“Büyüme uğruna göz yumulan fiyat ve kur istikrarsızlığı, rekabetçi-otoriter-popülist bir iktidarın düşmesi için yeterli olmayabilir”
Emre Özçelik ile Söyleşi (II)

Evet, hangi tercihler ekonomiyi kötüleştiriyor; başka türlü tercihler olsa, krizden çıkılabilir miydi? Yoksa uluslararası iktisadi işbölümünde konjonktürel olarak payımıza düşeni mi deneyimliyoruz?

Gözlemleyebildiğim kadarıyla, sağlı sollu iktisatçılar arasında en çok bu konu tartışılıyor, genellikle zımnen, bazen de açıktan açığa. Hepsi iktidara muhalif, ama bu konuda muhaliflerin kendi aralarında da bir muhalefet-içi muhalefet dinamiği hep var. Bazıları ekonomi politikası tercihlerine hiçbir anlam veremediklerini söylüyorlar. Diğerleri bu tercihlerin arka planını açıklamaya yönelik birtakım teorilere, hikâyelere yöneliyorlar. Gerçekten, karmaşık bir konu bu “doğru tercih/yanlış tercih” meselesi. Bazı iktisatçılar, doğru tercihler yapılmış olsa bugün bu halde olmayacağımızı ısrarla söylüyor. Ekonomik düzelme için de bir an önce yanlış tercihlerden vazgeçip doğru tercihlere yönelmeyi öneriyorlar. Ana akım iktisattan ilham alan bu yaklaşımlara heteredoks ve radikal çevreler şerh koyuyorlar; bazen “uluslararası işbölümü”nün yol açtığı yapısal kısıtlara, bazen de Türkiye’de sermaye-içi bir savaş olduğuna dikkat çekiyorlar. Bunlar çok eskiden beri gündemde olan tartışmalar aslında, oraya geliriz birazdan.

Ana akım iktisat denebilecek kanatta, yapılan tercihlerin yanlış olduğuna dair kesin ve yaygın bir kabul var tabii. Akıl dışılıktan, iktisadi irrasyonellikten bahsediliyor. İktidarın “iktisadi ehliyeti” olmadığı anlamına gelen yorumlar yapılıyor. Bu tez çok basit bir makroiktisadi saptamayla açılıyor aslında: Politika faizini düşürmek yerine yükseltmeleri gerekirdi. Mevcut koşullarda enflasyon oranının altında politika faizi olmaz, ki resmî enflasyon rakamları doğru mu, o da tartışılıyor. Faizi yükseltmeden döviz kurunu tutamazsınız. Faizi yükseltmeden enflasyonu da tutamazsınız. Faizi yükseltmeden yabancı sermaye de çekemezsiniz. Daha sofistike açıklamalara şu da ilave ediliyor: Faiz artışı yetmez; Merkez Bankasının kredibilitesinin de yeniden sağlanması lazım. Sofistikasyon düzeyi giderek yükseliyor: O da yetmez; yapısal reformların da devreye girmesi lazım. O da yetmez; hukuk reformu, demokrasi paketi de lazım. Bu ıslahat mecrasının eriştiği doğal bir zirve de var tabii: Ekonominin düzelmesi için bu iktidarın gitmesi lazım!

Naci Ağbal, ancak Kasım 2020 ila Mart 2021 arasında görevde kalabildi. Piyasalara güven telkin eden eski bir bürokrat ve bakandı. Merkez Bankası başkanı olarak atanması ve politika faizini yükseltmeye başlaması, doğru tercih olarak yaygın kabul görmüştü. Ben de o zaman Erdoğan ve hempalarının ekonomi yönetiminde –bazı kısa/orta vadeli maliyetleri göze alarak, icabında ekonomiyi bir süre soğutmayı sineye çekerek– istikamet değiştirdiklerini, doğru olanı yaptıklarını düşünmüştüm.

