Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri Antonio Guterres Euronews’te yer alan bir mülakatında; “yaşanan göçmen krizinin Avrupa’yı felakete sürükleyebileceğini” iddia etti. Bu noktada, yaşanan bu krizin felaketle sonuçlanmasını önlemenin entegrasyon politikalarında kazanılacak başarıyla doğru orantılı olduğu iddia edilebilir. Ancak bu durum bugüne kadar Avrupa’nın tam anlamıyla başarabildiği bir husus olmadı. Belki de problemin esası yapısal birtakım engellerde aranabilir. Bir yanda yabancıları görmek istemeyen, onlara daha fazla tahammül edemeyen zenofobik ve aşırı sağ gruplar, öte yandan yıllardır Avrupa ülkelerinde yaşayıp entegrasyona inatla direnen, kendisinin değil, Avrupa’nın kendilerine uyarlanmasını bekleyen bazı göçmen grupları. Toplumsal ayrışmanın cisimleşmiş halini ifade eden bu durumun Avro bölgesinde derinleşecek ekonomik krizle birlikte AB yurttaşları ile yabacılar arasında bu kez toplumsal kutuplaşma yönünde evrilmesi pekala bir ihtimal olarak sayılabilir. Göç teorilerinde geçen temel önermelerden birisidir; "göç hareketlerinde insanlarla birlikte kültürler de taşınır". Kültür kelimesini her tür alışkanlık, gelenek, inanç, kimlik, ideolojilerle doldurmak mümkün. Avrupa'ya iltica eden bu insanlar kalplerinde anlatılmayı bekleyen sayısız acıyla birlikte Avrupa'da huzuru bulacaklarına ilişkin biraz da ütopik sayılabilecek bir umutla gidiyorlar. Geçen süreyle birlikte bunun hayal kırıklığıyla sonuçlanması muhtemel bir durumdur.
En genel tanımıyla tıplaştırma, çoğunlukla sosyal içerikli problemleri veya insanın yaşam döngüsüne ait doğal süreçleri (gebelik, doğum, menopoz, yaşlılık gibi) tıbbi sorunlar olarak değerlendirip bunları tıbbi müdahale gerektiren durumlar olarak tanımlamaktır.[4] Yaşamın tıplaştırılması, tüm bu sosyal ve doğal olaylar üzerinde medikal otoriteyi güçlendirir. Bu otorite ve yargı yetkisi, tek başına doktora veya hastaneye ait değildir; otorite ilaç şirketleri, devlet bürokrasisi, araştırma görevlileri gibi değişik aktörlerle paylaşılır. Bu anlamda karşımızda ciddi bir şekilde örgütlenmiş bir tıp oligarşisi söz konusudur. Sağlıkta mesleki tekelciliğin ve bilimciliğin eleştirisini yapan Ivan Illich, yaşamın tıplaştırılması sürecinde hastanelere, ilaç tedavisine ve uzmanlaşmış bir sağlık ekibine dayanan profesyonel sağlık sistemlerini 3 nedenden dolayı hasta edici bulur: Klinik zararları verdiği yarardan fazla olduğu, toplumu sağlıksız kılan koşullarla savaşmak yerine bunların üzerini örttüğü ve kişinin kendi kendini iyileştirme ve çevresini biçimlendirme gücünü elinden aldığı için. Hasta olup yardıma ve ilgiye ihtiyacı olan insanın en çok ihtiyaç duyacağı şey “güvenilir” bir otoritenin kendisine yol göstermesidir. Bu anlamda modern okul tıbbı, yarattığı kontrol sistemiyle insanların güvenlik ihtiyacına cevap vermektedir. Sağlık, siyasetin en saldırgan ve bedenimize direkt etkileri olan bir alan olmasına rağmen Türkiye’de sağlık siyaseti en az konuşulan, üzerine en az kafa yorulan alanlardan.
