Yeter!

Devlet ve devletlerarası siyaset jargonunda terör ve terörizm kavramlarının son derece keyfî kullanılabildiği ve bunların muhalif her hareket veya girişime bu damgaları vurmaya gayet teşne olduklarını biliriz. Ancak bu, söz konusu sıfatlara yüzde yüz müstehak hareketlerin olmadığı anlamına gelmiyor.

Günümüzde ETA böyle bir örgüt ve harekettir. Franco diktatörlüğü döneminde bu rejim ve onun Bask ülkesine reva gördüğü özel zulüm koşullarında ETA’nın başlattığı “silâhlı mücadele”ye meşrûiyet tanıyan hiç kimse, İspanya’da demokrasi kurulduktan ve Bask bölgesine geniş bir otonomi verildikten sonra ETA’nın hâlâ sürdürdüğü silâhlı eylemleri, cinayetleri aynı meşrûiyete dayandıramaz. Çünkü bu koşullarda ETA’nın Bask’ın bağımsızlığı adına yürüttüğü şiddet hareketleri, İspanya’yı oluşturan diğer halklara karşı nefretten kaynaklanan bir “bağımsızlık” talebiyle ilişkilidir. Ve o nedenledir ki ETA tam bir idari ve kültürel özerkliğe sahip bu İspanya’nın en gelişkin yöresinde, bu durumu yeterli gören kendi “milleti”nin çoğunluğuna karşı düzenlemektedir silahlı eylem ve cinayetlerini. Terör, terörizm tam da budur işte.

Irkçılıktan ve refah şovenizminden beslenen bu teröristlere karşı bizzat Bask halkının kendiliğinden oluşturduğu direniş hareketi var şimdi. Bu örnek ve uygar yurttaş girişiminin Avrupa Parlamentosu’nca ödüllendirilmesi vesilesiyle, girişimin sözcülerinden Savater’in yaptığı konuşma aşağıdadır.


Basta Ya! Yurttaş inisyatifi, bu (Avrupa) Parlamentosu önünde, her şeyden önce Fernando Savater kendisini onurlandırmanızdan ve kamuoyunca tanınmasını sağlamanızdan dolayı şükranlarını ifade etmek ister. Biz ne prestijli bir NGO, ne uzun bir geçmişi olan kurumsal bir hareket olmayıp, sadece bir yıldan az bir süre önce birlikte çalışmak için toplanmış, bürokratik bir hiyerarşisi ve hemen hiçbir örgütsel aygıtı olmayan, çok değişik yerlerden gelme bir grup yurttaş olduğumuz için bu ödüllendirme son derece dikkate değerdir.

Aramızda profesörler ve işçiler, devlet yetkilileri ve sıradan kişiler, dindarlar ve laikler, sendikacılar ve patronlar, pasifist militanlar, sanatçılar, iletişim dünyası çalışanları, çok ünlü kişiler ve hiç de ünlü olmayan kişiler var; itiraf edeyim bir parça anarşik bir birlik oluşturuyoruz.

Ne tarihsel bir rol oynamak ne de her şeyi pahasına sürdürmek gibi bir tutkumuz var. Eğer inisyatifimiz gerekli olmaktan çıkıp, yarın sona erse ve her birimiz gönül rahatlığıyla gündelik meşgalelerimize dönsek çok mutlu olacağız.

Biliyoruz ki, bireysel olarak bizlerin önemi yok; ama biz yurttaşlar, ETA’nın caniyane terörizmini reddetmek ve bugün ayrılıkçı şiddetin totaliter projesiyle tehdit edilen İspanyol devletine açık destek için biraraya geldiğimizde ve harekete geçtiğimizde önemimiz var.

Sokağa indik ve söz aldık. Çünkü inanıyoruz ki demokrasi tehlikede olduğunda yurttaşlar kendi köşelerine çekilip sorunun siyasal iktidarın üst katlarında çözüme bağlanmasını sessizce bekleyemezler. Kendimizi meşrû biçimde oluşturulmuş kurumların yerine ikâme etme isteğinde değiliz, ama onlara teröre herhangi bir taviz vermeden hak ve özgürlerimizi korumaları için baskı yapmak istiyoruz.

