Menderes Çınar
24 Nisan 2020 Cuma
Temsil siyasetinin epeyce törpülendiği son 30-40 yılda duyulmayan, görülmeyen, unutulan toplum kesimleri son yıllarda popülist lider siyasetinin ana kaynağını oluşturmaya başlamıştır. Yükselen popülist lider siyaseti, popülist liderin milletin yalnızca ve ta kendisi olduğunu iddia etmesi bakımından mutlakıyetçilik eğilimli bir siyasettir. O kadar ki popülist lider siyaseti, sadece toplumun farklı kesimlerini ve onların temsilini gereksizleştirmez, bizzat kendisinin “otantik,” “gerçek” toplum saydığı toplum kesimlerinin temsilini de gereksiz bulur. Bu bakımdan, popülist lider siyaseti temsil siyasetine, temsil siyaseti vasıtasıyla toplumun özneleşmesine, dolayısıyla bunun en temel kanalı olan Meclis gibi kurumların sembolik-ötesi, etken varlığına kökten ters ve karşıdır.
Tanıl Bora
22 Nisan 2020 Çarşamba
Buna karşı bir mitoloji de var: bir Kemalizm miti olarak Köy Enstitüleri. Hem Kemalizmi bir aydınlanma projesi olarak sunmaya elverişli bir mit. Hem de Kemalizmin ihanete uğradığı, tamamına eremediği inanışının canlı timsali olan bir mit. Bu mitin oluşturduğu bıkkınlık da, bu miti yaşatan camianın kendi üzerine kapanmışlığı, müthiş kendinden eminliği ve kendinden memnuniyeti –ve yakın zamanda çıkan birkaç kitaba kadar: erkekliği– de, Köy Enstitüleri hakkında salimen düşünmeyi zorlaştıran bir etken olmadı mı?
Murat Belge
20 Nisan 2020 Pazartesi
Koskoca Amerika’nın doğru düzgün bir sağlık sistemi yok. Çünkü Amerikan kapitalizmi öyle dört dörtlük sağlık sistemi oluşturacak devlet istemiyor. Normal ahvalde yığınla acıklı olay oluyor, sürüyle haksızlık oluyor, ama ahali bunları “normal” görmeye alıştığı için uzun boylu itiraz yükselmeden düzen devam ediyor. Ama şimdi olduğu gibi salgın filan çıkınca işler değişiyor. O zaman virüs Amerika’yı oradan, o zayıf yerinden yakalıyor, canına okuyor. Bunu Amerikalılar anlayacak mı? “Biz bu konuda bile bile böyle davrandık. Yanlış yaptık” diyecekler mi? Yoksa gene Evangelistler’in kaskatı açıklamalarını dinleyip eski yolda devam edecekler mi?
Derviş Aydın Akkoç
19 Nisan 2020 Pazar
Üç zaman da tek bir çizgide ve aynı noktada üst üste binmiş gibidir. Arzunun başlangıcı varsa bile tarihi yoktur. Bu tarihsiz arzu değişime de kapalı gibidir. Nitekim Cemal Süreya, Necatigil şiirinin zebun öznesinin kilim ve öksürükten “memnun” olduğunu kaydeder: “Onlar artık onun hayat tarzıdır. İptilasıdır, afyonudur. Öyle olmuştur. Değişecek olsalar değişmesini istemeyecektir belki onların. Belki ummadığı, ya da beklemediği için istemeyecektir. Ama istemeyecektir işte.”
Erdoğan Özmen
16 Nisan 2020 Perşembe
Bir de demek ki, bu salgının toplumsal imgelemde, kendi fantazi dünyalarımızda çoktan yerini almış olmasından söz açmalıyız. Yaşadığımız dehşetin/şokun, paniğin tam da bu bekleniyor olma durumuna ilişkin oluşundan. Zizek’in “Semptom Olarak Titanik” metninde yazdıklarını tekrarlayarak söylersek: “..burada altı çizilmesi gereken nokta, bu batışın tam da bir şok olarak en uygun zamanda gerçekleşmiş olmasıdır -“zaman onu bekliyordu”; daha fiilen olmadan önce bile, fantazi-mekanında çoktan onun için bir yer açılmış, ona bir yer ayrılmıştı.”
Orhan Koçak
15 Nisan 2020 Çarşamba
Ne olursa olsun, analiz ve yorum yeteneğine sahip kuşaklar peş peşe gelmeye devam etti. Bulabildikleri ölçüde kamusal mecralarda yaymaktan da vazgeçmediler düşüncelerini. Son yirmi yılda elektronik medyanın ve ardından da “sosyal”inin yaygınlaşması elbet bir kalite düşmesine, bir kolaycılığa yol açacaktı. Her krizle, irili ufaklı her “olayla” birlikte kanallar derhal bir yorum taşkınına uğruyordu. Bir alışkanlığa, belki bir bağımlılığa dönüşmüş gibiydi “görüş beyanı”, her olaydan sonra ilgili bakanın basın toplantısı yapması gibi. Sadece alışkanlık olarak da görmemek gerek: bir işti, geçimini buradan sağlayan “analizci” az değildi.
