Orhan Koçak
17 Kasım 2025 Pazartesi
Bugünden dönüp baktığımda, Türkiye’nin Millet Meclisi’nden hayat lehinde 48 oyun bile çıkabilmesidir bana asıl inanılmaz gelen. Zamanla (darbelerle) edinilmiş bir “külyutmazlık” değildi benimkisi: eski TİP içinde sağıyla soluyla rejimin kana susamışlığından kuşkusu olmayan çok arkadaşım vardı. Bunun biraz kitabî ya da a priori bilgi olduğu söylenebilir, ama “tecrübeyle sabit” olduğu da eklenmelidir. Öyleyse 2017’de mecliste HDP’lilerin dokunulmazlıkları CHP’nin onayı ile kaldırıldığında, hayal kırıklığının ağrısı yerine “doğrulanmış nefretin” kaşıntısını hissetmek daha mı iyi geliyordu bize? Bilmiyorum. Babası sadece kızını sevdiği için mi “basmıştır imzayı”? Eyüboğlu’nun birkaç sayfa sonra verdiği bir bilgi, burada başka etmenlerin de rol oynamış olabileceğini düşündürüyor.
Kenan Erçel
13 Kasım 2025 Perşembe
Bu hadise solcular/sosyalistlerle Demokrat Parti arasındaki ikircikli ilişkinin güzel bir örneği. Bir yandan sol popülist talepler Parti’nin neoliberal, küreselci (ve İsrail yanlısı) politikalara sadık kadroları tarafından sıkı bir dirençle karşılanıyor. Özellikle 2016’dan bu yana Başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti kurmayları, neredeyse Cuhmuriyetçilerle didişmek için harcadıkları kadar enerjiyi Parti içindeki solcuları frenlemek, saf dışı etmek için sarf ediyorlar. Öte yandan sol cenah, Parti’yi güdemese de bu diyardan gidemiyor. Daha önceki bir yazıda ele aldığımız üzere,demokratik sosyalist örgütlenmenin Demokratik Parti şemsiyesi altından çıkıldığında şimdiki kitleselliğinin ne kadarını muhafaza edebileceği şüpheli.
Tanıl Bora
12 Kasım 2025 Çarşamba
Apaçık Radyo’da 2021’deki bir söyleşisinde Ali Bilge, bu rejimde memnuniyetsizlerin kendilerini ifade etmelerinin zorlaştığından bahisle, bir “memnuniyetsizler ittifakı kurulması” gereğinden söz etmiş: “Hemfikir olmayabiliriz ama hemderdiz…” Memnuniyetsizler, seçim anketlerinin güçlü partisi kararsızlarla yakın anlamlı kullanılıyor. Daha özgülleştirilmiş anlamıyla, AKP iktidarından memnuniyetsiz olanları işaretliyor. Sadece bir memnuniyetsiz seçmen kitlesi düzlemi yok; siyasetçilerden danışmanlara, bürokratlara, uzanan, siyasal kadro içindeki memnuniyetsizler düzlemi var.
Osman Özarslan
10 Kasım 2025 Pazartesi
Burada gördüğümüz şey muhtemelen, Huntington & Brezinski ikilisinin tarihin tekerine çomak sokmak için kurdukları kültürel çatışmalar tezgâhında çıkan bir kısa devre. Lehman Brothers benzeri finansal krizlerin ardından yaşanan mülksüzleşme ve yoksullaşmanın  Occupy, We Are the 99% gibi hareketlerde biriktirdiği dip dalganın; Trump Evanjelizmi ile Netanyahu Siyonizminin ABD’nin iç savaşın tezgahlarında dökülmüş teflondan ar damarlarını çatlatıp;  Ku-Klux-Klan’ın katran tüylü alevli haçlı linç alaylarını, konfederasyon bayraklı arabalarda çalınan Dixy marşlarını, paleo-muhafazakârların WASP folklörünü dünyanın köküne bir kibrit suyu gibi dökmeye çalışırken; Ortadoğulular, Hintliler, Latinler bu çatlağı yüzeye çıkan bir artezyen gibi kullandılar.
