Kenan Erçel
19 Nisan 2026 Pazar
Demokratlara kıyasla düşük kalsa da Cumhuriyetçilerin yaklaşık dörtte birinin savaş çığırtkanlarına kulaklarını tıkaması, ABD’deki siyasal kutuplaşma göz önüne alındığında, azımsanamayacak bir istatistik. Trump’ın, yeni-muhafazakârların (neo-conservative) askerî maceracılığına geçit vermeyeceğine, sonu gelmeyen savaşlardan (forever wars) bir yenisini başlatmayacağına kanan seçmenler arasındaki hayal kırıklığının barometresi olması bakımından mühim bir gösterge.
Ahmet İnsel
17 Nisan 2026 Cuma
İkinci ve başat etmen elbette seçimleri ezici bir zaferle kazanan Tizsa’nın başındaki Péter Magyar’ın son iki yıl zarfında yürüttüğü siyasal stratejide yatıyor. Uzun yıllar eşi Judit Varga ile Fidesz sisteminin sadık bir öğesi olan Péter Magyar, Şubat 2024’te cumhurbaşkanı Katalin Novák’ın ve ardından Adalet Bakanı olan eski eşi Judit Varga’nın istifa etmelerine yol açan bir skandaldan sonra Fidesz’e karşı kampanyaya başlamıştı. Varga ve Magyar Mart 2023’te boşandıklarını ilan etmişlerdi. Macaristan’ı ayağa kaldıran ve çiftin boşanmasında payı olan skandalın nedeni, Cumhurbaşkanı’nın Nisan 2023’te, iktidar çevresinden bir çocuk istismarcısının hapis cezasını affetmesiydi. Sonunda Orbán iktidarının iki kadın yöneticisi istifa etmek zorunda kalmıştı. Magyar, bu istifaları izleyen gün, “kadınların etekleri altına gizlenen gerçek suçluları” teşhir etmeye çağırarak, Orbán sistemine başkaldırdı.
Tanıl Bora
15 Nisan 2026 Çarşamba
Sanırım ilk etki, 1980’ler/90’lar dönümünde, solda 12 Eylül sonrasının örgütsel dağınıklığı sürerken, bir yeni derleniş iddiasını temsil eden bir kutup olarak öne çıkmasından, bir mahfil teşkil etmesinden kaynaklanır. ‘Yeni derleniş’ demem biraz da şundan: Sovyetik parti geleneğinden geliyordu fakat kendi küresinin dışına çıkmıştı; söylemiyle ve radikalizmiyle ve doğrudan temaslarıyla, devrimci sosyalist hareket geleneğine de hitap edebiliyordu. Bu, Yalçın Küçük’ün etki havzasını genişleten ilk merhaledir.
Cuma Çiçek
7 Nisan 2026 Salı
Meseleyi bir terör meselesi olarak çerçeveleyen bu hikâye nitekim devletin ve Türk toplumunun dönüşümüne dair bir çerçeve içermiyor, bir yapısal dönüşüm çerçevesi sunmuyor; bu konuda siyasete, medyaya, akademiye, sivil topluma, sıradan insanlara bir sorumluluk biçmiyor. Sürecin ilerlemesinde büyük riskler alan Devlet Bahçeli’nin liderlik ettiği MHP bile, Meclis Komisyonu’na sunduğu raporda kimlik temelli teritoryal çatışmaların çözüme kavuşması ve barışın inşası için asgari zemini oluşturan anadilde eğitimin nasıl olacağını değil, aksine neden olmayacağını uzun uzun tartışıyor.
Osman Özarslan
6 Nisan 2026 Pazartesi
Tayyip Erdoğan ve onun siyasi hareketi 2015’lere kadar biyolojide simbiyotik (karşılıklı fayda) ya da epifitikmiş (zarasız misafirlik) gibi görünen, kendisi ve sonradan muarız olacağı muhatapları dahil herkesin kazanacağını vaad ettiği (Liberal demokratlar, cemaat, AB, Kürt hareketinin değişik enlem ve boylamları vb.) win-win sistemler kurdu. Fakat sonradan anlaşıldı ki ilk bakışta epifitik ya da simbiyotik gibi görünen ilişkiler meğerse boğma incir (rakısı değil) operasyonuymuş. Ocağına incir ağacı dikmek deyimine de ilham veren bu operasyon, bir incir tohumunun başka türden bir ağacın dalına konması ve sonra kendi kendini daldan aşılayıp, yavaş yavaş tedricen köklere uzanıp ağacı ele geçirmesi ve ağacı kütükten bir iskelete döndürmesidir.
Tanıl Bora
1 Nisan 2026 Çarşamba
Çayan’ın kısa ve özlü (aslında rüşeym halinde kalmış) sun'i denge kavramı, Türkiye’de halk nezdinde “kerim/baba devlet” imgesiyle “ceberrut devlet” imgesi arasında bir gerilim olduğunu varsayar. Devlet, hele kapitalizm koşullarında hiç de “kerim” değildir. Hegemonya kapasitesi, rıza üretim kabiliyeti (Çayan’ın kullanmadığı kavramlarla söylüyoruz) düşüktür. Bu nedenle, ancak küçük harfli devletin sunabildiği “nispî refaha” dayanarak ve her halükârda büyük harfli Devlet’in “karşı konulmazlığına” dair bir “fikr-i sabiti” ayakta tutarak, iktidarını “sun’i bir denge” üzerinde sürdürüyordur.
