Bahçeye Beton Dökmek
Tanıl Bora

Ege Üniversitesi’nin felsefe bölümü, 1978 yılında kurulmuş. Köklü bir mazisi yok. Yine de, memleket üniversitelerinin felsefe bölümleri içinde kendine has bir yeri, bir ağırlığı, çünkü bir karakteri vardı. 

Çünkü, bir ağırlığı, bir hususiyeti, bir karakteri olan felsefecilerin, üretken bilimcilerin, salt öğretim ‘elemanı’ olmaktan öte, gerçekten ‘hoca’ ve ‘usta’ vasfı taşıyan insanların gelip geçtiği bir yerdi orası. Hermenötik (yorumsama) bilgisinin emektarı Doğan Özlem’in de bir süre bulunduğu, Türkiye’de siyaset felsefesinin en yetkin hocalarından Tülin Bumin’in, felsefe tarihi ve İslâm felsefesi alanlarının en güçlü âlimlerinden Ahmet Arslan’ın damgasını vurduğu bir yer.

Akademi, alabildiğine endüstrileşse de protolerleşse de, bir yanıyla, zanaat işidir. Usta-çırak ilişkisi olmadan, eksik kalır. Tatlı-ekşi huysuzluklarla, naz-niyazla, bir çeşit aşkla örülmüş o zanaat ortamı olmadan, güdük kalır. Türkçenin yaratıcı edibi İhsan Oktay Anar’ın akademik hayatını orada, Ege Felsefe’de ‘yaşamış’ olması, tesadüf olmayabilir!

Bir de, usta-çırak ilişkisi, güçlü bir silsile yaratmazsa, gelişemez, şenlenemez akademik muhit. Ege Üniversitesi’nin felsefe bölümü, bir silsile kurmayı başarmasıyla ve bunu bir ‘töreye’ dönüştürmesiyle dikkat çekici idi. ‘Büyük’ hocaların arkasından, güçlü yeni ustalar geldi. İslâm felsefesinin üstadı Ahmet Arslan’ın öğrencisi Zerrin Kurtoğlu’nun tezi-kitabı İslâm Düşüncesinin Siyasal Ufku’nun (bkz.) Arapçaya çevrilerek Mısır’da bir yayınevi tarafından basılmış olması, bir şey ifade ediyor olmalı. Tülin Bumin’in öğrencisi Nilgün Toker Kılınç, siyaset felsefesini aktüalitenin süfliliğine batırmadan aktüelleştirmenin, kavramları çarçur etmeden kullanmanın, olup biteni zamana dayanıklı kavramlarla yorumlamanın, evrensel kıratta bir ustasıdır (bkz. ve bkz.). Bu kuşağın, öğrenciye gerçekten emek vermeyi iman gibi önemsediği de bilinir - öğrencilerinin haklarında yazıp söylediklerinden de bilebilirsiniz. Öğrenciye emek, silsile kurmanın da bir icabıdır. Amir değil de yetiştirici-hoca olmanın icabı. Nitekim Ege Felsefe’de bir sonraki kuşaktan da çanta taşıyıcılar ya da herhangi ‘elemanlar’ değil, kendi sözü, ilgisi, fikri olan, olağandışı parlak akademisyenler çıktı. Misal, Serdar Tekin (bkz.).

‘Ağır’ şahsiyetlerin, büyük isimlerin damgasını vurduğu bir akademik muhitte, halef kuşakların da ‘kendileri olarak’ ağırlık kazanmaları çok zordur. Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü, bu erdemi üç kuşak silsilesince gösterebilmiş bir yerdi. Merakı sönmemiş bir silsileydi bu, felsefenin sahih anlamı olan hakikat ve bilgi sevgisini taşıyan, öğrenciye de nakleden insanlardı. 

