Neoliberalizmin Enkazında: Narsistik Nihilizm, Otoriterleşme ve Eril Yıkım

Türkiye'de son yıllarda giderek artan kadın cinayetleri ile toplumun gözleri önünde gerçekleşen okul saldırıları, yalnızca bireysel patolojilerin ya da anlık krizlerin ürünü değildir. Bu olaylar, daha derin ve kapsamlı bir toplumsal kırılmanın görünür semptomlarıdır. Bu yazının temel argümanı şudur: söz konusu şiddet örüntüleri, onlarca yıllık neoliberalleşme sürecinin yarattığı toplumsal tahribatın ve bu tahribata verilen otoriter-faşizan siyasal tepkilerin birlikte ürettiği narsistik ve nihilist öznelliklerle doğrudan ilişkilidir. Başka bir deyişle, bu tür şiddet olayları salt psikopatolojik değil; yapısaldır. Bu yapının anlaşılabilmesi için neoliberal yönetim mantığının küresel ve yerel gelişimini, ilerici neoliberalizmin krizini, buna reaksiyoner biçimde yükselen otoriter popülizmi ve bu siyasal atmosferin beslediği psikolojik öznellik biçimlerini birlikte ele almak gerekmektedir.

İlerici Neoliberalizm ve Çelişkileri

Neoliberal yönetim mantığının küresel ölçekte hegemonikleşmesi 1970'lerin sonuna, Türkiye'deyse Özal dönemine dayanır. Ancak bu süreç tek bir çizgide ilerlemez; 1990'larda nelieral yönetim biçimleri önemli bir dönüşüm geçirerek Nancy Fraser'ın kavramsallaştırdığı "ilerici neoliberalizm" biçimini alırlar. Bu yeni yapılanma, görünürde birbirine hiç uymayan iki güç bloğunun gerçek ve etkin ittifakına dayanır: bir yanda finans, teknoloji ve eğlence sektörlerinin (Wall Street, Silikon Vadisi, Hollywood) çıkarları; öte yanda feminizm, ırkçılık karşıtlığı, çokkültürlülük ve LGBTİ hakları gibi yeni toplumsal hareketlerin söylemlerini savunan liberal gruplar. Bu ittifak, eşitlik taleplerini yapısal dönüşümler aracılığıyla değil; sembolik kapsayıcılık ve bireysel yükseliş imkânları aracılığıyla karşılayan bir siyasal mantık üretir.

Amerika'da Clinton yönetimi ve „yeni demokratlar“ bu projenin baş mimarı olurken, Türkiye'de AKP iktidarının ilk yıllarında kendilerini "muhafazakâr demokratlar" olarak adlandıran ve Kemalizm eleştririsinden güç alan, esasen neoliberal ve neo-muhafazakâr unsurları eklemleyerek AB üyelik sürecinin sunduğu uluslararası meşruiyet zemininde hareket eden bir ittifak grubu etkili olur. Bu bağlamda AKP kadın haklarına yönelik yasal düzenlemeler gerçekleştirir. Bu düzenlemeler, feminist hareketin onlarca yıllık mücadelesinin kazanımlarını yansıttığı kadar, uluslararası fon mekanizmalarının ve meritokratik kurumsal feminizmin jargonunu da içerir. Kadın hakları, yapısal bir eşitlik meselesi olarak değil; bu ittifakın geçer akçe olan ılımlı muhafazakârlığının ve monderliğinin turnusolu olarak işlevselldir. Özelleştirmenin hız kazandığı, sosyal güvenlik mekanizmalarının aşındığı, yardım hizmetlerinin devletin doğrudan denetiminden vakıf ve yardım örgütlerine devredildiği bu dönemde "ilerici" görüntü, büyük ölçüde söylemsel düzeyde kalır ve neoliberalizmin sınırları içinde ve piyasa merkezli kapitalist ilişkiler temelinde etkili olur.

İlerici neoliberalizmin temel çelişkisi tam da burada yatar: bir yandan "çeşitlilik", "güçlendirme" ve "ayrımcılık yapmama" söylemleri dolaşıma sokulurken, öte yandan küresel piyasalara dahil olamayan sanayi sektörlerini hızla çöküşe terk edilirken, finans ve hizmet sektörlerine güç veren politikalar öne çıkar, reel ücretler düşürülür, iş güvencesizliği esnekleşme adı altında artar ve orta sınıf ile işçi sınıfları parçalanır ve geriler. "İlerleme"yi toplumsal eşitlik yerine bireysel performansla özdeşleştiren bu anlayış, kurtuluşu kazananın her şeyi aldığı hiyerarşik düzende seçkin bir azınlığın yükselmesiyle ölçer. Liberal eşitlik söylemleri bu azınlığın içie sembolik düzeyde kadının veya azınlığın girmesine destek olacak niteliktedir. Böylece 1960'larda ve 1970'lerde yaşanan kolektivist, sınıf-duyarlı ve anti-kapitalist özgürleşme anlayışlarının yerini bireysel başarıyı merkezine alan kimlikçi politikalar alır.