Kurban meselesi hayvan hakları savunucuları için zorlu bir konu –hangisi değil ki–; burada din/inanç alanına giriyorsunuz ki, hani her türden muhafazakârın bir dokunulmazlık kalkanı gibi sıkça önünüze sürdüğü “yüzde 99’u Müslüman ülke” deyimini kurban meselesinde bütün gerçekliği ile karşınızda görebiliyorsunuz. Kurban, insanlık tarihi kadar eski bir gelenek, birçok din ve inançta var. Toplumsal hayatın bir parçası olmuş, sahip olduğu birçok mananın yanında bir toplumsal dayanışma işlevini de yerine getirmiş. İnsanın da kurban edildiği bir geçmiş var, kaybolan birçok kültür ile birlikte çok yerde unutulup gitmiş. İslâm dininde ise kurban geleneği güçlü bir biçimde sürüyor. Ancak fıkıhta tartışmalı bir konu olagelmiş, farz, diyenler var, sünnet diyenler var. Mezheplerin de bu konudaki yaklaşımları farklı. Kurban kesmeyen sahabelerin olduğunu, Hz. Ömer ve Ebubekir'in kurban kesmediklerini rivayet edenler var. Türkiye'deki duruma gelince konu biraz daha farklılık arzediyor. Cumhuriyet rejimi dini kontrol altına almaya çalıştığı “laiklik” sürecinde, ibadetlere müdahalelerde bulunurken, kurban ile pek derdi olmamış. Bunda kurban derilerinin “istikbal” olarak görülen Tayyare Cemiyeti (sonraları Türk Hava Kurumu) için bir gelir kaynağı oluşturması mı etkili olmuştur, yoksa kurbanın sadece dine özgü olmayıp, resmî tarihin kendine yaratmaya çalıştığı “geçmiş” içinde yer alıyor olması mı bilinmez
Bu belirsizlik içerisinde Türkiye’de bir gelecek hayali kuramayan birçokları Avrupa’ya geçmeye çalışıyor. Bu kişiler sadece Türkiye’de yaşamakta olan Suriye vatandaşları da değil. Yıllardır bir geçiş ülkesi olan Türkiye’de insan kaçakçılarının faaliyet alanı her geçen gün genişlemekte. Sınırlara çekilen teller ya da örülen duvarlar devletlerin öngördüğü gibi insanların hareketliliğini durdurmuyor, ama insanları daha da savunmasız halde bırakıyor. Sonuçta Esad rejiminden, IŞİD’den ve/veya Türkiye’deki zor koşullardan kurtulmak için insan kaçakçılarının ağına düşen insanlardan bahsediyoruz. Bugünlerde bu insanların birçoğu yürüyerek sınırı geçmek için Edirne il sınırları dışında ya da Avrupa’ya otobüs bileti almak için İstanbul Otogarı’nda bekliyorlar. Ne yapmak gerek sorusunun cevabı basit değil. Avrupa içinde serbest dolaşımı sağlayan ve imzası bulunan ülkeler arasında yıllardır yürürlükte olan Schengen Anlaşması’nın uygulaması bile kısıtlanmışken, sınırların serbest geçişe tamamen açılmasını beklemek saf bir tutum sergileyebilir. Öte yandan bu insanların gitmek istedikleri ülkelere sığınma başvurusu yapabilmelerini sağlayan bir mekanizma kurmak mümkün. Bunun için sadece uluslararası değil, ulus ötesi ağların da içinde bulunduğu bir işbirliği alanı yaratılabilir. Devletlerin, uluslararası örgütlerin ve sivil toplumun birlikte çalışacağı bir ortam için öncelikle devletlerin insan hareketliliğini bir güvenlik sorunu olarak değil, insan hakkı olarak görmeye başlaması ve farklı bileşenler ile şeffaf ilişkiler geliştirmesi gerekli.
Kürt halkıyla sorunumuz yok ama Kurdistan Cumhuriyeti bize açıkça faşizm uyguluyor. Öncelikle devlet, dilimiz üzerindeki baskıları ve yasaklamaları kaldırmalıdır. Anadilde Türkçe eğitimin ülkeye böleceği korkuları çok anlamsız. Hindistan’da onlarca resmi dil kullanılıyor. Hem sadece Türkçe değil, Ermenice, Lazca, Çerkesçe, Arapça eğitim veren kurumların da olması gerekir. Haftada bir saatlik seçmeli dersle olacak iş değil. Onu da okul müdürleri engelliyor. Faşizme demokratik eğitimle son verebiliriz. Ben yeşil sarı kırmızı bayrağa karşı değilim ama her sınıfta, her kitapta, her dalda, her dağda bayrak saçmalığına son vermek gerekir. Tamam, kurucu önderimizdir, büyük liderdir, yüce komutandır Pîrêkürt. Ama her yere resmini asarak sevdiremezsiniz. Pîrêkürt’ün Türk halkının haklarını verin mektuplarını bilinçli olarak Kürt halkından saklanıyor. Anılarında, bu ülke Kürtlerin ve Türklerin ortak vatanıdır, dediğini inkâr edemezsiniz. Türkçe müziği yasaklayarak Kürtçeyi sevdiremezsiniz. Yıllarca Muharrem Ertaş’ı, Çekiç Ali’yi, Âşık Veysel’i yasakladılar. Kasetlerini bahçelerimize gömerdik. Ev baskınlarında bir Türkçe kaset ve kitap için binlerce insanımız katledildi. Neşet Ertaş’ı ülkeden sürdüler. Neden mi! Magazin gazeteciler ödül töreninde, “Türkçe türkü okumak ve klip çekmek istiyorum” dediği için! Yüzlerce Kürtçe şarkı ve klamdan sonra bir Türkçe türkü söyletmediler merhuma. Vatan hasretiyle senesini tamamlamadan sürgünde vefat etti.