Türkiye’nin ödemeler dengesinin sermaye hesabının 1989 yazında (Merkez Bankası bürokratlarının uyarılarına rağmen) Özal’ın şahsi inisiyatifiyle, gerekli kurumsal dönüşümler yapılmadan alelacele liberalleştirilmesinden itibaren ortaya çıkan temel bir sorun var. Özellikle de son on beş-yirmi yıldır iyice belirginleşerek günümüze değin bariz bir örüntü haline gelen yalın bir olgu bu: Türkiye’de ekonomik büyüme, yabancı sermaye girişlerine çok duyarlı, aşırı bağımlı. Korkut Boratav, Özgür Orhangazi, Erinç Yeldan gibi hocalar uzunca bir süredir çeşitli yazılarında, makalelerinde bunu gösterip vurgularlar.[1]

Öte yandan, Merkez Bankası’nın siyasete bağımlı olması çok büyük sorun da ekonomik büyümenin denetimsiz sermaye girişlerine göbekten bağımlı olması sorun değil mi yani?

Sorun mu sizce?

İlkinden daha büyük bir sorun, bence. Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda dünyadaki siyasal-iktisadi paradigma değişimine de koşut olarak yeni bir model benimsemeye ivedilikle hazırlanması gerektiğini düşünüyorum. Ama burada konuyu dağıtmayayım. Birikim Güncel’e bu konuyla ilintili üç yazılık bir seri yazmıştım, yaklaşık bir sene önce.[2]

Mevcut modele göre ekonomik büyümesi sermaye girişlerine bu denli bağımlı bir ülkede Ağbal’ın göreve getirilmesini, esasen, sermaye girişlerini canlandırmaya, ivmelendirmeye yönelik pragmatik bir hamle olarak görmüştüm ben. Öyle ya, popülist bir lider olarak Erdoğan’ın da en çok önemsediği gösterge, ekonomik büyüme. Onu sağlamanın, biraz zahmetli de olsa, mevcut modeldeki “gelenekselleşmiş” yolu, sermaye girişleri. Erdoğan Kasım-2020’de Ağbal’ı göreve getirirken hakikaten de bunu amaçladı bence. Sermaye girişleri de canlanmaya başlar gibi olmuştu. Fakat sadece beş ay sonra, aslında sabır gösterilip kararlı davranılabilse sermaye girişlerini ve dolayısıyla ekonomik büyümeyi seçim öncesinde ivmelendirebilecek para politikasını uygulamaya başlamış olan Ağbal görevden alınıverdi.

Siz bu tercihi açıklayabiliyor musunuz peki?

Ben bunu şimdi şöyle açıklıyorum, ya da ben de şöyle bir teori atıyorum ortaya, şöyle bir hikâye veya senaryo yazıyorum. Kasım 2020-Mart 2021 arasında, sermaye girişlerinin ekonomik büyümeyi hızlandırmaya başlamasının zaman alacağı ve o kadar kolay olmadığı fark edildi. Kolay da değildi hakikaten. Üstelik sermaye girişlerinin ivmelenmesini beklerken uygulanan faiz artışları ekonomide bir süre “resesyonist”, yani durgunlaştırıcı, küçültücü etki yaratabilecekti. Hatta yaratmaya başladığının öncü sinyalleri de gelmeye başlamıştı. Zaten son yıllarda, gelişen piyasalara sermaye akışları eskisi kadar canlı değildi ve küresel sağlık krizi de devam ediyordu, belirsizlikler fazlaydı. Bir yandan da ABD’nin yeni başkanı Joe Biden çok soğuk duruyordu. Onunla buzları az da olsa eritmeden sermaye girişlerinin ivmelenmesi pek kolay görünmüyordu. “Resesyon” sinyalleri, sermaye girişlerine yönelik iyimser olmayan beklentiler, küresel belirsizlikler, Biden’ın nemrutluğu derken, Erdoğan ve ekonomi danışmanları ekonomik büyümenin (orta/uzun vadede daha maliyetli olsa da) daha kestirme görünen bir yoldan sağlanabileceğini de elbette akıllarının bir köşesinde tutuyorlardı. Bir yandan da 2019 yerel seçimlerinde büyük şehirlerin kaybedilişinde o sıradaki “resesyon”un da etkili olduğu hafızalarda gayet tazeydi. 2019 Haziran’ındaki ikinci İstanbul seçiminin de kaybedilmesinden hemen sonra fatura kime kesilmişti? 2018 kur krizinin akabinde faiz artıran ve dolayısıyla seçim sath-ı mailinde ekonomik büyümeyi aksattığı düşünülen Merkez Bankası başkanına, Murat Çetinkaya’ya. Dahası, 2020’de neredeyse tüm dünya küçülürken, biz rezerv çarçuruyla, faizi düşük tutarak ve zoraki kredi genişlemesiyle de olsa pozitif büyümüştük. Öyle veya böyle, en zor zamanda, pandemi koşullarında bile pozitif büyüme sağlanabiliyordu işte. Bu popülist/otoriter muhakeme Mart-2021’de mantıksal sonucunu verdi: Naci Ağbal dışarı, Şahap Kavcıoğlu içeri.

