Murat Belge
12 Temmuz 2020 Pazar
“LGBT” ya da “Baroların bölünmesi” ya da “Sosyal medya” gibi konuları “gündem değiştirmek” olarak görmek bence gerçek durumu ıskalamak oluyor. Bu konularda Tayyip Erdoğan’ın söyledikleri ve yaptıkları, yapacakları onun orta ve uzun vadeli toplumsal programının dışında kalan şeyler değil. Yani Tayyip Erdoğan bunlarla gündemi değiştirmekten çok aklındaki Türkiye idealine yönelen adımları atmış oluyor. Şu anda barolar bölündü… Ayasofya cami oldu…
Erdoğan Özmen
8 Temmuz 2020 Çarşamba
Ruhlarımızda nasıl bir değişiklik oldu ve, yapış yapış bir teşhircilik ve arsızlık böylesine yükselirken, sıra kendi değer ve konumuna geldiğinde abartılı jestlerden ve gürültüden daima uzak durmak isteyen incelik ve mütevaziliği tümden kaybettik. Tereddütten ve kuşkudan arınmaya çalıştıkça elimizde kalacak olan şey saf bir kabalık ve hoyratlık değil midir? Utanç yokluğunun bu korkunç yaygınlık ve sıradanlığı nedeniyle değil mi kapıldığımız yılgınlık, yorgunluk. Utanmazlık ve yüzsüzlüğün gündelik varoluşun tüm biçimlerine nüfuz ederek olağanlaşması, aşırı örnekleri dışında neredeyse fark edilmez olması yüzünden değil mi içine gömüldüğümüz kayıtsızlık.
Barış Özkul
5 Temmuz 2020 Pazar
Klasikler her şeyden önce insanın “duygularını eğitip”, ona empati kurabilmeyi, hayata başkalarının gözünden, ruhsal pencerelerinden bakabilmeyi, hem başkalarını hem de kendini daha iyi tanımayı öğretir, diyebiliriz. Gustave Flaubert’in Duygusal Eğitim’i (L'Éducation sentimentale, 1869) vaktiyle Cemal Süreya tarafından “Gönül ki Yetişmekte” diye çevrilmişti. Bunun genel olarak klasik yapıtın okura kattıklarını epey iyi anlatan bir çeviri olduğu kanısındayım. Kendi gönlünü her yaşta yetiştirmek isteyenlerin okuyabilecekleri birçok klasik var.
Ahmet İnsel
4 Temmuz 2020 Cumartesi
Erdoğanizmin yarışmacı otoritarizmi aşan, onu tam anlamıyla bir istibdat rejimine dönüştüren niteliği, keyfilik rejimi olmasıdır. Söz konusu olan pratik, mutlak dikey iktidarın zirvesindeki şahsın uygulattığı kararların keyfiliği ile sınırlı olmayan, “yasallığını” ve gücünü doğrudan bu şahıstan alan diğer güç makamlarının da keyfi davranabilme yetkisine sahip olduğu, iktidar hiyerarşisinde yukardan aşağıya doğru keyfiliğin yayıldığı bir genel yönetim anlayışıdır. Bu keyfilik konusu üzerinde biraz durmakta yarar var.
Sema Aslan
2 Temmuz 2020 Perşembe
Tek başına düşüncelere dalmak; çapraşık imgelere dolanmadan bu budur, şu da şudur demek, iyice imkânsızlaştı sanki. Belki evin rutini etkiliyordur? “Sanayi tipi ev yapmışlar, ne çamaşır bitiyor ne yüzey temizliği ne yemek,” dedim (yüzey temizliği, havalı bir laf –toz almak ya da tozları almaktı onun adı), “son zamanlarda duyduğum en iyi espiri,” dendi. Oysa bu bizim gerçeğimiz. Su, temizlik malzemesi ve sağlıklı gıdaya ulaşabiliyor olmanın mahcubiyeti bir yanda, Allah kerim yeri bellediğimiz balkonda kuluçkaya yatan karga çiftine bakarak haftalar geçirdim. Hemen hemen karantinaya girdiğimiz dönem yaptılar yuvalarını, daha hâlâ uçmadı yavrular!
Tanıl Bora
1 Temmuz 2020 Çarşamba
Psikolojinin “özeleştirinin eleştirisi” diyebileceğimiz temkini, özeleştirinin kendine kahretmeye, öz yıkıma dönüşmemesini, yapıcı olmasını ikaz ediyor öncelikle. Bunun temel koşulu, eleştirinin kişiliğe veya ‘huya’ değil, somut, özgül ve değiştirilebilir olan davranışa-eyleme yöneltilmesidir. (Tıpkı ‘düz’ eleştirinin somut vakaya-eyleme-içeriğe odaklanması gereği gibi.) Buna bağlı olarak, bir yandan da bir çözüm, bir alternatif düşünmektir.
