Menderes Çınar
20 Ağustos 2020 Perşembe
Bu da bize AKP’nin neden bazen anlamakta zorlandığımız güç gösterilerine giriştiği, neden bazen olgusal gerçekliği bizi şaşırtacak derecede çarpıtabildiği/reddedebildiği, neden kendi “gerçeklik” rejimini kurmaya çalıştığı hakkında bir fikir veriyor. Zaman zaman değişik baskı/çıkar gruplarının esiri olmasından anlaşılabileceği gibi gerçekte kırılgan olan AKP’nin güç elde etmesi, iktidarını yeniden üretebilmesi her zamankinden daha çok güç gösterisinde bulunmasına, “biz buradayız, gitmiyoruz” hissi yaratmasına bağlıdır. AKP’nin geçtiğimiz yıl yapılan yerel seçimlerde uğradığı yenilgiyi kabul etmemesi, kaybettiği belediyeleri abluka altına alması veya onlara el koyması, güç gösterilerinin bu işlevselliği çerçevesinde değerlendirilebilir.
Erdoğan Özmen
19 Ağustos 2020 Çarşamba
Burada altı çizilmesi gereken nokta, bu sürecin çizgisel/kronolojik bir zamanın ve kaba bir nedensellik mantığının tümüyle dışında yerleşmiş ve ‘ilerlemekte’ olduğudur. Geri-dönüşlü (retroactive) bir zaman/mantık ya da döngü söz konusudur. Ortaya çıkan herşey daima ertelenen/uzaklaşan -nihai?- anlamına takip eden olay ve şeyler ya da mevcut bağlam sayesinde kavuşur çünkü. Ruhun ‘zamanı’ budur. O meşhur tezin tam yeri: Bilinçdışında zaman kavramı yoktur. İnsan ruhunu kateden/ruhun katettiği bir ilkeden, over-determinasyondan (kavramın hem çoklu-belirlenme hem de üst-belirlenme anlamlarıyla) söz ediyoruz şu halde.
Derviş Aydın Akkoç
16 Ağustos 2020 Pazar
Modern toplum mantar gibi çoğalan, saçılıp çözülen, yeniden bir araya gelen, birbirleriyle kavgaya tutuşan bu “biz”lerden geçilmez, ama albenili bir işlevi de vardır bu “biz”in: Onun sayesinde Öteki ile aradaki mesafeler kalkar, sempati özdeşliğe dönüşür, “biz” dairesi içinde konuşmanın, duygulanmanın ve eylemde bulunmanın rahatlığı insandaki kozmik yalnızlığın sancılarını yatıştırır, yollanan mesajların alıcıları hazır ve oradadır, başıboş varoluş nihayet bir amaç edinmiştir, kişiler amaçları uğruna dünyaya daha rahat çemkirir, kara çalarlar.
Tanıl Bora
12 Ağustos 2020 Çarşamba
İstanbul Sözleşmesi, İstanbul Protokolü. İstanbul’un, yani Türkiye’nin, mızıkalı söyleşişiyle “Bu Ülke”nin, “bu topraklar”ın adını taşıyan iki uluslararası belge. (Adını Türkiye’den alan başka uluslararası belge var mı bilmiyorum.) İkisi de insan hakları ihlâlleriyle, insan onurunun çiğnenmesiyle, zulümle ilgili. Bunları önleme çabasıyla ilgili. Her ikisinde de, şu veya bu oranda, Türkiye’den hak savunucularının müstesna bir katkısı var.
Kemal Can
11 Ağustos 2020 Salı
daha önce İYİ Parti’yi Cumhur İttifakı’na dahil etme dedikoduları, Bahçeli’ye rağmen işleme konulan hatta MHP’ye alternatif arayışından kaynaklandığı iddialarına dayanıyordu. Bahçeli’nin yaptığı bazı “ters çıkışların” da, “sakın ha aklınıza bile getirmeyin” demek olduğu ileri sürülmüştü. “Masa” meselesindeki sert çıkış da böyle okunmuştu. Ve elbette ciddi bir başka yenilik, Bahçeli’nin Akşener’i muhatap alması. Çünkü daha önce –Koray Aydın’da olduğu gibi- doğrudan adrese teslim çok daha açık davetler söz konusu olmuş ama Akşener için böyle bir açık kapı hiç gündeme getirilmemişti. Partinin adı gibi Akşener’in ismi de pek anılmamıştı. Partiler arasında bayramlaşmalar dahi kesilmişti.
Murat Belge
10 Ağustos 2020 Pazartesi
Kaç yılın “yetmez ama evet” kavgası. Ergülen, “Bunu söyleyenler özür dilesin, bu konu da kapansın” demeye getiriyor ve “Ben kendi hesabıma özür diliyorum” diyor. Ben o seçim ve referandumda oy kullanmamıştım. Seçim öncesi burada oluşan siyasi atmosferden çok sıkıldığım için yurt dışına gitmiştim. Ancak burada olsam “evet” oyu verirdim. Bundan ötürü “özür dilemek” gereği duymuyorum. Konunun bu şekilde tartışılması son derece yanlış. Ama konu kendisi önemli. Onun için bu aşamada birkaç saptama yapma gereğini duyuyorum.