Sömürgecilik dünyanın her yerinde bu tarz bir öznellik üretir. Benzer bir şekilde Fransız da Cezayir için en iyi olanı bilir, onun için duygulanır, onun için üzülür, onun için sevinir; İngiliz de Hindistan için. Ne çok İngiliz entelektüeli vardır, iki haftalığına gittiği Hindistan’a dair koca koca kitaplar yazan. Fanon, sömürgeleştirilenin ilk öğrendiği şey, yerini bilmektir der; belirli sınırların dışına çıkmamaktır. Sömürgeleştirilen, yoksuldur, mazlumdur, sessizdir, ezilmiştir ve öyle kalmalıdır. Sömürgeleştirilen, hem kendisine şiddet uygulanandır, hem de acınan, yardım edilmek istenendir. Sömürgeleştirilen, cahil, mazlum ve ezilmiş olduğu için, sömürgeci ülkenin esas vatandaşları, zeki, eğitimli, mağrur ve yardımseverdir. Fanon’a göre sömürgeleştirilenin silahlı mücadelesi, sömürgeleştirilene egemen tarafından açılan yeri, ona uygun görülen öznelliği parçalar. Bugün Kürtler parçalanıp, öldürülürken, coğrafyaları kelimenin birçok anlamıyla yangın yerine dönmüşken, olanı iki tarafın savaşı olarak görmek, ses çıkaran, kendini savunan Kürtlere “silahı bırak, şiddet iyi değildir” demek çok bilmişliktir. Bu ülkede, uzunca bir süredir, şiddetin ne olduğunu, ne yaptığını, ne anlama geldiğini en iyi Kürt coğrafyasında yaşayanlar biliyor. Deneyimleriyle, ruhlarıyla, bedenleriyle biliyorlar... Barış silahların susmasıyla gelmeyecek... Barış, çok kitap okumuş, ama hiç bir zaman “kendime güvenimin ne kadarını Türkiye’deki Kürt tahayyülüne borçluyum?” diye kendisine sormak aklına gelmemiş Türk entelektüeli ve solcularının, Kürtlere ne yapmaları gerektiğini söylemeleriyle de gelmeyecek.
Son yıllarda bu türden yazılar yazdığımda, en yakınlarımdan bile çok olumsuz tepkiler alıyorum. Türklüğü ve Türkleri aşağıladığım söyleniyor, “Türklerin bu kadar kötü olduğunu da senden öğrendik” veya “Kürtler çok mu iyi sanki” gibi tepkiler veriliyor. Oysa kanımca bu, kimin iyi kimin kötü olduğu meselesi değil. Çok iyi, çok dürüst, çok sevdiğimiz insanlar farklı Türklük performansları sergileyebilir (örneğin Alex Türkiye’de hangi takımı tutarlarsa tutsunlar futbolseverler tarafından sevilen bir futbolcuydu, çünkü rakibine saygı duyuyordu). Kritik nokta, iyiliğin ve kötülüğün kimlere yapılacağıyla ilgili. Türklük Sözleşmesi’nin alt bileşenlerinden biri Ahlak Sözleşmesi. Buna göre, Türklük Sözleşmesi’nin içine girmeyenlere karşı yapılan kötülükler olağanlaşabiliyor ve meşrulaşabiliyor, o kişilerin başına gelen kötülüklere dair yoğun bir duyarsızlık ve ilgisizlik oluşabiliyor. Parti binalarını yakan, Kürtleri linç etmeye çalışan ya da Çay’a Atatürk’ü öptürerek zoraki bir performans sergileten kişi kötülük yaptığını düşünmüyor, hatta en büyük iyiliği gerçekleştirdiğini, çünkü Dağlıca’da ölen –ve gerçekten de zırhlı aracın yanında yatan cansız bedenini gören hiç kimsenin kötü demeyeceği- Türk askerinin intikamını aldığını düşünüyor. Bu arada, o Türk dünyasının bir parçası olduğunu gösteriyor, çevresiyle daha sağlam bir dayanışma duygusuyla hayatına devam ediyor, çevresi tarafından daha fazla sevilip sayılıyor ve kollanıyor. Aşağıdaki kötülüğün üst sınırını ise yukarıdaki devlet belirliyor.