Krizin Anatomisi: Reaksiyoner Neoliberalizm ve Otoriterleşme

2008 küresel finansal krizi, ilerici neoliberalizmin hegemonik bloğunu parçalar. ABD'de bu çöküş Occupy hareketleri ve Bernie Sanders'ın yeniden canlandırdığı "demokratik sosyalizm" söylemleriyle soldan; Trump'ın yükselişiyle sağdan iki ayrı biçimde okunur. Fraser'ın vurguladığı üzere Trump seçmenleri neoliberalizmin bütününü değil, onun ilerici boyutunu reddeder. Bu ince ama kritik ayrım, reaksiyoner bir neoliberalizmin ve onun otoriterleşme hatta faşistleşme sürecini nasıl mümkün kıldığını açıklar: bu yaklaşım piyasanın mantığına itiraz etmeden, onu ilerici normlardan temizleyerek daha sert, daha etnik-milliyetçi, göçmen karşıtı ve otoriter bir biçimde yeniden kurmayı hedefler.

Türkiye'de bu süreç 2010'lu yıllara tekabül eder. AKP'nin kurduğu hegemonik blok, Gülen cemaatiyle yaşanan kırılma, Kürt hareketiyle sürdürülen çözüm sürecinin çöküşü ve 2013 Gezi direnişiyle sarsılır. Bu çatlaklar derinleştikçe iktidar bloğu, liberal ittifak stratejisinden uzaklaşarak güç merkezileşmesine, yargı bağımsızlığının aşınmasına ve milliyetçi ve muhafazakar popülist otoriter söylemlere ve radikal gruplarla iş birliğine yönelir. Sistemin işleyemezliği açıkça ortadayken, bu işlevsizliğin sorumluluğu liberal kurumlar, feminizm, LGBTİ hareketi ve azınlıklara yüklenir. Günah keçisi siyaseti, yapısal eleştiriyi bloke eden ve öfkeyi farklı bir hedefe yönelten temel mekanizmaya dönüşür.

Fraser'ın "hiper-reaksiyoner neoliberalizm" olarak tanımladığı bu yapılanma, bir hegemonik uzlaşı kurmaktan çok kaotik ve pragmatik bir güç istencinde temellenen bir siyasal iktidar sürecine dönüşür. Gücün aşırı merkezileşmesi, denetim mekanizmalarının çöküşü ve cezasızlık sistemi, hem siyaset alanında hem de toplumun gündelik dokusunda sorumsuz öznelliğin zeminini hazırlar. İktidarın bu psişik boyutuna ve öznelliklerin gelişimine bakmak üzere Foucault'cu bir perspektif devreye sokmak anlamlı görünüyor. Böylece siyasal dönüşümleri yalnızca devlet aygıtının değişiminden değil, toplumsal alanlarda üretilen öznelliklerden beslendiğine dair argümanları çok daha etkili bir biçimde ortaya koymak mümkün hale gelir. Bu yaklaşım esasen devlet stratejileri ile yaygın psişik dinamikler arasındaki karşılıklı etkileşim ilişkisine vurgu yapar ve şiddetin yapısal bağlamını anlamak açısından önemlidir.

Neoliberal Öznellikler: Bireysel Narsistik Nihilizmden Kolektif Narsisizme Eril Şiddetin Yapısal Kökenleri

Neoliberalizm, bireyi sürekli rekabet eden, kendisinin girişimcisi olan ve başarısını kendi sorumluluğunda taşıyan bir özne olarak inşa eder. Bu öznellik biçiminin içine yerleşik olan başarı dürtüsü, savunmasız ve bağımlı olanları topluma yük olarak konumlandırır; onlara duyulan ilgisizliği doğallaştırır. Destek sistemlerinin aşındığı bir ortamda bu ilgisizlik, varoluşsal bir yalnızlığa ve derin bir öfkeye dönüşür. Neoliberal öznelliğin yarattığı narsisizm, burada klasik anlamdaki özseverlikten ayrışır: bireyin aşırı güç istenciyle şekillenemesini, kendine kapanmasını, toplumsal sorumluluktan kopuşunu ve ötekinin acısına karşı körelmeyi içeren bir "narsistik nihilizm" biçimine dönüşür.