Eğer hal böyle ise, yani Erdoğan, Özal gibi bir liberalizm erbabının bile başvurmaktan imtina etmediği türden bir iktisadi popülizmi (elbette daha yüksek düzeyde ve daha riskli koşullar altında) sürdürmeye, yani diğer önemli makroekonomik göstergelerin kötüleşmesi pahasına yüksek ekonomik büyümede ısrar etmeye karar verdiyse, “Politika faizini düşürmek yerine yükseltmeleri gerekirdi,” deyip durmanın bir faydası olabilir mi? Bunu ısrarla söyleyip daha sofistike ilavelerle analizlerini ve politika önerilerini geliştirenler, doğru tercih olarak gördükleri ve önerdikleri politikanın da aslında bir “acı ilaç” reçetesi olduğunu elbette biliyorlar. Enflasyon beklentileri ve enflasyonun kendisi kontrol altına alınana kadar kararlılıkla uygulanacak yüksek faiz politikası, ekonomik büyümeyi (şimdiki “irrasyonel” politikaya göre) daha çabuk durdurmaz mı, daha önce negatife çevirmez mi?

Siz ne diyorsunuz; çevirir mi?

Çevirir, muhtemelen. Yanlış tercihlerden vazgeçilip doğru tercihlere hemen dönülmesini önerenler, aslında şimdi alacağımız “acı ilacın” gelecekteki daha ağır maliyetleri önleyeceğini bilerek konuşuyorlar ve haklılar. Fakat siyaset hayatının en zorlu seçimine girmeye hazırlanan bir siyasetçinin, popülist/otoriter bir iktidarın o “acı ilacı” önce (Ağbal atamasıyla) tercih eder gibi olup sonra da kendi “siyasal rasyonalite”si uyarınca zahmetli ve zaman alıcı bulmasına şaşırmalı mıyız? Onun yerine, orta/uzun vadede daha yüksek maliyetli olsa da (Kavcıoğlu atamasıyla) daha kestirme bir büyüme yolunu tercih etmiş olmasına hayret mi etmeliyiz?

Tamam, şimdiki politika da er geç ekonomik küçülmeyle, büyük bir krizle sonuçlanmaya yazgılı görünüyor. Evet, şimdiki politika böyle giderse ülke ekonomisini zamanında alınacak “acı ilaca” göre daha çok tahrip edebilir. Ama siyasi hayatının devamından endişe duymaya başlayan, tüm dünyanın “popülist/otoriter” kategorisinde andığı bir liderin, iktisadi bir “zamanlar-arası ödünleşme” (intertemporal trade-off) muhasebesi yapmasını beklemek ne kadar anlamlı? Öyle bir liderin, “Evet, acı ilacı hemen bugün içmeliyiz ki yarın ekonomide ödenecek bedeller daha makul düzeyde kalsın, arada ben de seçimi kaybedebilirim ama olsun, iktisadi rasyonalite bunu gerektiriyor” demesi mi beklenir? Yoksa, “Acı ilacı içmeyi bugün ertelersem, ekonomik küçülmeyi de erteleyebilirim; böylece seçimi kazanma ihtimalimi artırabilirim; seçimi bir kazanalım da acı ilaç, ağır bedel, her ne ise, o zaman bakarız çaresine” demesi mi?