Aksu Bora
14 Nisan 2020 Salı
Ekonomik daralma ve işsizlik. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde sık sık dile getirildiği gibi, sömürülmek bile bir ayrıcalık halini alacak yani. Kapitalizmin ne işgücü ordusuna ne de yedek işgücü ordusuna ihtiyacı kalacak. Dolayısıyla, çalışmanın reddi, iş saatlerinin kısaltılması talebi, çok eskilerde kalmış, bulanık bir anıya dönüşecek. Dönüştü bile. Home ofis denen çalışma düzeninin nasıl bir “ev kadınlığı” haline geldiğini, mesai kavramının çalışan aleyhine ortadan kalktığını hızla gördük.
Menderes Çınar
12 Nisan 2020 Pazar
Bu tür siyaset “mücadele kişisel” diyerek sorumluluğundan kurtulmaya çalışırken, salgının ciddiyetini idrak ederek kendi çaplarında sorumluluk alan yerel yönetimlerin salgınla mücadele kapsamında aldığı inisiyatifleri yalnızca takip/taklit etmiştir. Gerçeklikten kopan siyaset biçimi başarıyı çözümler üretmekte değil, kendisini her şartta başarılı ilan edebileceği siyasal/kamusal tartışma ortamı (gerçeklik rejimi) kurmakta arar. Ne var ki virüs salgını, toplumsal/siyasal olaylarda yaptığı gibi söylemle yeniden kurulamayacak, çarpıtılamayacak kadar kendini dayatan olgusal bir gerçek.
Arzu Yılmaz
11 Nisan 2020 Cumartesi
‘Aman ellerinizi sık sık yıkayın’ denilirken, temiz suya erişimi olmayan dünya nüfusunun üçte birinin de, pekala bu korunması için seferberliğe girişilen insan hayatı kategorisine dahil edilmediğini varsayabiliriz. Zira her yıl 1.200.000 insan sadece temiz suya erişemediği için ölüyor, ama koronavirüsün tehdit ettiği ‘insan hayatı’ kadar dikkat çekmiyor. Bu arada koronavirüsün havadan da bulaştığı gerekçesiyle, ‘Vahşi Batı’ usulü korsanlığa tevessül edecek ölçüde bir maske tedariki yarışına girenlerin, zaten her yıl zehirli hava soluduğu için ölen 7 milyon insanın hayatını ‘insan hayatı’ndan saymadığı anlaşılıyor.
Kemal Can
10 Nisan 2020 Cuma
Yakın gelecekte yaşanacaklar üzerine söylenenler, meşrebine ve kapasitesine göre reaksiyonlar veren, paketler açıklayarak sonrayı yönetmeye çalışan, bilgiyi farklı biçimlerde kontrol ederek ilerleyen, hakim ekonomik ve politik aktörlerin yazgısına dair. Bozulan ezberlerden veya çöken kapasitelerden bahsedilirken de, bildik yolların fırsatlarından ya da karanlığın koyulaşmasından söz açılırken de hep “onlar” sahnede”.
Murat Belge
9 Nisan 2020 Perşembe
Marx’ın 19. yüzyılda kurduğu Enternasyonal mi, aradığımız, yoksa Soğuk Savaş’ın bitimi o Enternasyonal’i ve onu izleyen öbür üçünü geçersiz kıldı mı? Soğuk Savaş’ı izleyen “Sıcak Barış” döneminde Gellner’in formüle ettiği “misyon sahibi olmayan tüketiciler enternasyonalizmi”ne mi ihtiyacımız var yoksa? Benim gönlüm birinciden yana ama varolan koşullar bunun gelecekte fazla belirleyici olmayacağını haber veriyor sanki. Öte yandan ikincisi de pek umut vermiyor.
Tanıl Bora
8 Nisan 2020 Çarşamba
Zaten cesaret, ancak korkuyu tanıyarak mümkün değil mi? Cesaretin ergence korkusuzluktan, veya kollanıyor kayırılıyor, arkalanıyor olmanın verdiği cür’etkârlıktan farkı, korkulacak şeyi bilerek, ‘tanıyarak’ iradî tavır geliştirmek, korkulan şeye karşı öyle veya böyle bir şey yapmak, Yine psikanalizin tarifiyle: “Umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisi.”