve kolaylıkla anti-emperyalizm kisvesine bürünebildiği ülkelerde solun da zaman zaman sahiplenebildiği bir alışkanlık. NATO’nun Soğuk Savaş’ta Sovyetler’e karşı bir askerî savunma paktı ve anti-komünist aparat olarak kurulmuş olması, geçmişte ABD’nin çıkarları doğrultusunda Türkiye dahil birçok ülkede sağcı darbelere karışmış olması NATO’nun tarihine yönelik eleştirilere elbette belli bir haklılık payı katıyor. SSCB’nin yıkılmasının ardından Birleşmiş Milletler bünyesinde Rusya’yı da içeren, sicili çok daha “temiz” bir uluslararası barış gücü kurulabilirdi. Bunun gerçekleşmemiş olmasında Avrupa ve ABD’nin önemli kusurları var. Bunlar kendi içinde eleştiriyi hak ediyor. Gelgelelim Ukrayna’nın işgaline karşı ülkenin meşru ve seçilmiş hükümetinin talebiyle Batı’nın verdiği askeri desteği emperyalist politikaların bir uzantısı olarak görmek, Kremlin’in komplo teorilerine ve yayılmacı-saldırgan emellerine bilerek ya da bilmeyerek alet olmak anlamına geliyor. Bugün Finlandiya, İsveç gibi ülkeler “emperyalistlerin zoru”yla değil Rusya’nın saldırgan politikalarından ve nükleer saldırı tehdidinden korktukları için NATO’ya üye olmak istiyorlar. Bu somut durum karşısında arabayı atın önüne koşup Putin ile Zelenski ve Batı’yı aynı kefeye koymak ciddi bir kafa karışıklığını yansıtıyor. Solda emperyalizmin ve ulusların kendi kaderini tayin hakkının ilk teorisyenlerinden olan Lenin’i Ukrayna’ya bağımsızlık tanıdığı için eleştiren Putin’i anti-emperyalizm adına sahiplenmek ya da mazur göstermek gerçeklikten tümüyle kopuk bir tutum. Buradan bakıldığında Salvini, Le Pen, Orban gibi Avrupalı sağcıların Putin’i gerçekte olduğu haliyle, daha doğru biçimde kavrayıp destekledikleri söylenebilir. Putin’e soldan meşruiyet sağlayanlar ise NATO ve ABD ile geçmişten kalan hesaplarını görmek için Çarlık heveslisi bir otokratın ardında sıralanıyorlar. “Sen Kendine Bak”çılık bir mugalata biçimi olarak bu ihtiyaca hizmet ediyor.

Toplumları ve halkları “Yok birbirimizden farkımız” mantığı etrafında geçmişe dönük bir dipsiz suçluluk duygusunda ortaklaştırmaya çalışan “Sen Kendine Bak”çılık, bugünün ve geleceğin ufkunu ilke olarak barış, demokrasi, insan hakları, enternasyonal dayanışma temelinde çizmekte kararlı sol düşünceye ciddi bir zarar veriyor. “Sen Kendine Bak”çılığın panzehri hiç kimsenin sadece kendine bakmadığı, birer dünya vatandaşı olarak herkesin birbirinden sorumlu olduğu bir yeni dünyayı bugünden kurmaktır.