Ortadoğu: Kartlar Yeniden Dağıtılıyor

Ortadoğu’da taşlar bir kez daha yerinden oynadı. İsrail ile Suriye’nin yıllar sonra Golan Tepeleri için masaya oturmasının ardından, İsrail, Kuzey Lübnan’dan çekilmeye karar verdi. Ve yıllar sonra Ortadoğu sorunu, Filistin sorunu doğrudan dile getirilmeksizin gündeme geliyor. Aslında tüm görüşmelerin nedeni Filistin sorununa dayanıyor.

Ama Filistin sorununun bir süre için olsa da alt sıralara düşmesi, aynı denklemin farklı köşe taşlarını oluşturan Suriye ve Lübnan’ın ilk sıralara yükselmesi nedensiz değil. Çünkü Ortadoğu’da içinden çıkılmaz bir hal alan düğüm çözülmek isteniyor. Tabiî ki bu düğümün bir ucu İsrail’de, diğeri ise Arap ülkeleri, Lübnan ve Filistin’in elinde. Ve tüm çözüm İsrail’e verilecek tavizlere dayanıyor. Yani İsrail şimdiye kadar olduğu gibi, ileride de lehine olmayacak bir çözümde ısrar ediyor. Tıpkı Lübnan’dan çekilme kararında olduğu gibi.

Aslında bu çekilme kararı dünden bugüne alınmış bir karar değil. Ve yine aynı karar tek başına hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü çok önceden hesaplanmış bir planın bir parçası. Bu yüzden biraz gerilere, Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması ve PKK’nın aynı ülkedeki silâhlı faaliyetlerinin yasaklanmasına kadar gitmek gerekiyor.

Yüzyılın başından beri Ortadoğu denkleminde her zaman bir faktör olan Kürtler, özellikle Körfez Savaşı’ndan sonra ön plana çıktılar, uluslararası gündemde daha fazla yer alır oldular. Bunun iki nedeni vardı. PKK’nın varlığı ve Körfez Savaşı’nın ardından Kuzey Irak’ta, Amerikan korumasında görece özerk bir yönetime kavuşan KDP ve KYB öncülüğündeki gruplardı. Ve belli bir süre Kürt sorunu Filistin sorununun önüne geçti. Ancak hiçbir zaman Ortadoğu sorununun çözümünde baş aktör olamadılar; kısa vadede de olacak gibi görünmüyor. Ama yine de ’90’lar süresince denklemin içinde yer aldılar.

Bunun birçok nedeni sayılabilir. Ama asıl neden Amerika’nın Saddam Hüseyin’i devirmek için yıllardır sürdürdüğü kuşatma politikasında “en kullanılabilir” unsurlar Kuzey Iraklı Kürt gruplardı. Savaştan sonra CIA destekli birçok planı devreye sokan Amerika, şimdiye kadar hiçbirinde başarıya ulaşamadı. Üstelik, Kürt gruplarından özellikle Mesut Barzani liderliğindeki KDP, Irak yönetimi ile işbirliğine girmekten kaçınmadı. Amerika hâlâ o bölgede federatif bir yönetim, yani bir Kürdistan yaratmak fikrinden vazgeçmiş değil. Bu gelişmelerin özgür bir Kürt devleti yaratmaktan çok, Amerika’nın Saddam’a karşı bir cephe oluşturma çabasının bir ürünü olduğunu söylemek yanlış olmaz.

PKK’ya gelince, 15 yıl boyunca Hafız Esad’ın geleneksel yöntemi ile “korundu”, en azından dengeler bunu gerektiriyordu. PKK ve dolayısıyla Öcalan’ın 15 yıl sonra neden çıkarıldığı sorusunun yanıtı Türkiye’nin “savaşa gireriz” tehdidinden daha derinlerde aranmalı. PKK çevreleri bunun bir “Amerikan komplosu” olduğu yönündeki iddialarını sürdürüyorlar. Yanlış değil. Ama tek başına da doğruluğu tartışılır. Çünkü, Türkiye ile Suriye ilişkilerinin, en azından “krizden” çıkmasının ardından Suriye, İsrail ile masaya oturdu. Yıllar sonra İsrail’in işgâli altındaki Golan Tepeleri masaya yatırıldı. Golan’da sorun işgâl kadar, bu bölgedeki su ile ilgiliydi.

İşte Türkiye de devreye burada sokulacak. Yani Türkiye ile sorunu olan Suriye’nin hem Golan hem de farklı kaynaklardan sağlanacak su için krizin biraz yumuşatılması gerekiyordu. Ve o andan itibaren Öcalan artık Suriye’nin elinde bir koz değildi. Suriye ancak kozu, Öcalan’ı ülkeden çıkarmakla eline alabilirdi. Öyle de oldu. Çünkü henüz geleceği belli olmayan Golan Tepeleri ile ilgili pazarlıkta, tepelerdeki suyun İsrail ve Suriye arasında bölüşülmesi ve Suriye’nin ihtiyacı olan suyun Türkiye’den sağlanması gündeme getirildi. Yani Türkiye artık Suriye’ye karşı Öcalan sorununu gündeme getiremeyecekti. Yani taviz verme sırası Türkiye’ye geldi.

Washington’daki İsrail-Suriye görüşmeleri ilk turda sonuçsuz kaldı. Zaten kimse hemen bir çözüm beklemiyordu; yılların düşmanlarını bir anda barıştırmak da safdillik olurdu. Ama masaya oturması en zor olan iki ülke biraraya getirilmişti. Başlangıç için bu bile başarı sayılırdı. Tabiî herkes bu denklemde adımlarını temkinli atarken, diğer yandan da bir sonraki hamleyi hesaba kattı. Tıpkı İsrail gibi. İsrail, Golan sorununu gündeme getirirken, kısa bir süre sonra Kuzey Lübnan’daki işgâli kademeli olarak kaldırabileceğini açıkladı. Böylece hem Suriye’yi hem de İran’ı biraz olsun sıkıştırabilmeyi amaçlıyor İsrail.

İsrail’in Kuzey Lübnan’dan çekilme kararı sadece bunu amaçlamıyor tabiî ki. Güvenlik kuşağı denen bölgeyi korumak için milyonlarca dolar askerî harcama yapmak zorunda kalan ve her gün o bölgede Hizbullah saldırıları nedeniyle evlerine tabutlarda dönen askerlerin etkisi yadsınamaz. İsrail’de yeni yetişen kuşaklar “sürekli bir savaş” ortamında yaşamaktan bunalmış durumda. Kamuoyu yoklamalarında sayıları az olsa da, yıllar içinde artan bir orana sahipler. Ama tüm bunlar tali gerçekler, çünkü İsrail kendisi için yaratılan “vaha”yı kaybetmemek için ileriye yönelik her türlü planı hayata geçirmek amacıyla askerî harcamalardan kaçınmayacağını ortaya koymuş bir ülke. İsrail, Lübnan’dan çekilme kararı ile -bu kararın ne kadar samimi olduğu tartışılır- tüm dünyaya artık savaşmak “istemediğini” göstermek amacında. Yoksa Hizbullah, dolayısıyla İran ve Suriye’ye çok güvendiğinden değil.

Geriye dönüp Hizbullah’ın Lübnan’da vücut bulmasına bakacak olursak gerekçeyi net görürüz. İsrail’in Haziran 1982’de Lübnan’ı işgâl etmesinin ardından, işgâle tepki olarak aynı yıl Hizbullah, Lübnan’da ortaya çıktı. Kimilerine göre amacı Lübnan’ı İslâmi bir cumhuriyet yapmak ve İran Devrimi’nin ihracı için bir basamak oluşturmaktı. İslâm’ın bölgede ideolojik olarak yükselmesi ile Hizbullah’ın Lübnan’daki yükselişi aynı zamana denk düşer.

Ama bir süreç içinde Hizbullah, Arap-İsrail sorununda kilit olmasa bile, önemli bir unsur olmaya soyundu. Tabiî ki Lübnan’da Hizbullah’tan önceki Şii direniş geleneğini de unutmamak gerekiyor. O günlerin radyolarından “solcu” Müslümanlar’la, sağcı Hıristiyanlar’ın çatışma haberleri çoğu kişinin hatırındadır. İşte o “solcu” Müslümanlar, Filistinli gerillalarla birlikte, Hizbullah’tan önce Şii direniş geleneğinin ilk unsuruydu.

İsrail’in Lübnan’dan çekilme kararı Hizbullah tarafından zafer olarak değerlendirildi. Ve bu karar İslâm karşısında siyonistlerin “geri adımıydı”. Biraz da provokatif olan bu söylem, Hizbullah’ın şimdilik görmek istemediği bir gerçeği daha ortaya koyuyordu. Çünkü tüm varlığını anti-siyonizm ve anti-İsrail üzerine kuran, savaşmaktan öte, ideolojik amaçlarını gerçekleştiremeyen bir Hizbullah, İsrail’siz ne yapacak? Hizbullah’ın Lübnan’da kendine taraftar topladığı yadsınamaz, ama yıllardır küçük bir coğrafyaya sıkıştığı da ortada. İran’la dirsek temasındaki Hizbullah, ideolojik olarak İslâm’ın yanısıra, düşmanı ile kendisini tanımlayabilen bir örgüt. Dolayısıyla İsrail’in bölgeden çekilmesi ve dengelerin değişmesi düşmanla beslenemeyen Hizbullah’ın, ideolojik olarak zayıflaması anlamına gelecek.

Filistin sorununun bir şekilde çözüldüğünü varsayacak olursak; Hizbullah ve türevi hareketler, Filistin sorununu gerekçe gösterirken, eskisi gibi sempati toplayamayacak. Bu yüzden herkesin gözü Lübnan’daki Filistinli mültecilerde. Yapılacak bir anlaşmanın herhangi bir tarafın, Suriye, Lübnan ya da başka bir Arap ülkesinin aleyhine olması halinde Filistinli mültecilerin harekete geçirileceğinin işaretleri bugünden veriliyor. Hattâ İsrail ile neredeyse her koşulda anlaşmaya hazır olan Arafat liderliğindeki Filistin yönetimi bile, mültecilerin “kullanılmaması” için şimdiden tarafları uyarıyor. Zaten Arafat sağlığında, bir Filistin devleti görmek için bütün tavizleri vermeye hazır ve bu yılın Eylül ayında devletin ilânına hazırlanıyor. Sırada İsrail-Suriye, İsrail-Lübnan arasındaki ilişkiler var. Ama gelişmelerin yıllardır özgür Filistin için mücadele edenlerin hayal ettiği gibi sonuçlanmayacağı açık. Bölgede İsrail’in kendi geleceği için alacağı, Amerikan destekli kararlar, hiçbir zaman barışı getirmeyecek, saldırganlığını ve işgâlciliği devam ettiği sürece de barış istediğine kimseyi inandıramayacak.

Ortadoğu’nun karışık denklemi yıllar alacak hamlelerle uzun vadede çözülecek. Asıl düğümü, son kertede, Amerika’nın çözeceğini bilmek için kahin olmaya gerek yok. Her ülkenin ve her hareketin kendi iç dinamiğinden kaynaklanan mücadele bir yana, bunca yıl sonra gelinen noktada birçok kişi hayal kırıklığı içinde. Ortadoğu’nun Üçüncü Dünyacı, “devrimci” geleneği ile beslenen, bu gelenekten ilham alan, birçok sol hareketin yanısıra İslâmcı akımlar da, İsrail ve Amerika’dan kaynaklanan bu gelişmelerin anti-emperyalist ya da anti-Amerikan bir mücadele ile çözümlenebileceğini düşünüyor. Ama Ortadoğu’da bu söylem sorunları çözmeye yetmiyor. Yetmediği gibi birçok Arap ülkesindeki diktatörlüklerin devam etmesine yardımcı oluyor. Kaba bir popülizmle halkın sadece anti-Amerikan duygularını harekete geçirip Arap milliyetçiliğini ve İslâmî söylemi körüklemekten öte bir işe de yaramıyor. Filistin hareketinin vardığı nokta bile farklı değil. Arafat “efsane”si ile ayakta durabilen baskıcı bir yönetimle, İslâmî konjonktürden yararlanan Hamas arasında gidip gelen, dinamiğini yitirmiş bir Filistin halkı.

Türkiye’ye gelince, onun belirleyiciliği, biraz da dış dinamiklere bağlı İsrail-Suriye ve İsrail-Lübnan ilişkilerinde bir yan unsur sadece. Gelişmeleri doğrudan etkileme gücü ve rolü yok. Ayrıca İsrail kendi lehine olabilecek bir değişiklikte Türkiye ile yaşadığı balayını pek uzatmayabilir. Çünkü, burada belirleyici olan İsrail, Türkiye değil. Türkiye, tüm olanlara “su satmak” perspektifinden baktığı sürece, başkaları tarafından belirlenen ve hiç de beklemediği bir ortamda bulabilir kendisini. Nasıl Ortadoğu halkları için barış, kendi katılımları oranında gerçekleşecekse, Türkiye’nin de bu denklemde yer alması kendi iç barışını sağlamasına bağlı. Güneydoğu’daki “savaş”ın sadece dış dinamiklerle açıklanmayacağı gibi, iç barışın sağlanması için herkesin ve özellikle de sosyalistlerin seslerini daha da yükseltmesinin zamanıdır.

METE ÇUBUKÇU