Tanıl Bora
18 Mart 2026 Çarşamba
Geçen hafta başlayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası, adil yargılama kavramının topyekûn ihlâlini belgelemek için mükemmel bir numune niteliğinde. Esat Âdil Müstecaplıoğlu 1945’teki bir makalesinde, “vatandaşın mahkeme hürriyeti”nden söz etmiş. Şaşırtıcı ama yalın bir tanım bu: adil yargılanma hakkının bir özgürlük meselesi olduğunu anlatıyor. Ona göre mahkeme hürriyetinin temel unsurları: Müstakil (bağımsız) mahkeme, savunma hakkının kısıtlanmaması, doğal hâkim ilkesi ve aleniyettir. İBB davasında olmayan şeyler.
Mete Çubukçu
14 Mart 2026 Cumartesi
Ancak yıllardır asimetrik savaş tecrübesi olan ve bu tecrübeyle Ortadoğu’yu domine eden İran, her ne kadar 7 Ekim sonrası bölgedeki gidişatı okuyamasa da, eski etkinliğini, iddiasını yitirse de her zaman son kozunu kullanmada oldukça mahir. Bunu tabii ki Rusya ve Çin’in elektronik sinyal, radar ve uydu desteğiyle yapabildiğini de eklemek gerekiyor. Öte yandan İran’ın askeri olarak ciddi darbe yediği, askeri altyapısının önemli ölçüde eksildiği de bir gerçek. Buna rağmen “ayakta kalabilmesi” yeni dönemin yeni savaş teknikleri ile ilgili olsa gerek. Bir de içeride en azından savaş boyunca bu savaşın sonucunu bekleyen milyonlarca kişinin “sessiz” katkısını unutmamak gerekiyor.
Cuma Çiçek
9 Mart 2026 Pazartesi
Daron Acemoğlu ve James A. Robinson Ulusların Düşüşü: Güç, Zenginlik ve Yoksulluğun Kökenleri adlı ortak kitaplarında siyasi ve ekonomik kurumlar arasındaki ilişkiselliği ve bütünlüğü tartışıyor ve bu kurumların kapsayıcı ya da sömürücü niteliğini birlikte düşünmeye davet ediyor. Yazarlar, farklı zaman ve mekanlardan verdikleri örneklerle siyasi kurumlar ile ekonomik kurumlar arasındaki ilişkilerin olumlu etkileşimlerle verimli döngüler yaratabileceği gibi olumsuz etkileşimlerle kısırdöngüler de ortaya çıkarabildiğini gösteriyor.
Işıl Kurnaz
8 Mart 2026 Pazar
Bütün bu hikâyeler, yani kadınların yazarak, eyleyerek, dikerek, söyleyerek, işleyerek kahraman olma hikâyeleri, dünyayı sadece gölgelerinden ibaret görmemeleriyle de ilgili. 8 Mart’ın Türkiye’deki ve dünyanın her yerindeki kadınlar için biraz da böyle bir anlamı var. Gölgesinden korkarak ve sadece ona sığınarak yaşayan bir dünyaya karşı kafa tutmak, cüret etmek, teşebbüs etmek, her işin içinden, her cümleden atlayıp sıçrayabilmek. Kadınların kahraman olmak için değil, kendileri olmak için çıkıp sonunda yine istemeden kahraman oldukları her yol gibi. Kitap okurken bile, sınav kazandıkları için dahi yeniden kahramanlık yapmaları gereken bir dünyada yaşadıkları için, kadınların mücadelelerinin ölçüsü bitiş çizgisiyle ölçülmez tabii, zaten bu yüzden 8 Mart kutlu olsun!
Tanıl Bora
4 Mart 2026 Çarşamba
Bu kavramı yıllar önce Murathan Mungan zikretmişti: Sofofobi, öğrenme korkusu. Şöyle açıyordu meramını: "İnsanımız diye nitelendireceğim bu genel özne, bilmek, öğrenmek, hatta çoğu zaman gerçekleri bile anlamak ya da öğrenmek istemez. Duyduğu, işittiği kadarı yeter ona. 'Fazla bilmek iyi değildir,' der.  'Fazla düşünmek iyi değildir,' der. Öğrenmekten, adeta ölüm gerçeğiyle yüzleşecekmişçesine korkar. Onun, idare edebileceği kadar kanaatlere, üstünkörü fikirlere, kalabalıklarla arasında genel uyumu bozmayacak beylik sözlere ihtiyacı vardır."
Osman Özarslan
20 Şubat 2026 Cuma
Türkiye’deki rejim ve benim ‘büyük ünlü uyumu’ olarak adlandırdığım bu süreç üzerinden düşündüğümüzde buraya birkaç kod satırı daha eklemek gerekli: öncelikle, rejim süreçleri ve nesneleştirdiği özneleri belirli biçimlerde unutturup-hatırlatmakla birlikte, distopik-apokaliptik bir senaryoya yakışır şekilde, onları, günü geldiğinde kullanmak üzere günahlarından, kabahatlerinden yakalayıp, derin dondurucuya atıyor. Zombileşmiş rejimin şimdiki ve gelecekteki ihtiyaçlarını karşılamak için, hatta tarihi bükmek için, bu kabahatleri implant, sıvı, doku, kan, cılk et deposu olarak görüyor ve yeri geldikçe kullanıyor.