Tüm bu sebeplerin dışında, başka ve yeni bir mülteci grup daha var. Türkiye’yi batıya geçişte “transit ülke” olarak kullanan bu insanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Suriye’de ki çatışmalı süreç boyunca Türkiye’ye gelmeyen, daha çok Suriye içerisinde kalan ve güneydeki Lübnan, Ürdün gibi ülkelerde mülteci hayatı süren bu insanlar, Türkiye’den geçişlerin kolay olduğu duyumuyla, sınırlardan geçip, batı illerine gitmekte ve buradan Avrupa’ya geçmeye çalışmaktalar. Bugün gördüğümüz mültecilerin cansız bedenleri işte bu duygularla ve daha nice etmen sebebiyle yola çıkmış insanlara ait. Evet büyük ölçüde bunun sorumlusu tabi ki bizi yönetenler, devlet - hükümet politikaları ve kadim çıkarlar. Batılı ülkelerin içerisinde bir kesimin, Suriye meselesini, tıpkı Afganistan meselesinde olduğu gibi dünyada ki fanatiklerin toplanıp birbirini öldürdüğü, kendi ülkelerinde ki radikalleri buralara gönderdiği gerçeğini bir kenara koyarsak, Batılılar ve bu alanda çalışan BM gibi uluslararası örgütler Suriyeli mülteciler konusunda Türkiye hükümeti bizim elimizi kolumuzu bağlıyor, bahanesi arkasına sığına dursunlar, aslında pek de çaba sarf etmediler. Mülteci çocukların eğitimi, mültecilerin barınma, iş ve yardımlar konusunda hükümeti zorlayabilecekken, Türkiye’ye gönderdikleri Sivil Toplum Kurumlarıyla, çoğunlukla, projecilik oynamayı sürdürmekteler. Suriye’de ve çatışmaların olduğu ülkelerde yüz binlerce insan öldürülmekte, bu çatışmalarda yaşamını yitiren çocukların kişisel öyküleri ve ölü bedenleri yüreği olan her insanın vicdanını sızlatmalı! ama kişisel öykülerin dramatikliği gerçek sorunların üzerini örtmeye başlar ve gerçeği gizlerse ki "gösteri toplumu" olarak adlandırdığımız bu günkü toplumun algıları, büyük ölçüde...
Demokratik Bölgeler Partisi’nin (DBP) AKP taarruzuna maruz kalan bölgelerde özerklik ilanı, siyasal bir partinin siyasal eylemi olarak anlaşılmalı, yani olduğu gibi. Kürtlere (ve dolayısıyla bütün Türkiye halklarına) bir yandan siyasal alanda mücadele etme olanaklarının mevcut olduğu söylenirken, bir yandan da siyasal sözlerinin ‘PKK uzantısı’ olduğu, 'asıl niyet’in başka olduğu söylenerek, siyasal söz siyasetin dışına atılıyor; siyasete özerk bir alan tanınmamış oluyor. Bu, hakimiyetin siyaseti, sınırlarını her an belirleyerek inşa etme biçimi. Demokratik özerklik, yeni bir toplumsal sözleşme, yani toplumun ve siyasetin yeniden şekillenmesi, hatta bizzat restorasyonu olarak anlaşılmalı. Demokrasiyi ‘milli irade’nin tecellisi olarak seçimlerle sınırlayan AKP iktidarı anayasal rejimi siyasal alanın dışında, fiili Devlet Başkanı'nın ve bürokratik-teknokratik sınıfın kararlarıyla değiştirirken, kamusal alan AKP denetimindeki devlet mekanizması ile PKK arasındaki silahlı çatışma etrafında bir kez daha kutuplaşmış, askerileşmiş oldu. DBP’nin programının, siyasal iddiasının özünü oluşturan bir siyasal talebi ‘gayrı nizami harp’ şartlarında öne sürmesi ne anlama geldiğini siyasetin kendi mantığı, özerkliği çerçevesinde tartışmak elzem. Demokratik Toplum Kongresi, Temmuz 2011’de demokratik özerklik talebini şöyle açıklamıştı: ‘Demokratik Özerklik; sınırların, sembollerin değişmesini değil, ortak sınırlar içerisinde bölge halklarının değerlerinin kabul edilip, ortak değerlerde buluşulan yeni toplumsal sözleşmenin kendisidir. Bu esaslar temelinde; yukarıda ifade edilen tarihsel