Otoriterleşme bu narsistik nihilizmi hem besler hem de ondan beslenir. Popülist söylemler, kaybedenler kategorisindeki bireylerin öfkesini komplo teorileri ve düşman figürleri aracılığıyla belirli gruplara yönlendirir. Komplo teorileri, toplumsaldan koraılmış ve siyasal akötürlükten azad edilmiş bireyi, kendini aşan küresel güçleri merkeze alan kurguların etkisi altına sokar ve alternatif siyasi sözlmelerin zayıfladığı bir dönemde kitlesel siyasi apatiyi pekiştirir. Böylece bir yanda denetimsiz iktidar grupları öte yanda yalnız ve öfkeli bireyler arasında doğal bir rezonans gelişir. Toplumsal bağlar ve ortak sorumluluk duygusu çift yönlü biçimde aşınır: yukarıdan cezasızlık mekanizmasıyla, aşağıdan ise kollektif var oluşşlların dağılması sonucu gelişen yanlızlık, anlamsızlık ve güvensizlik kültürüyle.

Nihilizm bu bağlamda yalnızca anlamsızlık duygusu değil, değerlerin araçsallaşmasıdır. Adalet, eşitlik ya da aile gibi değerler tutarlı bir normatif çerçeveden koparılır ve salt güç istenciyle, oldukça pragmatik bir biçimde hareket eden yönetici elitlerin hizmetine sokulur. Gücü olmayanların elenmesini doğallaştıran sosyal darwinist düşünce, neoliberal rekabet mantığıyla eklemlenince, şiddete dair toplumsal direnci aşındırır. Gerek gücü olmayan gerekse güç sarhoşu narsist ve nihilist erkekler için şiddet ve cezasızlık normalleşir.

Bireysel narsisizm, toplumsal hayal kırıklıklarıyla birleştiğinde kolektif narsisizme evrilebilir. Golec de Zavala ve meslektaşlarının kapsamlı araştırmaları, kolektif narsisizmin bir grubun istisnai ve tek hak sahibi olduğuna dair abartılı, kırılgan ve dışsal onaylamaya muhtaç bir inanç üzerine kurulduğunu ortaya koyar. Bu inanç onaylanmadığında, tehdit olarak algılanan dış gruplara yönelik düşmanlık ve şiddet meşrulaştırılır. Araştırmalar, kolektif narsisizmin demokratik normları hiçe sayan popülist-otoriter liderlere verilen desteğin en güçlü yordayıcısı olduğunu tutarlı biçimde göstermektedir[1].

Eril kolektifler bu bağlamda özellikle kritik bir öneme sahiptir. İncel hareketi gibi çevrimiçi topluluklarda birleşen erkekler, kendilerini sistemin mağdurları olarak konumlandırırken bu mağduriyetin sorumluluğunu kadın özgürlüğüne yüklerler. İnsanları ölçülebilir hiyerarşik değerlerle tanımlayan İncel alt kültüründe "kaybeden" erkekler, sisteme karşı değil, onları kaybetmesine neden olduğu iddia edilen, onlara asla yüz vermeyecek, gözü açılmış kadınlar olarak olarak tanımladıkları kadınlara veya kendilerinden daha kırılgan olan LGBTİ, göçmen bireylere karşı saldırganlaşırlar. Kadın düşmanı söylemler ırkçı söylemlerle iç içe geçerek yıkıcı, nihilist bir öznelliğin zeminine dönüşür. Neoliberalizmin ürettiği rekabetçi ve bireyci kültür bu kollektiviteyi hem oluşturur hem de onun meşruiyet kaynağına dönüşür: sistemin kendi mantığını, yani acımasız rekabeti ve güç hiyerarşisini, kadınlara ve ötekilerine karşı döndürür.