Kemal Can
30 Haziran 2020 Salı
İyi Parti’nin siyasi söylem ve toplayabildiği kadro açısından kolay tarif edilir olmadığı ortada. MHP içindeki muhalefet döneminden itibaren, iktidarın muhalefeti tanzim ve yönetme operasyonlarında adı sürekli gündemde. İktidar çok erken bir aşamada İyi Parti’yi -kendi tabanına fazla nüfuz edemeden- muhalefet bloğuna doğru itebildi. Bu yüzden iktidar cephesinden beklenen oy kopmasını yaratamadı. Çok hızlı girmek zorunda kaldığı iki seçim dolayısıyla, siyasi rolü -büyük ölçüde ittifakla kodlanan- taktik bir zeminde kaldı.
Derviş Aydın Akkoç
30 Haziran 2020 Salı
Yarı-entelektüel katil Raskolnikov fahişe Sonya’nın ayaklarına kapanır, Sonya’nın şahsında “insanlık”tan özür diler, ama özür dilemek bağışlanmak istemek anlamına gelmez, zira Raskolnikov –eylemin etkileri karşısında- gerek insanlık gibi soyut bir kavramın gerek ahlaki-teolojik yargıların hükümsüz olduğunun sonuna kadar farkındadır. Sözümona bağışlanmanın anlık ferahlığı bir kez fiiliyata dökülmüş bir eylemin neticelerini ortadan kaldırmaya, verilmiş bir hasarı telafi etmeye yetmez. Dimitri Karamazov korkunç bir iç tazyikle kendisi işlememiş bile olsa baba katilliği suçunu omuzlar, Alyoşa gururunu incittiği çocuktan kendini mazur görmesi ricasında bulunur,
Murat Belge
29 Haziran 2020 Pazartesi
1478’de olmalı, Fatih Sultan Mehmed Venedik kent-devletine bir elçi gönderdi. Elçinin Doc’a verdiği mektupta, çeşitli siyasi konuların yanısıra alışılmadık bir talep yer alıyordu. Sultan, kendisine bir ressam gönderilmesini istiyordu! Yalnız ressam da değil; bir heykeltraş ve bronz döküm ustası. Venedik meclisi toplandı ve Gentile Bellini’nin gönderilmesine karar verdi. Heykeltraş da seçtiler: Donatello’nun yanında yetişen Vellano; ama ne olduysa, Vellano hiç gidemedi. Gentile bu sırada birtakım onarım işleriyle uğraşıyordu. O işleri de Giovanni’ye devrettiler.
Erdoğan Özmen
24 Haziran 2020 Çarşamba
Bir toplumun en temel hakikatini kavramak için bakmamız gereken yere ilişkin hiçbir tereddütümüz olmamalı: En çok dışlanan, söz ve eylemlerine  kıymet verilmeyen, hayatları değerli bulunmayan, demek ölümlerinden de  söz edilmeye gerek duyulmayanların yeridir orası. Yok sayılan, varlığı tanınmayanların bulunduğu yerde açığa çıkar toplumun hakikati. Zelil bir varoluşun ve sefaletin hüküm sürdüğü, zelil bir varoluşa mahkum edilenlerin ikamet ettiği kıyıda, kenarda.. Ötede, gözlerden ırak olan, acının, kederin, kimsesizliğin, çaresizliğin, yokluk ve yoksunluğun biriktiği yerde.
Kemal Can
23 Haziran 2020 Salı
Her türden mesafenin –çoğu zaman oldukça yanlış bağlamlarda- tartışma konusu yapıldığı, çok mühimsendiği bir dönem yaşıyoruz. “Sosyal mesafe” ölçümleri yanında, kimin kime ne mesafede durduğu hakkında yoğun değerlendirmelere tanık oluyoruz. Ayrı/uzak durmak anlamındaki “mesafe” kavramı çok popülerleşmiş olmakla birlikte, özellikle sosyal medya imkanlarıyla beslenen mesafesizliğin de acayip arttığı görülüyor. Bir tarafıyla ölçüsüzlük diye tanımlanabilecek yakın dövüşlerin, diğer tarafıyla laubalilik sınırını aşan teklifsizliğin tavan yaptığını izliyoruz.
Derviş Aydın Akkoç
21 Haziran 2020 Pazar
İster takıntı ister alışkanlık maskesiyle sahne almış olsunlar, bahaneler ruhu yaralayan, hasta düşüren kuruntulardır, beden de nasibini alır tabii ruhu kuşatan bu boğucu bahanelerden, ama insan bir ömür kuruntularla da yaşar; kurtulmak, özgürleşmek istemez onlardan, parlak, anlatılmaya değer nedenler, göz dolduran hisli gerekçeler dağılıp dökülse de bu kez posalarına tutunur, zira zamanla kişiliğin ayrılmaz bir parçası olmuş, geçirimsiz bir kimliğin tuğlalarına dönüşmüştür bahaneler. Kartondan bir mazerete sarılarak boyuna suçlamak, bir sızlanma makinesine dönüşmek kolay olduğu kadar keyifli ve ilgi çekicidir de, böylesi bir düzlemde suçlama ediminin faili olmaktan istifa edip suçlamaları göğüsleme hattında durmaksa akıl kârı değildir tabii, oysa daha çetrefil, daha müşkül olan suçlamaları karşılamak, omuzlamaktır...