Geçen ay, soruşturma baskılarıyla boğuşur, memleketin ağır atmosferini solurken, dört başı mamur bir Aristoteles Sempozyumu kotarmış, bir “Günümüz din-siyaset ilişkilerini felsefe aracılığıyla yeniden düşünmek” sempozyumu hazırlamaya girişmiş, ‘çalışkan’ bir bölümden söz ediyoruz. Bilimsel-düşünsel ‘mesleği’ ile dünya ve kamusal hayat arasında içkin bir ilişki kurmaya çalışan bir bölüm.

Akademide bir birimin, bir devlet dairesi olmaktan, bir ‘görev yeri’ olmaktan çıkıp, üretken bir ocak olarak karakter kazanması, bir ‘ekol’ haline gelmesi zordur. Tasarlamak da yetmez. Zaman alır. Birkaç kuşak ister. Mutlaka şahsiyeti olan, mutlaka bir ‘sivriliği’ olan, sıra dışı birilerini de ister. Onların ihtimam görebildiği bir devamlılık ister. Tayinle terfiyle, yetiştirmek için oraya buraya talebe göndermeyle olacak iş değildir, -ihaleyle de olmaz-; bir havanın, bir iklimin, bir ortamın, bir geleneğin oluşmasını gerektirir. Taşıma bitkiye, suni çime itibar etmeden, eke biçe, aşılayarak, bakımını yaparak, sabrederek ‘organik’ bahçe yapmak gibi zordur. İşte, Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü, böyle bir bahçeydi.

Andığım isimlerden başkaları da var tabii orada, başka kıymetli akademisyenler de var, olmaz olur mu. Ben sadece atılanları zikrettim. Nilgün Toker Kılınç, Zerrin Kurtoğlu, Serdar Tekin, önceki hafta gece yarısı KHK darbesiyle üniversiteden atıldılar. Üçünün önemi, kendi kıymetleriyle beraber, anlatmaya çalıştığım devamlılığı ve silsileyi, geleneği temsil etmeleridir.

Onun için, geçmiş zaman kipinde anlatıyorum Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü. Çünkü yapılan iş, bir birikimi, bir geleneği tahrip etmektir.

Barış İçin Akademisyenler’e dönük cadı avıyla başlayıp, özellikle en geniş tanımıyla “sol-muhalif” bellenenleri hedef alan, memleket tarihinin en kapsamlı üniversite tasfiyesinin yol açtığı bir dizi tahribat var. Adalet hissini yok eden keyfîlik, insanların işsiz kalması, sosyal haklarının soyulması, medenî ölüme mahkûm edilmeleri, bunlar korkunç şeyler. Bunların yanında, bir de bu var işte: akademik kurumların, geleneklerin yıkılması. Türkiye’de çok yok bunlardan. Üniversite çok var ama bir gelenek oluşturmuş, bir birikim yaratmış kurumlar nadirdir. Bir nevi “millî servet”tir bunlar. Memlekete, insanımıza ve insaniyetimize faydaları, millîlik hamaseti yapanlardan fazladır. Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü, bu nadir akademik kurumlardan biridir. Biri idi. [1]

Yaptıkları, üç kuşakta bin bir emekle zarafetle yapılmış bahçeye beton dökmektir. 


[1] Aynı tasallut altındaki Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi için de yazabilirdim bu yazıyı. Fazla içimde, fazla içeriden hissettiğimden, gönlüm elvermedi, diyeyim.


Başka örnekler de var. Kimisi daha küçük bahçeler, tarhlar… Bir arkadaşımın güçlü tasvirini aktaracağım: “Meskûn mahallere yakın otoban kenarlarında sesi kessin diye konulmuş duvarlar vardır. Ülke dışında daha çoktur ama bizde de rastlamışsındır. Muğla, Anadolu, Dersim ve Kocaeli Üniversiteleri işte bu ses panoları gibi duruyorlardı, merkezdeki bölüm ve üniversitelerin çevresinde. Bunların yoklukları yol kıyılarındaki evlerde oturulurken hissedilecektir bundan böyle.” Artuklu Üniversitesi’nin daha ekimi yeni yapılmışken sökülen “Kürdoloji bahçesi”ni de ekleyebiliriz buna, başkalarını da ekleyebiliriz.