Barış Özkul
9 Kasım 2025 Pazar
Evren’in yazısında vurgulandığı gibi bir sanat eserinin değerlendirilmesiyle sanatçının kişiliği, geçmişi, güncel davranışları arasında doğrudan bir özdeşlik kurulması, hem etik hem de estetik bakımdan problemli olabilir; ama öte yandan, sanatçıyı tümüyle eleştiriden ve sorumluluktan azade, dokunulmaz bir figür haline getirmek de en az o kadar sorunlu. Sanatçının hayatıyla eseri arasında bir mesafe gözetilmesi sanatçıyı “eleştirilemez”, “kusursuz” bir figür yapmaz; sanat eserinin özerkliği sanatçıya “iyi-kötü”den bağımsız olma, toplumsal ilişkilerden soyutlanma hakkı kazandırmaz. Eğer sanatın özerkliği bu tür bir ayrıcalığı meşrulaştırmak anlamına geliyorsa, burada artık demokratik ve eşitlikçi bir kültür anlayışından söz edilemez.
Polat S. Alpman
8 Kasım 2025 Cumartesi
Açıkçası bir sanatçının ülkesindeki muhalifleri öldürecek kadar ileri giden alenen otoriter rejimi desteklemesi ve ona savaş taktikleri verecek kadar hevesli olması ile “şimdi o konser kötü mü oldu?” sorusu, sanki iki durum eşdeğermiş gibi bir retorik kuruyor ama değil. Konserin estetik değerini erbabı takdir eder elbet, fakat sanatın otonomisi, sanatçının insani sorumluluğunu ortadan kaldırmaz, sadece eserin değerlendirilme biçimini korur. Bu nedenle Gazze’yi işgal etmesi için Netanyahu’ya taktik veren bir piyanisti İstanbul’a davet etmemenin gayet makul, hatta büyük bir ciddiyetle dikkate alınması gereken bir tercih olduğunu düşünüyorum.
Cuma Çiçek
6 Kasım 2025 Perşembe
İlk olarak, Kürt itirazı orta-sınıflaştı. 2000’li yıllara kadar Kürt itirazı esas olarak bir alt-sınıf hareketiydi. Bugün ise alt ve orta sınıfların koalisyonuna dönüşmüş durumda ve hem siyaset hem de kültür alanı orta sınıfların hakimiyeti altında. Bu orta sınıf siyaseti hem sol-seküler Kürt siyasetin ana temsil alanı olan DEM Parti içerisinde hem de sağ-muhafazakâr Kürt siyasetin ana temsil alanı olan AK Parti içerisinde son 20-25 yılda geçmişle kıyaslanmayacak düzeyde genişledi ve etkisini arttırdı. Siyasi partilerin yanı sıra hem yerel yönetimlerde hem sivil toplum kuruluşlarında hem de meslek örgütlerinde orta sınıfın güçlü bir etkisi var. Bu etkiyi politik hedeflerin belirlenmesinden siyasal söyleme, siyasal mobilizasyon süreçlerine ve araçlarına kadar birçok alanda izlemek mümkün.
Tanıl Bora
29 Ekim 2025 Çarşamba
Evet, tekrarlayalım, elbette amasız fakatsız savunulacak ilkeler vardır, amasız fakatsız tavır almayı gerektiren durumlar vardır. Bununla beraber, -ama fakat-, her konuyu, her bahsi, her tercihi amasız-fakatsıza çekmekte bir sorun yok mu? Her vesileyle, tartışmanın, eleştirinin önünü almak istemenin alâmeti değil mi bu? Her fırsatta her yere kırmızı çizgi çekip, önümüzü arkamızı sağımızı solumuzu kırmızı çizgilerden bir kafes deseniyle kaplayan bir fanatizm… Düşman tayininin emir erliğine koşulmuş bir ya o/ya bu ikiciliği – siyaseti referandumlaştırmakla, yani yeni yollar aramayı, alternatif düşünmeyi, herhangi bir şeyin şurasını burasını tartışmayı men ederek aslında anti-siyasete çevirmekle aynı… Büyük ve küçük farklara, ince ayrımlara, istisnalara, yan etkilere duyarlılığa falan kapalı bir toptancılık…
Kenan Erçel
21 Ekim 2025 Salı
İşte riyakârlığın en dibi burası. Yukarıda ismi anılan komedyenlerin çoğu son senelerde yükselişe geçen politik doğruculuktan yakınıyorlardı. Cinsiyetçi, ırkçı, homo/trans-fobik gibi yaftaların boğucu bir atmosfer yarattığını, ceberrut iptal kültürünün (cancel culture) oto-sansürü körüklerken yaratıcılığı dizginlediginden şikayet ediyorlar, komedinin tabulardan arındılması gerektiğini savunuyorlardı. Özellikle Chapelle ve Burr “wokeizm”e karşı mücadelenin bayraktarlığını yapıyorlar, tetiklenenlerin bam tellerine basmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlardı. Gelin görün ki ABD’yi bile yeterince özgür bulmayan bu isimler, Suudi Arabistan’a gelince birden yelkenleri suya indirip sansürün en âlâsını sineye çekiverdiler.