Cani ideolojik fanatizmin kurbanlarıyla dayanışmak ve kendimizi o teröre karşı savunmak için harekete geçtik. Çünkü biz, demokratik Avrupa’da acıklı biçimde istisna bir durumda yaşıyoruz. Bask ülkesi üçüncü dünya denilen alandaki adaletsizlik ve eşitsizlikler içinde kıvranan pek çok yer gibi uzak bir bölge değil. Avrupa Topluluğu’nun en gelişmiş ve hayat kalitesi bakımından en dengeli bölgelerinden biri...

İspanyol devleti içinde Bask cemaati çok geniş bir ekonomiye sahiptir; kendi hükümeti ve parlamentosu var, maliyesini tamamen kontrol etmekte, iki dilli eğitim sistemine ve biri Bask diliyle olmak üzere iki televizyon kanalına sahip vs.

Şüphesiz, Basklılar, Franco diktatörlüğü döneminde, tıpkı diğer İspanyol yurttaşları gibi, siyasal ve kültürel özgürlüklerinin ağır ihlaliyle karşılaşıp acı çektiler. Ancak demokrasinin kurulmasından itibaren, bütün ülkede yaraların sarılması için olağanüstü bir çaba gösterildi. Bunun ilk adımı, Franco dönemi esnasında işlenmiş politik nitelikteki tüm suçlar için bir genel aftı. Bu, af legaliteye dönmek isteyen -cinayetten sorumlu olanlar da dahil- tüm ETA mensuplarına yirmi yılı aşkındır yürürlüktedir.

Bununla birlikte ETA’nın faaliyetleri durmadı. Demokratik dönem esnasında öldürülen 700 kurban olduğu hesaplanıyor. Bugün, Bask ülkesinde yurttaşların büyük kısmı için ne güvenlik ne ifade ne de politik örgütlenme özgürlüğü vardır. Milliyetçi olmayan vekiller, tıpkı milliyetçi olmayan işletme müdürleri, gazeteciler, güvenlik görevlileri veya bağımsızlık projesine şu ya da bu şekilde muhalif olduğunu göstermiş sıradan kişiler gibi katledilmektedir.

Söz konusu olan sadece cinayetler değildir; sayısız işletme ev ve araba yakılmakta, dükkân sahipleri ve büro çalışanları her gün tehdide marûz kalmakta, “İspanyollaşmış” addedilenler, yani anayasal olarak yürürlükte olan hukuk devletinden yana olduğunu açıkça belirtmiş olanlar hırpalanmakta ve binbir çeşit yoldan tehdit edilmektedir.

Pek çok kişi, bu bıkkınlık verici havanın baskısına dayanamadığı veya başına daha kötü şeyler gelmesinden kaçınmak istediği için bölgeyi terk etme zorunluluğu ile karşı karşıya kalıyor. Bazıları polis koruması altında yaşamaya sığınıyor ve ne sokakta kendi halinde yürüyebiliyor ne de her tür önlem almaksızın halka açık yerlere gidebiliyor.

Bask ülkesinde, demokratik Avrupa’nın ortasında şimdi bizim düzinelerce Salman Rüşdi’miz var. Hükmeden korkudur, günlük hayatın içinde elle dokunulabilir olan korku, alçak sesle konuşturan veya düşünüleni dağıtan korku; tıpkı Franco diktatörlüğünün en kötü zamanlarındaki gibi.

Bizler, Basta Ya! inisyatifinin bütün üyeleri biliyoruz ki bu kötülüklerin başlıca sorumlusu hiç şüphesiz ETA’dır; ama aynı şekilde inanıyoruz ki, ETA tek başına bir olgu da değildir ve sürekliliğini, yirmi yıldan fazladır ülkeyi yöneten milliyetçi otoritelerin de kısmen sorumlu olduğu bir siyasal iklimden almaktadır. “ETA’cılar” kötülük yapmak için başka bir gezegenden gelmiş uzaylılar değiller, etnik fanatizm ve kendi yurttaşlarının yarısından fazlasına ve İspanyol addedilen her şeye karşı kin içinde yetişmiş gençlerdir. Kafalara kazılan çarpıtılmış bir tarih ve yalan bir antropoloji ile kendilerinin kurban, mağdur olduklarına inandırılmış ve böylece cellada dönüştürülmüş gençlerdir.

Bask milliyetçileri, geçmişte asla var olmadığı halde, bağımsız bir yeni devleti barışçıl yollardan yaratmak için öneride bulunabileceklerini kabul ediyoruz; ama kararlı bir kesimin bu politik projesini bütün bir halkın inkâr edilemez hakkı olarak sunmasını ve böylece dolaylı bir tarzda şiddet uygulayıcılarını meşrûlaştırmalarını reddediyoruz.

Aynı şekilde, tarihte, hattâ tarih öncesindeki hata ve yanlışlıkları günümüz demokratik toplulukları arasındaki ilişkinin kesilmesini haklı gösteren veya asırlardır birlikte yaşamış toplulukların birbirleriyle uyumsuzluğunu kanıtlayan deliller olarak araştırmaları anlamlı bulmuyoruz.

Avrupa’nın öteki bölgelerinde yaşanmış tecrübeler acı bir biçimde şunu göstermektedir ki; böyle bir yol izlemek, daima savaşmayı haklı gösterecek kanıtlar bulmakla sonuçlanmıştır. Birleşik Avrupa’nın ilk düşünürlerinden biri olan Erasmus’un yüzyıllar önce, bilgece öğütlerinin birinde uyardığı şeyler de işte bunlardır:

“Eğer herhangi bir hak savaşa girişmek için elverişli sebep sayılabilirse, -yığınla değişimin, insanî sorunlarda bir sürü değişikliğin olduğu bir ortamda- herkesin savaş yapma sebebi olacaktır. Hangi halk; bir defa olsun bir başkasını kendi toprağından atmamıştır ki? Kaç kez bir yerden başka bir yere göçtük? İmparatorlukların sınırları gelişigüzel andlaşmalarla kaç defa değişti? Paduvalılar, eskiden Antenor’un Truvalılara ait olduğu gerekçesiyle Truva topraklarını talep edebilirler! Romalılar, Afrika ve İspanya eskiden Roma’nın elinde olduğu için buralarda hak edebilir! Etkin bir yönetim kuranın toprağın kalıtsal sahibi olduğunu söylüyoruz. Aynı hakka -doğal olarak hür- insanlar ve hayvan sürüleri üzerinde sahip değiliz” (“Savaş, onu yaşamamış olanları cezbeder” kıssasının yorumundan alıntı).

Demokrasinin esası sürekli diyalog olduğu içindir ki biz, demokratlar olarak gerçekten de farklı demokratik taraflar arasındaki diyaloğun savunucularıyız. Ancak tam da bu gönülden duyduğumuz demokratik diyalog eğiliminden dolayıdır ki, terörist şiddetin empoze ettiği diyaloğu, yurttaşların politik gündeminin barış içinde birlikte yaşama göreneğini saptıranlar tarafından tayin edilmesini ve katiller artık cinayet işlemesinler diye parlamenter uzlaşmayla belirlenen yasaların onların keyfine göre değiştirilmesini reddediyoruz.

Barış içinde, ama aynı zamanda özgür yaşamak istiyoruz. Yurttaşlar devletinin yerine etnik toplulukların devletinin konulmasını reddediyoruz. İşte bu yüzden, anayasal ilkeleri savunmak ve teröristlere yeter! demek için sokağa indik. Ve işte size bundan dolayı Avrupa Parlamentosu üyelerine bu Sakharov ödülü için şükranlarımızı sunduktan sonra, sizi Bask ülkesini ziyarete çağırıyoruz. Resmî bürolara değil, sokaklara, kahvelere, pazarlara, dükkânlara, küçük köylere, üniversitelere... Oralarda birinci elden, propagandanın müdahalesi olmaksızın nasıl tehdit altında, zorbalığın kurbanı olarak ve fikirlerini özgürce ifade hakkından yoksun yaşandığını bizzat görmek için. Burada ifşa ettiğimiz gerçeği bizzat doğrulayabilmeniz için ve tüm demokratik Avrupa’nın kendi sorunuymuşçasına hissetmesi gereken bu kansere karşı mücadelede bize yardımcı olmasını unutmamak için.

Le Monde, 18.12.2000’den