İktisatçılar, örneğin, şunu modelleyip test edebiliyorlarsa çok makbule geçer: Günümüz Türkiye’si gibi rekabetçi-otoriter-popülist bir rejimde, seçime en fazla bir, bir buçuk sene kalmışken, kurun ve enflasyonun fırlaması pahasına ekonomik büyümeyi sürdürmek mi, yoksa ekonomik büyümeyi durdurup kur ve fiyat istikrarını sağlamak mı iktidarın seçim performansı için daha iyidir? Bu söyleşinin başlarında konuştuğumuz “iktisadi oy verme” ve “iktisadi popülizm” meselelerini Türkiye özelinde bir araya getirecek bir modelden bahsediyorum. Herhangi bir iktisatçımızın elinde böyle bir model var mı, bilmiyorum. Eğer yoksa, “Tayyip Bey bu irrasyonel politikaları uygulayarak kendi kuyusunu kazıyor, seçimde mağlup olmayı garantiliyor” mealinde analizler yapanların, siyasal-iktisadi bir temele dayanmaktan ziyade gönüllerinden geçeni ifade ettiklerini düşünmeye eğilimliyim galiba. Yine de haklı çıkabilirler, tabii. Gönülden geçenler gerçekleşemez diye bir kural yok.

Fakat, daha önce Şili'de maliye bakanlığı yapmış ve başkanlığa da aday olmuş bir akademisyen bundan birkaç yıl önce iktisadi popülizm konusunda önemli bir yazı kaleme almıştı. Harvard, Columbia ve New York üniversitelerinde çalışmış; şimdilerde Londra İktisat Okulu’nun (LSE) Kamu Politikası Fakültesi'nin dekanlığını yürüten Andrés Velasco, o yazısında iktisadi popülizmin nasıl işlediğini ele alıyor ve Latin Amerika'nın tarihsel deneyimlerine dayanarak çok önemli bir uyarıda bulunuyordu: Popülist iktisat politikaları, nihayetinde hüsranla sonuçlanır ve büyük tahribata yol açar, ama o “nihayetinde” evresine erişmek çok uzun sürebilir, çünkü popülist rejimlerde kötü politikalar hem iktisaden, hem de siyaseten uzun süreler boyunca işe yarayabilir.[3] Dolayısıyla, anti-popülist çevrelerin bu tarihsel olguyu göz ardı etmemeleri gerekir.

Sizin bu konuda bir sezginiz var mı?

Sezgiyse, evet, benim de başka bir ihtimale dair karamsar bir sezgim var, maalesef. Gönlümden geçen bu değil, o nedenle “karamsar bir sezgi” diyorum: Rekabetçi-otoriter-popülist rejimlerde, bir lider ekonomik büyümeyi sürdürmek için diğer önemli göstergeleri göz ardı etse bile, büyümenin nimetlerini ahbap-çavuşlara, seçmen tabanına ve parti üyelerine aktarabildiği ölçüde seçim kazanmayı sürdürebilir. Bir ihtimaldir bu. Yani, büyüme uğruna göz yumulan fiyat ve kur istikrarsızlığı, rekabetçi-otoriter-popülist bir iktidarın düşmesi için yeterli olmayabilir –özellikle de seçim zamanı iyi denk getirilebilirse ve dünya ekonomisinin koşulları da bir ölçüde destekleyici seyrederse... “İrrasyonel” iktisadi politikalar uygulayan bir liderin iktidardan düşmesine kesinlik atfetmek ise muhalefette rehavet ve yeterince mesnetli olmayan bir iyimserlik yarattığı ölçüde istenmeyen sonuçlar doğurabilir diye endişe ediyorum.