Şiddetin failliği meselesine ataerkil kültür boyutundan bakıldığında da tablo belirginleşir. Güç ilişkilerinin merkezinde yer alan erkekler şiddetin failleri, kadınlar ise ya iktidarın uyduları ya da kurbanları olarak konumlanır. Gülistan Doku davası, bu dinamiğin çarpıcı bir örneğini sunar: valinin oğlu olarak güç hiyerarşisinin tepesinde bulunan zanlı, uzun yıllar cezasızlık sistemi içinde serbestçe hareket edebilmiştir. Öte yandan Kahramanmaraş'ta 10 kişinin hayatını kaybettiği okul saldırısı, farklı bir tablo ortaya koyar: kendi ailesi içinde şiddete maruz kalmış, cinsel yönelimi nedeniyle dışlanmış, eğitim sistemine yabancılaşmış, psikolojik ve toplumsal kırılganlıklar içindeki 14 yaşındaki bir erkek öğrenci bu defa toplumsal bağlarının ne kadar zayıfladığını ortaya serecek şekilde bir saldırganlığın öznesi olabilirmektedir. Bu tablo, bireysel patolojinin ötesinde, toplumsaldan dışlanmanın, görünmezliğin ve narsistik-nihilist öznelliğin nasıl yıkıcı bir biçim alabileceğini gözler önüne serer.

Her iki örnek de farklı konumlar için geçerli bir ortak dinamiğe işaret eder: güç zehirlenmesine uğramış narsist özne ile toplumsal ilişkilerden kopuk, öfkeli ve nihilist özne, aynı siyasal-kültürel atmosferin farklı kutuplarında üretilmiştir. Birincisi cezasızlık mekanizmasının denetimsizleştirdiği etnik milliyetçiliğin kollektif narsizminden beslenen failliği temsil ederken; ikincisi dışlanmanın ve görünmezliğin yarattığı yıkıcı narsist ve radikal nihilist failliğin temsilcidir.

Sonuç: Alternatif Siyaset

Bütün bu örüntülerin altında, Fraser'ın da vurguladığı gibi, siyasi sisteme duyulan güvenin köklü bir biçimde çöküşü yatmaktadır. Bu güvenin yeniden inşası, şiddeti ve otoriterleşmeyi besleyen koşullarla mücadelede merkezî bir öneme sahiptir. Ancak bu yeniden inşa salt kurumsal reformların ötesine geçmek zorundadır. Tüm bunlar bireylerin toplumsal alana eşitlik ve adalet temelinde dahil olmasını mümkün kılacak, kolektif değerleri diriltecek ve ortak kader algısını yeniden kuracak bir siyasal projeye acil ve derinden bir ihtiyaç olduğunun göstergeleridir.

Feminizm bu süreçte belirleyici bir rol üstlenmek durumundadır; ancak bu, yalnızca yasal haklar talep eden kurumsal ve liberal bir feminizm değil, sınıf duyarlılığını, ırkçılık karşıtlığını ve demokrasi mücadelesini kapsayan, neoliberal söyleme eklemlenmeksizin kapsamlı bir yapısal dönüşümü hedefleyen sınıfsal ve etnik ayrımcılıklara duyarlı bir feminizm olmalıdır. Çünkü nihayetinde kadına yönelik şiddetin de okul saldırılarının da üretildiği zemini var eden sistem, onlarca yıllık neoliberal politikaların biriktirdiği toplumsal tahribattır. Bu tahribatla yüzleşmeden, onun yarattığı öznelliklerle hesaplaşmadan ve alternatif bir siyasal hayal kurmadan, günah keçisi siyasetinin ve narsistik nihilizmin döngüsünü kırmak mümkün olmayacaktır.


Kaynakça

Fraser, N. (2017). The End of Progressive Neoliberalism. Dissent Magazine, January 2017.

Fraser, N. (2019). The Old is Dying and the New Cannot Be Born. Brooklyn, NY: Verso.

Federico, C. M., & Golec de Zavala, A. (2018). Collective narcissism and the 2016 U.S. presidential vote. Public Opinion Quarterly, 82(1), 110–121. https://doi.org/10.1093/poq/nfx048

Golec de Zavala, A. & Keenan, O. (2020). Collective narcissism and the vaccine conspiracy beliefs. Personality and Individual Differences, 163, 110060.

Ensler, E. (2020). Trump: A Fable. In Strongmen (Ed. R. Ben-Ghiat). New York: W. W. Norton.


[1] Federico & Golec de Zavala (2018), ABD kolektif narsisizminin 2016 başkanlık seçimlerinde Trump'a oy vermenin ekonomik memnuniyetsizlik, otoriter eğilimler, cinsiyetçilik ve ırk öfkesi gibi faktörlerin ötesinde ikinci en güçlü yordayıcısı olduğunu ortaya koymuştur. İngiltere'de ise kolektif narsisizm Brexit oyuyla; Polonya'da PiS desteğiyle ilişkilendirilmiştir.