Derviş Aydın Akkoç
19 Ekim 2025 Pazar
Düşünce alanındaki bu genel ve günbegün derinleşen tahribattan muhafazakâr-dinsel özne de mustariptir. Temsil kudreti seyrelmiş, nesnesi bir yana kendisi yana düşmüş bir dil muhtelif bir hakikati açığa çıkaramayacak, taşıyıp nakledemeyecek kadar mecalsizdir. Derin düşünce, Kalın’a göre, “aklın ibadetidir,” ama bu ibadet de yara alınmıştır, sahih düşünce şükre, bozuk –kentli– düşünce ise durmaksızın küfre götürüyordur: Dil içeriden ve dışarıdan sarsılmış, akıl yolunu şaşırmış, hakikat tası tarağı toplamış vaziyettedir. Kalın’daki zihinsel gayret –varlık hakkındaki fikir emeği– ölümcül bir boşluğa çekilip hiçlik burgacına da tutulur ara sıra. Varlığa gelmek, açık alanda tezahür etmek, hakikat ve olay arasındaki bağları yakalamak, anlamı dilde görünür kılmak üzere sarf edilen yığınla cümle bazen kendi sessizlik bölgelerinde yağı tükenen bir kandil ışığı gibi ağır ağır söner.
Tanıl Bora
15 Ekim 2025 Çarşamba
13 Ekim, Ankara'nın başkent oluşunun yıldönümüydü. AKP iktidarı boyunca başkentlik ağırlığı biraz erimiş, Gökçek idaresi altında feci taşralaştırılmış olan, -şu ara, seçilmiş büyükşehir belediye başkanının, iktidarın tasallutuna hedef olduğu-, Ankara'nın zaten idarî taksimattaki statüsüne indirgenmesini istemem. Neresi olursa olsun; bir şehrin hikâyesini hamasete boğmak, şehrin imgesini kaplayan yaldızlar veya moda usulle adına yapıştırılan “marka,” oranın gerçekliğini bir kalıba döküp dondurur, onu gerçek bir anlamaya kapatır. Büyük Türk huysuzu Nahid Sırrı Örik, 1946'da Ankara üzerine bir yazısında bunu güzel anlatmış.
Cuma Çiçek
7 Ekim 2025 Salı
Yeni barış süreci bir yılı geride bıraktı. 41 yıllık çatışmaların geride bırakılması, Kürt meselesinin nihai çözümü sağlanamasa da doğrudan şiddetten arındırılması, siyaset ve hukuk zeminine çekilmesi büyük bir değişim. Konjonktürel dinamiklerden öteye daha uzun vadeli baktığımızda ve rejim formasyonuyla Kürt çatışması arasındaki yapısal ilişkiyi dikkate aldığımızda bu değişimin önemi ve etki potansiyeli daha net ortaya çıkıyor. Türkiye genelinde olduğu gibi sınır-aşan Kürt alanında da büyük bir değişimin arifesindeyiz. Bu değişim kendi içinde aynı zamanda belirsizlikler de içeriyor. Belirsizliğin yarattığı karanlığı dağıtmak ve yarına dair öngörülerde bulunmak için yürünen yollara ve yaşanan dönüşümlere yeniden ve yeniden bakmakta fayda var.