Kısacası, rekabetçi-otoriter-popülist bir rejimdeyiz ve böyle bir rejimde hangi politikanın siyasetçinin işine yarayacağını öngörmek çok güç. Bunu, güncel anket sonuçlarından ziyade, ancak sandıkta görebiliriz muhtemelen. Böyle bir rejimde iktidarın, seçim bu kadar yaklaşmışken kısa/orta vadede “anti-büyüme” politikası uygulamasını beklemek için de artık çok geç, sanırım.         

Bir de uluslararası iktisadi işbölümü meselesini sormuştum. Aslında uluslararası iktisadi işbölümünde konjonktürel olarak payımıza düşeni mi deneyimliyoruz?

Türkiye ekonomisinin kötü gidişatını, sadece iç kısıtlarımızla, sadece ülke ekonomisinin yönetiminde izlenen yanlış politika tercihleriyle açıklamaya çalışmanın, bence, nesnel bir bakış açısını yansıttığı şüphelidir. İç faktörler önemsiz demiyorum. Gayet önemliler. Ama sadece onları vurgulayıp durmak, tek taraflı bir bakışın uzantısı gibi geliyor bana. Dış kısıtları, yani uluslararası işbölümünün de ülke ekonomilerinin bir türlü düzgün işletilemeyişinde belirli bir rolü olabileceğini hesaba katmak lazım ki bu eski bir tartışma aslında.

Bu tartışmanın en hararetlendiği dönemlerden biri, 1960’lar. Neo-klasik iktisatçılar ve modernleşme kuramcıları, Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerin ekonomik sorunlarının başat kaynağı olarak iç faktörleri, iç kısıtları gösteriyorlardı. İç tasarruf oranlarınızı artıracak doğru politikaları tercih edip uygulayın; tarımdaki bol işgücünüzü sanayiye transfer edin, işgücünüz çok bol olduğu için ücretleri uzun dönemler boyunca sabit tutarak yüksek kârlılık ve yatırımlarla sanayileşebilirsiniz; icabında dış kredi seçeneği de var, gelişmiş ülkelerden borç alabilirsiniz vesaire... Bağımlılık kuramcıları ise bunlara itiraz ettiler, hayır dediler, asıl başat olan dış faktörlerdir, dış kısıtlardır, eşitsiz mübadele ilişkileridir, kapitalist dünya sisteminin kendisidir, bu sistemde ancak kapitalizmin kendisi abat olur, bu sistemde ancak az gelişmişliğin kendisi gelişir. ‘60’larda, ‘70’lerde Türkiye’de de çok tartışılıyor bu konular, malum. 

Aslında daha eskilere de gidiyor ekonomik gelişme sorunlarıyla ilgili tartışmalar. Örneğin, “Ne olacak bu Osmanlı ekonomisinin hâli?” sorusu özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hararetle tartışılmaya başlamış. Çoğu zaman tali kalmış veya gelişmelerine izin verilmemiş anti-kapitalist hareketleri ve düşünce akımlarını –önemsiz oldukları için değil, konuyu dağıtmamak amacıyla– bir yana bırakalım. Geç Osmanlı ve tüm Türkiye tarihinde ekonomi tartışmalarının ana hattını daima “liberal iktisat/millî iktisat” ekseni oluşturdu aslında. Bu eksenin kapitalist özü hemen hiç değişmedi. Hem liberal iktisadın, hem de millî iktisadın varyantları elbette ortaya çıktı, ama bu varyantlar, tanımları ve tasarımları gereği, daima kapitalizm-içi bir tartışmanın sürdürülmesine hizmet ettiler. Ekonomi politikaları da kâh “karma ekonomi”, kâh “piyasa ekonomisi” esaslarına dayanarak, ama hep kapitalizm-içi bir çerçevede uygulandı.

Bahsettiğiniz bu ekseni, ana hattı biraz daha açabilir misiniz?

Geç Osmanlı ve tüm Türkiye tarihindeki bu sürekliliği, yani kapitalizm-içi iktisadi düşüncelerin ve ekonomi politikalarının bir ana hat oluşturduğunu, Korkut Boratav Türkiye İktisat Tarihi kitabında çok güzel vurgular, özetler.[4] Korkut Hoca der ki “burjuva ideolojisi”nin bir “beynelmilelci”, bir de “milliyetçi” varyantı vardır. İlki piyasacı, ikincisi devletçi sayılabilir. Türkiye’de devletçilik de kapitalist gelişmeyi gaye edinmiştir. Türkiye tarihi boyunca, iktisadi tartışmalar ve ekonomi politikaları birbiriyle sürekli çatışan “beynelmilelci” ve “milliyetçi” bu iki ana mecra üzerinden sürdürülmüştür. Bu iki rakip mecra, Türkiye’de kapitalizmin geliştirilmesi gerektiği konusunda hemfikirdir, ama bu amaca erişmek için önerdikleri reçetelerde farklılaşırlar. Farklılaşmakla kalmaz, karşılıklı husumet de beslerler. Aslında çıkış noktaları ortaktır: Kapitalizmin içinde kalarak Türkiye’nin en uygun, en hızlı biçimde kalkınması nasıl sağlanabilir? Az gelişmişlik illetinden nasıl kurtulmak lazımdır? Beynelmilelci kanat, “dışa açık”, “entegrasyoncu” ve “piyasa serbestisine dayalı” bir reçete yazar. Milliyetçi kanat ise “korumacı”, “ulusal”, “müdahaleci-devletçi” politikalar önerir. Korkut Hoca’nın “entegrasyoncu” ve “korumacı-müdahaleci” dediği, kapitalizmde ortaklaşan ama rakip bu iki reçeteyi, bu söyleşide sırasıyla, “liberal iktisat” ve “millî iktisat” modellerinin uzantıları olarak anmamda sanırım bir sakınca yoktur.

Hazır bu arka planı aktarmışken günümüze dair alternatif bir senaryodan üstünkörü de olsa bahsetmeme izin verin lütfen. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), yani Recep Tayyip Erdoğan ve hempaları yaklaşık yirmi yıllık iktidarlarında, önceleri “liberal iktisat” taraftarı iken, son yıllarda dünya kapitalist sistemindeki gidişattan dolayı “takım değiştirmeye” zorlanmış ve “millî iktisat” taraftarlığına soyunmuş olabilirler mi acaba? Bunu, daha önce bu biçimde soran oldu mu, bilmiyorum. Ama son yıllarda ve özellikle bugünlerde, Türkiye ekonomisinin gidişatına dair hararetli tartışmaların, yani tüm bu faiz-kur-enflasyon-ekonomik büyüme-cari denge dağdağasının aslında böyle zoraki bir “takım değiştirme” eğiliminin yol açtığı sancılı bir geçişten kaynaklanmış olabileceğini düşünemez miyiz? Bunu sorduğum anda korumacı-müdahaleci reçeteyi savunanların, yani “millî iktisada” sempatiyle bakanların itiraz ettiklerini duyar gibi oluyorum.

Bunu biraz daha detaylandırmanızı ve açmanızı istesem yine?

İzin verirseniz bunu çok da açmayayım şimdilik. Tam manasıyla açabilmek için üzerinde biraz daha düşünmem, çalışmam lazım galiba. Ama şu kadarını söyleyeyim: Özellikle 2016’daki darbe girişiminden sonra iktidarın hem iç hem dış politikada, hem de ekonomi sahasında yönelimleri gözle görülür ölçüde değişmedi mi? O zamana kadar “liberal uluslararası düzen”e hem siyaseten hem de iktisaden öyle veya böyle uyum gösteren iktidar, zamanla sistem-dışı, hatta sistem-karşıtı bir söylem geliştirdi ve bunu çeşitli vesilelerle eyleme de geçirdi. Uzun uzadıya anlatmaya gerek var mı, bilmem. İşte Rusya’yla ve MHP’yle yakınlaşma; S-400 konusu; AB ve ABD ile ardı arkası kesilmeyen türlü gerginlikler vesaire. Bunların yanı sıra, ekonomi politikasında da özellikle darbe girişimi sonrasında, 2016 sonbaharı ile birlikte farklı arayışlar daha somut biçimde başlamadı mı? Örneğin, Hakan Kara ve Cevdet Akçay gibi hocalar, 2016 sonbaharını Türkiye’nin para politikasındaki kırılmanın başlangıcı olarak işaret ediyorlar. Anladığım kadarıyla, iktisadi rasyonalizmden kopmaya açık biçimde başlamanın miladı olarak görüyorlar, 2016 sonbaharını.

İktisadi rasyonalizmden kopmak, bu bağlamda, bir “takım değiştirme” eğiliminin yansıması olarak yorumlanamaz mı? İktidarın liberal iktisat taraftarlığından millî iktisat taraftarlığına geçmek zorunda hissetmesinin ve o istikamete yönelmeye çalışmasının sancıları gibi... Son beş yıl boyunca, iktidarın değişen iktisadi eğilimleri ve yönelimleri ile millî iktisadın günümüzdeki varyantlarının yıllardır savundukları görüşler arasında, elbette tümüyle değil ama bazı enteresan benzerlikler gözlemlemedik mi? Soruyorum sadece. Bana gözlemledik gibi geliyor, ama bunu şimdilik bir zihinsel alıştırma olarak burada bırakayım. Şunu saptamakla yetineyim: Geldiğimiz noktada CHP’nin ekonomi programı “düzenlemeci neoliberalizm”le çok daha uyumlu bir çerçeve sunuyor gibi görünüyor sanki. AKP’nin yeni yönelimi ise öyle bir çerçeveden “millî iktisada” doğru kısmi ve sallapati bir geçişin sancılarını, yalpalamalarını, zikzaklarını yansıtıyor belki de... Bu, üzerinde düşünmeye değer bir konu değil mi?

Bu gevezeliklerimden sonra sorunuza tekrar dönersek, meseleyi şöyle formüle etmek isterim: Tüm bu konular, tartışmalar aslında uluslararası iktisadi işbölümünün kurallarını olduğu gibi kabul edip etmemekle ilgili olabilir. Liberal iktisat taraftarlığı, o kurallara kayıtsız şartsız uyarak daha hızlı gelişeceğimize, kalkınacağımıza inanmak anlamına geliyor. Aksini yapmaya çalışmak, değiştiremeyeceğin bir hakikatler ve olgular silsilesi ile beyhude dövüşmek olarak anlaşılıyor. Liberal bakış, bir bakıma, gücü ve güçlüyü verili kabul edip onlarla uyumlu olmayı en doğru iktisadi tercih olarak görüyor. Millî bakış ise ekonomide gücün ve güçlünün varlığını yadsımamakla beraber, o varlıkla uyumu elden geldiğince, mümkün mertebe sınırlamaya gayret ederek kontrollü bir uyumsuzluğu en doğru tercih sayıyor. Öyle bir uyumsuzluk eğilimi, liberal pencereden bakınca “iktisadi irrasyonalizm”, millî pencereden bakınca “iktisadi bağımsızlıkçılık” olarak görünebiliyor.

Kapitalizm enteresan; az gelişmişlik ise çetrefilli, meşakkatli bir süreç. Benim pozisyonum biraz Nasreddin Hoca’nınkine benziyor: Bence ikisi de haklı!


[1] Güncel ve kapsamlı bir örnek: Orhangazi, Özgür ve Yeldan, A. Erinç (2021), “The Re-making of the Turkish Crisis”, Development and Change, 52 (3), s. 460-503.

[2] Sırasıyla, “Erdoğan ve Muhalefet”, “Muhalefet ve Ekonomi” ve “Ekonomi ve Planlama” başlıklı yazılar.

[3] Velasco, A. (2017), “How Economic Populism Works”, Project-Syndicate, 7 Şubat, https://www.project-syndicate.org/commentary/economic-populism-temporary-success-by-andres-velasco-2017-02

[4] Boratav, Korkut (2014), Türkiye İktisat Tarihi – 1908-2009, İmge Kitabevi, Ankara, 19. baskı.