Barış Özkul
9 Ağustos 2020 Pazar
Fukaralıkla zenginliğin kitabi meseleler olmaktan çok insanların davranış kodlarında silinmez izler bırakan varoluş biçimleri olduğunu; zengin çocukları her türlü insani ilişkide kadim bir dengeyi tutturup medeni bir seviyede, doğru bir mesafede durabilirken fakir çocuklarının elini kolunu nereye koyacağını kestiremeyip her an her şeyin olabileceği kaygısıyla kazık gibi durduklarını Murat Uyurkulak çok iyi biliyor. Bu insanlık hallerinin yakıcılığını; Delibo olmanın ezici ağırlığını solcuların bir türlü anlayamaması Yusuf Kavala’nın öfkesini iyice derinleştiriyor.
Erdoğan Özmen
7 Ağustos 2020 Cuma
Dahası ötekilerin kusur ve başarısızlıkları, yetersizlik ve zaaflarıyla özdeşim kurarak onlar adına utanmayı mümkün kılan yüce gönüllülük de aynı utanç kapasitesi sayesinde değil midir? Utanç kapasitesi aynı zamanda güçlü bir haysiyet talebidir. En zor zamanlarda güçsüz ve zayıfların, zulmedilen ve şiddet görenlerin, sesi kısılan ve görmezden gelinenlerin “Vardık, Varız, Varolacağız”  diyerek birbirine karışma, çoğalma ve dayanışmaları bu yüzdendir.
Sezen Ünlüönen
3 Ağustos 2020 Pazartesi
Kültürel coğrafya uzmanı Mike Crang, “Jane Austen’ı Yerleştirmek, İngiltere’yi Yerinden Etmek: Kitap, Tarih ve Ulus arasında Gezinti” adlı makalesinde Jane Austen uyarlamalarına düşkünlüğün bir tür muhafazakarlığı içinde barındırabileceğinden bahseder. Jane Austen’ın üstsınıf dünyası, İngiltere kırsalındaki zengin evleri, çay partileri ve balolarına duyulan ilgi kimi durumlarda aynı zamanda İngiltere’nin esasında hiçbir zaman sahip olmadığı bir geçmişe, İngiltere’nin eski debdebesine, ırki saflığına, herkesin konumunu bildiği hiyerarşik bir düzene duyulan bir özlemi de perdeliyor olabilir.
Aksu Bora
2 Ağustos 2020 Pazar
Türkçe edebiyat eleştirisinin mükemmel örneklerinden biri, nihayet yeniden yayınlanıyormuş. Zeynep Ergun’un Erkeğin Yittiği Yerde’si. Alt başlığı Yirmi Birinci Yüzyılda Türk Romanında Toplumsal ve Siyasal Arayışlar 2000-2006 olan bu kitap, 2009’da, Everest Yayınları tarafından yayınlanmıştı. Sonra ortadan kayboldu, sahafta filan da bulunamadı. Neyse ki Notos Kitap çok hayırlı bir iş yapmış, bugünlerde ikinci baskı kitapçılarda olacakmış.
Tanıl Bora
29 Temmuz 2020 Çarşamba
1960’ların ortalarından beri CHP’de iki ana yönelim görebiliriz. Birisi, “Güven Partisi” dediğim, devletçi ve milliyetçi bir Atatürkçülük’le mühürlenmiş, siyasî felsefesini muhafazakâr-cumhuriyetçi olarak tanımlayacağımız yönelimdir. Ulusalcılık, bunun “çağdaş” sürümüydü ve uzun bir süre Güven Partisi’ni CHP içinde iktidar kıldı. Diğeri, sosyal demokratik veya en geniş meşrepli tanımıyla (sosyalizme meyledeninden sosyal-liberaline, “hümanistinden” sol-popülistine…) sol bir yönelim, veya daha yalın, demokrat bir yönelim.
Derviş Aydın Akkoç
28 Temmuz 2020 Salı
“Nerde kaldı” diye sitem edilen, hatta tepki gösterilen bu ses, belki de öznenin kendi kayıp sesidir: Doğumla gelen o ilk terk edilişe, ilk yalnızlığa, savunmasızlığa karşı çıkarılan çocuksu bir serzeniş, beyhude bir protesto, daimi hale gelecek bir sızlanma ya da keskin bir çığlık olarak insanın kendi sesi. Kişinin bu dünyadaki varoluşu, yaşadığı ve daha da yaşayacağı deneyimlerin amacı kendi yitik sesini arama meşguliyetinden ibaret galiba... Edip Cansever’in “kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan” dizesindeki o imkânsız “yer” pekâlâ “ses” düzlemine de kaydırılabilir: