Devlet yurttaşlarını neden öldürmemeli?
14 Mart 2015 Cumartesi

Günümüzde ise olay farklı. Bir “ceza” olarak ölüm bize internette ISIS videoları tarafından sunulmakta. Bu tip cellatlar işini bir memura yaraşır şekilde düzgünce yapan bir deri yüzücüsünün, bir ceset yıkayıcısının veya bir celladın vakarından ve kendinden eminliğinden yoksunlar. Bu caniler açıkça görüldüğü üzere tamamen kontrollerini kaybetmiş birer 'cinayet işçisi', tıpkı zamanında, yani yetmiş yıl önce ‘Polonya için ceza hukuku kararnamesi’ni (1941 yılında Alman işgali altındaki bölgelerde yaşayan herhangi bir Polonyalı’nın veya Yahudi’nin idam cezasına çarptırılabileceğini öngören ve ‘yasa’ şekline sokulan bir cinayet talimatnamesi) yürülüğe sokan naziler gibi. Bu gibi eylem veya planlar koskoca cellatların bile kanını dondurur. Peki neden?Amerika Birleşik Devletleri'nin, yani “cesurlar diyarının” belli eyaletlerinde halk jürileri tarafından ölüm cezasına çarptırılan insanlar makineler kullanılarak zehirleniyorlar. Dünyanın başka yerlerinde ise idam infazı sırasında elektrik şalterine birkaç kişi birden basıyor ki mahkumun beynini kimin pişirdiğini kendileri dahi bilmesin. Benzer şekilde idam mangaları da genellikle birden fazla nişancıdan oluşurdu. Bunların arkasındaki amaç cellatların “posttravmatik stres bozukluğuna” yakalanmasını engellemektir ki cellatlar inandıkları tanrıların huzurunda tesadüf prensibine, yani öldürenin kendisi olmadığı ihtimaline sarılarak emirleri uygulayabilsinler.

Stefan Plaggenborg’la Söyleşi: Milliyetçiliği Tarihin Çöplüğüne Atmak için
11 Mart 2015 Çarşamba

20. yüzyılın tarihsel tecrübelerinden birisi de, bütün apolojizmlerin gerçekliğe uzak kurgular olduğunun açığa çıkmış olmasıdır. Apolojetik düşünmüş olanlar ve belki hâlâ öyle düşünenler için bunun en belirgin örnekleri, Almanya’da Üçüncü Reich’ın 12 yıl içinde yıkılması ve herkesi en güzel geleceğe kavuşturma vaadinde bulunan Doğu Avrupa sosyalizminin çöküşüdür. Tarih apolojistlerle ilgilenmez, korkarım Kemalizmin apolojizmleriyle bile. Esasen, tek bir tarihsel hakikat iddiasında bulunmak, tarihe teleolojik yaklaşmak, tarihin şu an bizden hangi emri beklediğini iyi bildiğini iddia etmek, anlamsızdır. Türkiye’yle ilgili olarak, bugün Kemalistlerin apolojetik bir düşünce tarzına yatkın olmalarını anlayamıyorum çünkü bu, erken Cumhuriyet döneminin dinamik Kemalizmine taban tabana zıttır. Kemalizm, bir siyasi program olarak değil ama düşünme tarzı olarak, zamanın koşullarını iyi teşhis etme, hedef belirlemek ve gelişmeye açık olmak anlamına geliyordu o zaman. Buna göre dengelerin hep yeniden kurulması gerekir. Apolojetik bir Kemalizm bence yüzünü geriye dönmüş olur ve geleceği kaybeder.

Bir İnanç Sıçraması olarak Şiddet
8 Mart 2015 Pazar

Kuşkusuz erkeğin, dikeylik emreden yasa uyarınca erkekliğini tutunabileceği tek değer, kendine ait tek şey gibi sahiplenmesinin, kendini bastıramadığı için çözüm yolu olarak kadını bastırmak istemesinin ve karşılığında güvenli alanlar (en son pembe otobüslerin ölümcül konforunu) vadedip şiddeti başka alanlarda bir kez daha meşru kılan, ev içi şiddete göz yuman ya da bunu haklı çıkaran düşüncenin de bu işleyişi pekiştirmede payı var.Özgecan Aslan’ı katleden tecavüzcünün cinayette babasıyla işbirliği yapması, baba oğulun böyle müstehcen bir yardımlaşma ruhu içinde tesis edilmiş̧ sessiz işbirlikleri, herhalde ancak vahşice işlenmiş̧ bir cinayet, ağır bir suç ya da evin mahremiyetinde üstlenilen müşterek bir suçluluk duygusu olduğunda bu denli çatışmasız sürdürülebilirdi. 

Toplumsal ve bireysel düzeyde yaşanan travmaların en önemli nedenlerinden biri olan şiddet ve ardındaki tümgüçlülüğe özlembir nedenle hissedilen irtifa kaybının ardından gelen iktidarı geri kazanma arzusu kriminal bir dürtü olarak patlak verdiğinde bu doğrultuda yapılacak eylemin haklılığı düşünceden arınmış bir tür inanç sıçramasıyla kötülüğün sıradanlığına dönüşebiliyor.

Yunanistan ve Syriza Üzerine bir Yorum
6 Mart 2015 Cuma

Syriza’nın siyasetini sınırlandıran şeyler ne olursa olsun şurası açık ki Syriza kendi solundaki  –siyasal–  angajmanlara açık ve onlarla demokratik bir şekilde çalışma konusunda da istekli. Bu bağlamda, Alex Callinicos’un Syriza’nın yükselişiyle ilgili ayrıntılı analizinde şaşırtıcı bir şekilde unutulmuş olan şey, kemer sıkma tedbirlerine karşı birleşmiş bir sol hükümet çağrısının oynadığı roldür. Alex [Callinicos], Syriza’nın üstünlüğünden bir müddet önce daha ılımlı olan Demokratik Sol’un kamuoyu anketlerinde ileride olduğuna dikkat çekiyor.  Ancak, Syriza’nın “siyasal kafa karışıklığı”nın sırf bu nedenden dolayı “halkın inanmak istediği şeye” güçlü bir şekilde sarılmasına yol açtığı sonucuna varıyor.  Bu [yorum], kriz [halkı] radikalleştirdiği için dengenin Syriza lehine bozulduğu ve belki de Alexis Tsipras’ın kemer sıkma tedbirlerine direnmek için yaptığı sol hükümet çağrısının ardından Syriza’nın avantajının gittikçe daha görünür olduğu çok daha can alıcı bir noktayı gözden kaçırıyor. Birleşik bir sol hükümet sloganı, Syriza’nın kemer sıkma tedbirlerini savunan bir siyasal ittifaka muhalif olan birleşmiş bir sol’a dönük genel ekümenik tavrıyla son derece tutarlıydı. Bu, Syriza’nın seçimlerde olası rakipleri olan Demokratik Sol ve Yunanistan Komünist Partisi ile ters düşmesine de yol açtı.  Ancak sonuçta her iki rakibi de Mayıs ve Haziran seçimlerinde Syriza karşısında önemli ölçüde geriledi. 

Uruguay’ın Başına Buyruk Devlet Başkanı Jose Mujica’yı Niçin Özleyeceğimize Dair 8 Neden
3 Mart 2015 Salı

"Dünyanın en mütevazı devlet başkanı" olarak tanımlanan kişi beş yıllık iktidarının ardından Uruguay’daki makamından ayrıldı.  Jose “Pepe” Mujica, yaklaşık yüzde 70 halk desteğine sahipken, dün düzenlenen bir törenle başkanlık kuşağını Tabare Vazquez’e devretti.

İşte neden özleneceğine dair sekiz neden:

1- Maaşının yüzde 90’ını hayır işlerine bağışlıyordu

Mujica boşuna dünyanın en mütevazı devlet başkanı olarak bilinmiyordu. Eski başkan lüks hayat tarzından uzak duruyordu ve resmî törenlerde bile genellikle gündelik kıyafetleri içinde görülüyordu, bazen nadiren de olsa kravat takıyordu. Maaşının yüzde 90’ını hayır işlerine bağışlayınca, yaklaşık geliri Uruguay’daki ortalama ücret seviyesine düşüyordu: Ayda 775 dolar.

"Sırf başkanım diye değiştirmeyeceğim bir hayat tarzım var. Başkalarına az gelse de, ihtiyacım olandan fazlasını kazanıyorum. Benim için bu bir fedakârlık değil, bir görev."

2- Bir çiftlikte yaşıyordu

Mujica, üç bacaklı köpeği Manuela ve güvenlik için iki polisle birlikte başkent Montevideo’nun dışında küçük bir çiftlikte yaşıyor. 2012’de BBC’ye verdiği bir söyleşide durumu şöyle açıklıyordu: "Bana ‘en yoksul devlet başkanı’ diyorlar ama ben kendimi yoksul hissetmiyorum. Yoksul insanlar, sadece pahalı bir hayat tarzını sürdürmek için çalışıp, her zaman daha fazlasını isteyip duranlardır."    

Çocukluğunun Masallarına Karışasın
1 Mart 2015 Pazar

İnsan onun kaleminde doğanın bir parçasıydı. Uğuldayan rüzgarın, başı karlı dağların, bulutsuz gökyüzünün, efsaneleri taşıyan denizin, güneş altında kızışmış kayaların, o kayalardan başını kaldıran, kıvrıla kıvrıla ilerleyen parlak derili yılanların...Şahmeran'ın...Anadolu köylüsü dedemin, bir apartman içinde bir göz odasında uyanıp da, sabah saatlerce rüyasında dağlarda tek tek hangi otu topladığı anlatabilen nenemin dilinden...Yine de bunun ötesinde çocukluğumun geçtiği coğrafyadan tanış olmadığım başka bir dil de vardı romanlarında. Bakırın tadını, Çukurova'nın sıcağını, dağlara yaylara hasret ovada ölüp giden Türkmen gelinlerini, öcü alınmazsa hortlayan babaları, malına çökülen Ermeni'yi... ve eşkıyayı...kah yiğit, kah kahpe...ve göçebenin, köylünün dilinden zalim Osmanlı'yı..ve sonra kasketli şalvarlı köylülerin giremediği Ankara'yı hep Yaşar Kemal'den öğrendim. Devletin ve doğanın insana hep daha zalim davrandığı coğrafyanın dili.. Ne acayip ki o dil, o kültür, o geçmiş...Türkçe'nin en büyük yazarı, ozanı olarak içinden bir Kürt çocuğunu, Yaşar Kemal'i çıkardı. 4,5 yaşında yetim, bir gözü kör, çocukluğunda yaşadığı dehşetten kekeme Yaşar Kemal...Bir o kadar dehşeti de hapishanelerde yaşattığımız Yaşar Kemal.. Balçıkla sıvanamayan bir yeteneğin insanı, elinin, tek gözünün emeğiyle efsane olan Yaşar Kemal...nur içinde yatasın, çocukluğunun masallarına karışasın.

Bir Asimetri ki...
27 Şubat 2015 Cuma

Mesela henüz '70’lerde, çocuğun psişik gelişimiyle ilgilenecek ebeveynin yalnızca anne olmasının toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı kimlik gelişiminin girizgâhı olarak açıklayan, kız ve erkek çocuğun çocukluk sonrası yaşantılarındaki sevgi/nesne ilişkilerini de annenin ve yaptığı işlerin “sıradan” baba ve rollerinin, eril değerlerin daha üstün belletildiği hiyerarşik bir kimlik edinimi hattında yaşamalarını kapitalizmle daha da yüz bulmuş bu cinsiyetçi iş bölümüne bağlayan Nancy Chodorow’dan ya da Chodorow’un, eleştirilerine rağmen yine de iyimser sonuçlar çıkarmaya çalıştığı bu iş bölümünün eril şiddet ile bağıntısını sorgulayan ve erkek çocuğun fiziksel, psikolojik ve cinsel her türlü gelişimini anne/kadına karşı farklılaştırma edimi ile tamamlamaya çalışmasının nasıl katı ve dişil olan her şeye karşı çatışmalı bir kimlik geliştirebildiğine dikkat çeken Nancy Hartstock’dan tutun da erkek çocukta bu psişik gelişimin dişil olana karşı, ömür boyu onu kendi eril kimliğine yönelik bir tehdit gibi algılatacak kadar aşağılayıcı, yaralayıcı bir reddedişle harmanlanabileceğine vurgu yapan ve bu yüzden kimi kez, dişil olana yönelik her türlü yakınlaşma arzu ve isteğinin, benliğe yönelik “tehdidi” süratle ortadan kaldırma hevesine yapışmış bir şiddet edimine evrilebileceğini ekleyen Gayle Rubin’e kadar ya da cinsiyetler arasındaki sosyalleşme, diyalog modelleri sınırlı kaldığı müddetçe, aralarındaki tek ilişkilenme biçiminin şiddet ya da cinsellik yahut ikisi birden şiddet yüklü bir cinsellik olabileceğinin dolayısıyla cinsler arasında birbirine karşı korku, endişe dolu bir ilişkilenme modeline vurgu yapan post yapısalcı feministlere kadar her birinin argümanı bugün de tartışılır niteliğe bürünmekte. 

Demokrasinin Erozyonu mu Tükenişi mi? Sosyal Avrupa'nın İtirazı
24 Şubat 2015 Salı

Yeni otoriterlik, yaşam makinesine bağlanmış demokrasiye acil müdahele yapması için çağrılan bir doktora benziyor. Seçilmiş diktatörler, sosyal ve ekolojik yıkımın demokrasiyle çözülemeyeceğini bildikleri için, demokratik hakları birer birer buduyorlar. Yeni popülist aşırı sağ, göçmenlere karşı sınır kontrollerini arttırma sözü vererek halkı arkasına alıyor. Elde ettikleri seçmen gücüyle karar alma mekanizmasını Brüksel’den ulusal parlamentolara taşıma mücadelesi veriyorlar. Bazı entelektüel sol düşünürler, Alternatif Demokrasi (Habermas)  veya Agnostik Demokrasi (Mouffe)  gibi radikal projeler geliştirirken, bazıları da sosyal medya desteğiyle güçlenen etkili eylemlerin yakında her şeyi değiştirebileceğinin (Klain)  sözcülüğünü (Crouch) yapıyorlar. Yeni radikal hareketler ise eskisinden farklı olarak ideolojik fundamentalizmden dini fundamentalizme evrildiler. Dinî fundamentalist hareketler dışında kalanların hepsinin birleştiği ortak nokta, mevcut demokrasinin yetersizliği ve erozyonu. Ama hiçbir şekilde demokratik çöküşü kabullenmiyorlar. Şu veya bu yolla post demokratik (Crouch) analizlere bel bağlamış durumdalar. Hepsi, Crouch gibi, demokrasinin sosyal özgürlük ve eşitlik sunamayacağını, ancak şimdilerdeki durgunluğu atlatabileceğini yazıyorlar. Her biri demokrasinin içeriğini belirleyen halk, ulus-devlet, sivil toplum, egemenlik ve halkın iradesi kavramlarında birleşiyorlar. Fakat hiçbiri demokrasinin bittiğini kabul etmiyor. Demokrasi ne sosyal, ne ekolojik açıdan kapitalizmle mücadele edebiliyor.

Gayrimedeniler Çatışması
21 Şubat 2015 Cumartesi

Tuhaf bir paradoks sonucu, tam da özgürleştirmek isterken köleleştirmişizdir bireyi. Nitekim, bireyin siyasal ve zihinsel özgürlüğünün, onun bütün toplumsal belirlenmelerden; bütün ailevi, kültürel, dinsel, zihinsel kökleşmelerden koparılmasını gerektirdiği minvalli ilerlemeci tezi benimsemişizdir. Etkin olması için “çocukları aile ortamlarından alabilecek; akrabalık bağlarını, yerel ve bölgesel gelenekleri, bir yerde kök salmanın bütün biçimlerini zayıflatabilecek bir eğitim programını ya da bir toplumsal süreci (ya da ikisini birden) önceden gerektiren” özgürlüğe, sadece köksüzler erişebilirdi. Burada Christopher Lasch tarafından özetlenen o eski tez (Kitle kültürü mü halk kültürü mü?) hâlâ geçerli: Milli Eğitim eski bakanı Vincent Peillon, “öğrenciyi bütün ailevi, etnik, sosyal ve zihinsel belirleyiciliklerin elinden çekip almak” istendiğini böyle ilan etmiştir. Halbuki inşa etmiş olduğumuz piyasa toplumunun gerçekliği bunun tersini söylemektedir. Lasch’ın dikkat çektiği gibi, “mahremiyeti yok eden; eleştirel ruhu yıldıran ve bireyleri –ihtiyaçlarını tatmin ettiği varsayılan– tüketime bağımlılaştıran; hayalgücü ve zekâ üzerinde ağırlık eden eski dayatmaların ortadan kaldırılma imkânlarıyla şöyle bir ucunu görmüş olduğumuz özgürleşme imkânlarını yıkan bir kitle piyasası gelişmektedir”.

Skandal, Kitle, İdam
19 Şubat 2015 Perşembe

İnsanlık tarihi kadar eski bir istektir idam cezası. Canetti, “mütecaviz kitle” (kan kokusuyla tahrik olup saldırmak isteyen kitle) olarak kavramsallaştırdığı kitlenin başlıca özelliğinin toplu öldürme arzusu olduğunu belirtir. Eski dönemlerden kalma bu arzu, modern dönemlerde de kendini duyurmaktadır: “İdam cezası,” bu arzunun ifade biçimlerinden biridir. Elias Canetti, modern idam cezasının mantığını daha eski olan bu kolektif öldürme pratiklerine bakarak anlaşılır kılmaya çalışır. Elias Canetti gerekçelere, daha doğrusu nedenlere değil, sonuçlara odaklanır. Buna göre kitle kan kokusunu bir kez almıştır. Kurban istemektedir. Herkes infazda yer almak için harekete geçer, kurban oradadır, kovalanır. Avcılık dönemine uzanan bir ritüel - kan akıtma istemi- kitlenin heyecanını, coşkusunu diri tutar. Kalkıp inen bütün kollar tek bir kol haline gelmiştir. Öldürme işlemi gerçekleştikten, Canetti’nin ifadesiyle “deşarj” olduktan sonra dağılacak olan kitle, kurban karşısında birleşmiştir. Kitle eksilecektir ama önemli olan bir amaç yahut hedef doğrultusunda birleşmiş olmaktır. Kitlenin enerji harcadığı bu öldürme biçimini, modern toplumlarda –Türkiye gibi ülkelerde sıkça– görülen “linç” pratiklerinin içgüdüsel arka planı olarak yorumlamak mümkündür.  

Aşağıdan Yas ve İsyan: Suudi Kralı mı Özgecan mı?
17 Şubat 2015 Salı

Türkiye'de artık halk kendi değerlerine göre aşağıdan yas ilan edebiliyor. Berkin Elvan için de edilmişti, Soma için de, Özgecan için de aşağıdan yas ilan edildi. Devlet-Parti Soma'da ayak uydurmaya çalışmayı, Berkin'de komple inkarı seçmişti. Özgecan'da henüz şokta gibiler. Şokta olmalarının sebebi aşağıdan yasın gücü. Devlet-parti Suudi Kralı için yas ilan etmeye kalktı hatırlarsanız, daha yeni. Bu ülkede herhalde görüp görülebilecek en cılız yas oldu, en 'karşılığı kimsede olmayan yas' oldu. Resmi yas. Resmi yasın karşısında bir de gayrıresmi yas var. 12 yaşında çocuklar okul üniformalarının altına sağına soluna giydikleri siyahlarla okula gittiler. Birbirlerini örgütleyerek. İşe siyahlarını kuşanıp gitmiş kadınların toplu fotoğraflarına baktığımda Suudi Kralı için indirilen bayrağın geri göndere çekildiğini ve  bu kez Özgecan için indirildiğini görüyorum. Bayrak denince, vatan-millet-sakarya değil, bu ülkede, bu toplumda neyin, kimin yasının tutulacağına kim karar verecek'in bayrağı. Bir de IŞİD hakkında söz alan herkesin ABD ve Vahhabi bağını, sonra da Suudi petro-dolarlarının ve bilinçli Vahhabi ideolojisini İslam dünyasında yayma çabalarını anmasını da akılda tutalım. 

Anti Irkçılık, Cinsiyetçiliğin Kuşe-i Nisyanına Dönüşmeden…
16 Şubat 2015 Pazartesi

Billy Cosby’e yönelik, aslı var mıdır yoksa hepsi sanatçıya yönelik bir kumpas yapbozunun parçaları mıdır hala ispatlanmamış iddiadan ibaret suçlamalara tepkiler de tıpkı dizinin kaderi gibi, düşündürücü ehemmiyette iki uca savrulmakta. Bir yanda “Neden kadınların iddialarının değil de bir erkeğin suçlamasının viral olduğu” yönünde anlamlı bir soru, diğer tarafta “tecavüzle suçlanan bir siyah olduğunda kesilen toplumsal, ekonomik faturanın neden bu kadar orantısız olduğu” yönündeki eleştirilerin göz ardı edilemezliği duruyor. Her iki anlamlı eleştiri de derinlikli analizlere ihtiyaç duyarken, tecavüze uğrayan kadınlara destek çağrısı ile haksızlığa uğrayan siyahların haklarının savunuları arasında, göz ardı edilebilen, siyahların anti ırkçı ataklarının gölgesinde kalabilense siyah kadınların öznellikleri, kişisel deneyim ve duyguları olabiliyor zaman zaman. Pek çok siyah kadın ve erkeğin Cosby’e yönelik suçlamalar karşısında sahiplenişi, savunmacı tutumu, batıda siyah olma deneyiminin Bell Hooks’un ima ettiği gibi ne hassas, zorlu ve çoğu kez yıpratıcı dengeler üzerinde ilerlediği düşünüldüğünde  son derece anlaşılır olmakla beraber, bu tutum aynı zamanda bundan yaklaşık 50 yıl önce bir grup siyah feminist kadının haber verdiği tehlikeyi de beraberinde getirmiyor mu? Irkçılık karşıtı harekete zarar vermesi korkusuyla siyah erkeklerin de pekala cinsiyetçi tutum ve algıları benimseyebildiğinin inkar edilmesi. 

Aşk liberal bir sözleşme mi?
14 Şubat 2015 Cumartesi

Kadın ve erkeğin aşk karşısındaki oryantasyonlarının farklı olmasını fıtratlarına değil, cinsiyet asimetrilerine bağlayanlar feministlerdi. Aşk, bilhassa 1960’lı ve 1970’li yıllarda ikinci dalga hareketindeki feministler için siyasetin o kadar merkezindeydi ki, Shulamith Firestone, feminist devrimin aciliyetini vurgulamak için yazdığı Cinselliğin Diyalektiği’nde, kadınların ezilmesinin nedenlerini tartışırken, aşkın çocuk büyütme sorumluluğundan belki de daha ezici bir rolü olabileceğini öne sürmüştü. Radikal feministler için aşk, saf hali ile yaşanabilecek bir ilişki türü değil, tersine, yozlaşmış iktidar sisteminin ayırt edilemez bir parçasıydı. Cinsiyet ve sınıf tahakkümü üzerinde yükselen toplumda aşk bir aparata dönüşüyor, ekonomik ve sosyal sömürünün payandası işlevini görüyor, kadının psikolojik düzeyde erkeğe bağımlı kalmasını sağlıyordu. Kadın kendi varlığının bilincine aşk sayesinde varıyor, erkeğin ilgisi ve onayı ile kendisini muteber hissediyordu. İkinci dalga feministleri aşk hakkındaki analizleri ile “duygular siyasetinin” önünü açtılar. Fikirleri çok popülerleşip hepimizin ortak görüşü haline gelmedi fakat, aşka eleştirel yaklaşanlar için hep bir çıkış noktası oldu. 2003 yılında çıkan Aşka Hayır kitabında aşka ve erotik ilişkilere karşı güçlü bir polemiğe girişen Laura Kipnis, kendisinden 30 yıl önce yazmış Shulamith Firestone’un izinden gitti. Benzer bir şekilde, son zamanlarda akademide filizlenen ve gelecek vaat eden “duygulanım çalışmaları” da o dönemin feminist analizlerinden ilham almakta. 

Milli Eskatoloji: Komplo, Kavga ve Ölüm Gölgesinde Siyaset
12 Şubat 2015 Perşembe

Ne var ki, dil ve beden arasında doğrusal bir ilişki bulunmaz. Beden belirli bir kalıba ve sınırlara sahip olması nedeniyle dile nazaran yapılandırmaya o kadar yatkın değildir; eklemelerin ve çıkarmaların limiti, bedenin kapasitesi kadardır. Bu, optimum bir durumdur; çünkü çekirdek örgütlenen bir siyasal bedenin içine milyonları sıkıştırmaya çalışırsanız ya bedende yırtılmalar başlar ya da beden kımıldayamaz hale gelir; hareketsiz hareketlerin kökeni biraz bundan kaynaklanır. Diğer taraftan siyasal bedenlerin mekânla mutlaka temas halinde olması gereklidir; bu da bedeni sağlamlaştırır ama de sınırlandırır da; siyasal uzam kadar ilerleyebilir. Lakin dil, bedene nazaran, elastiki ve soyuttur. Kullanım sınırları hareketin/partinin bilinç ve biliş durumu ile ilişkilidir; bir sözcük tekil veya kolektif bir zekânın ürünü olabilir. Gerektirdiğinde özel bir teknik eşliğinde kolektif bir kelam, bir kişiye aitmiş gibi sunulabilir. Dilin sınırı, kelime dağarcığına, konjonktüre ve bir ölçüde keyfiyete bağlıdır. Toplumsal-kurumsal konumdaki ama pervasız bir ağızdan her tür sözcük çıkabilir. Ancak siyasal dilin de, ağzın da genişlik sınırları vardır.

Kadını Tehdit Gören İktidar Kompleksi
10 Şubat 2015 Salı

Kıskanç iktidar, hemen hemen tüm kutsal metin ve ideolojilerde, hatta ikili ilişkilerde erkektir. Çünkü güç erkekte toplanmıştır ve kendisine itaat edilmesini ister. Burada erkeğin kadın ile ilişkisinin iktidar için bazı riskler taşımasından dolayı tehlikeli görülebileceğini belirtebiliriz. Bu sebepledir ki ortaçağ Avrupa toplumunda ve bugün Ortadoğu’da kadınlara yönelik bazı uygulamalar düşündürücüdür. Öyle ki bazı iktidarlar kadını tamamen geri plana iterken bazı iktidarlar alan daraltma taktiğiyle bunu yapıyorlar. Yakın zamanda yaşanan “kızlı erkekli evler”, “Kahkaha atmak” “En az üç çocuk” ve “Kadın fıtratı” tartışmaları da iktidarın toplum mühendisliğine işaret edebilir. Burada iktidar, kendisine biat edilme motivasyonunu sağlayan kimi argümanların kadınların erkek üzerinde kuracağı etkiyle ortadan kalkmasından korkar. Burada korkulan şey; kadının çocuk yapması, evi temizlemesi ya da erkeğin ayaklarını yıkaması değildir. Burada özellikle iktidarın erkek bakışı nezdinde kadının cinselliği ile baştan çıkarıcılığından endişe edilir. Evet, diktatörleri besleyen iktidarın gücü, bir kadın devrimiyle yıkılma tehdidindedir. 

Eyüb'ün Sabrı Yeterli mi?
9 Şubat 2015 Pazartesi

Dostoyevski’nin 19. yüzyılın eşiğinden yönelttiği can yakıcı sorulardan biri onun sinemasının da merkezindedir: “Çocuklar neden acı çekiyor?” Yönetmenin, Dostoyevski’nin Ivan Karamazov aracılığıyla tanrıyı sınadığı bir dizi sorudan bu en çetrefilli olanına verdiği yanıt da aynıdır: “Babaları yüzünden.” Dostoyevski Ivan’a “Çocuklar elmayı yemiş olan babalarının işledikleri günahın cezasını çekiyorlar” cümlesini kurdururken tanrının, “Ölü Evinden Anılar”da mahkûmların çilesini anlatırken çarın yasasını sorguya açar. Zvyagintsev de Leviathan’da devlet-kilise-hukuk üçgeninde acı çeken karakterlerin müsebbibi olarak babayı işaret eder. Zizek’in her zaman ya çok fazla ya da çok az olarak tarif ettiği baba, filmde hem yaşam imkânı tanımayan kontrolsüz bir güç olarak devleti hem de silik bir gölgeden ibaret kalmışlığıyla kiliseyi ve hukuku imler. Babanın bu her durumda rahatsızlık veren sorunlu varlığı üzerine inşa ettiği filmine İncil’de kötülüğün sembolü olan bir canavarın ve Thomas Hobbes’un devletin kiliseyle işbirliği ederek kazandığı kudreti anlattığı kitabının, Leviathan’ın adını veren Zvyagintsev ise babayı ve temsil ettiği yasayı temelde adalet üzerinden sorgular. Rusya’nın küçük bir kıyı kasabasında yaşayan bir ailenin, evlerinin kamulaştırılmasına direnmeleri nedeniyle belediye başkanının hedefi haline gelişlerini, bu süreçte kilise ve hukukun başkanın (devletin) elinde nasıl bir iktidar aracına dönüştürüldüğünü göstererek, adaleti yani uygarlığın ilk talebini vurgular.

Godot'yu Bekletmeyen İyi bir Kitap: Umut İlkesi
7 Şubat 2015 Cumartesi

Hikayeler, Bloch’un imgesiyle, “evrenin başkenti olarak dünya”yı kavrar, bağrına alır. Nehir dünyayı yıkar, dünya nehri. O nehir yatağında, hikayeler sarmaş dolaş olur, hikayeler kardeş olur, dost olur, yaren olur. Yatağın genişlediği yerlerde hızları düşer basınçları artar, yatağın daraldığı yerlerde hızları artar basınçları düşer. Başkaca nehirler katılır onlara, büyürler, gürbüzleşirler, hoyrat bile olurlar, yataklarını alıp, kenarlarında bekleyenlerin boyuna yükselirler. Uçurumlar çıkar önlerine, dayanışarak inerler aşağıya, gürül gürül, beyazlanmış bir şelale olurlar. İyi bir kitap, tıpkı bir nehir gibi, ay vurduğunda menevişler, güneş vurduğunda yakamoz keser. Şairler, çobanlar, dengbejler, yüreklerini doyururlar. Bazı kitaplar çok zor yazılır, tıpkı bazı çocukların çok zor doğurulması gibi. Düşük yapan yazarlar olur, daha cenin halindeyken ölen, ölmese doğsa çok şey yapacak kimi bebeler gibi, yazılmamış çok güzel kitaplar da vardır. Yazılan iyi kitaplar, tıpkı doğan iyi çocuklar gibi, şanslıdır.

İkonların önlenemez düşüşü: Bill Cosby ve türevleri
6 Şubat 2015 Cuma

“Bill Cosby’nin kendini beğenmiş yaşlı siyah amca tavrından nefret ediyorum. ‘Pantolonlarınızı yukarı çekin siyahlar. '80’lerde televizyondaydım. Sizinle üstten üstten konuşabilirim çünkü başarılı bir sitkomum vardı.’ Evet doğru, ama sen kadınlara tecavüz ettin Bill Cosby. Buradan çıkınca Cosby ve tecavüz kelimelerini Google’layın, göreceksiniz.” Buress’in bu sözlerinin videosunun viral olmasından sonra domino taşları hızla yıkıldı. Kasım ayından beri 35 kadın Cosby’yi tecavüz ve cinsel tacizle suçlayan açıklamalar yaptı. Aralarında Amerikan Vogue dergisinin kapağında yer alan ilk siyah model olan Beverly Johnson; supermodel Janice Dickinson; aktrisler; modeller; Playboy kızları; avukatlar; ve eğitimcilerin de olduğu kadınlar aynı giriş-gelişme-sonuca sahip hikayelerini anlatmaya başladı: kariyer tavsiyesi veya kariyerini ilerletme vaadiyle buluşma; The Cosby Show ile kalaylanan baba/mentor kisvesi altında güven kazanma; bir bahaneyle verilen/içkiye atılan ilaç ve tecavüz. Hikayeler 1965’den başlayıp 2004’ e kadar uzanıyor. Kadınların birçoğu suç işlendiğinde reşit bile değil.  

Sincabın Kederi
4 Şubat 2015 Çarşamba

Gelin itiraf edelim, dünyası, “kocaman bir Türkiye”den ibaret insanlar var. Karşılaştıracak başka ülke görmeyince beynin ürettiği bir tür savunma mekanizması bile olabilir bu. Böyle bir kültürel verinin üstüne, dünyanın en büyüğü olacağı söylenen bir havalimanı yapılıyor, milyonlarca ağacı heba etme pahasına. Fakat bilmezden gelinen bir durum var. Dünyanın en büyük havalimanını yapınca kimse bir anda dışarıya gidip farklı ülkeleri görecek değil. Sadece dünyanın muhtemelen en pahalısı pasaport ücretlerine bile bakıp böyle düşünebiliriz. Zaten gitmesinler. Dışarıyı gören insan gelip diyecek ki bizim şehirler niye böyle. Demez mi? Kimse de o şehirlerin bu hale gelmesinin suçunu üzerine almayacak, eski yeniye, yeni eskiye atacak topu. Suçtan arınmış olduklarını düşünmeleri bir yana, bundan hiç tedirgin olmayacaklar. Bunları geçelim. Bazen bir hayvan olmayı istiyoruz içten içe. Doğayla kavgası olmayan, gelişme gibi bir kavramı düşünmeyen, gelecek kaygısının uzağında bir hayvan. Londra’nın parkında ağaçta bir sincap, İstanbul’u bilmez, hatta Londra’yı bilmez. Kimbilir, o sincap belki hep Stockholm’deydi.

Wir sind das Volk - Halk Biziz!
3 Şubat 2015 Salı

1989'un sonbaharında Leipzig ve Dresden meydanlarında yankılanarak Almanya'nın birleşmesinin adeta zımnî melodisine dönüşen “Halk biziz!” sloganı tarihin garip bir cilvesiyle tam 25 yıl aradan sonra aynı şehirlerde yeniden yankılanmaya başladı. 1980'lerin sonlarında komünizm karşıtlığının ifadesi olan bu slogan hâlihazırda neyi imliyor peki? Bugün artık orta sınıflara kadar yayılıp latent olmanın ötesine geçen bir İslâmofobinin dışavurumu olabilir mi acaba? Son hecesinin hançereyi yırtarcasına haykırılması, iki Almanya'nın çeyrek asır önce gerçekleşen ve henüz birkaç ay önce görkemli kutlamalarla anılan birleşmesinin gerçekte tam da sağlanamadığına yorulabilir mi meselâ? Protestoların özellikle Doğu Almanya'da ortaya çıkıp oradan bütün ülkeye yayılması, ama en yoğun katılımların hâlâ Dresden ve Leipzig gibi şehirlerde olması bize bu minvâlde bir şeyler anlatıyor olabilir mi? Ülkedeki Müslüman nüfusu bir yana bırakalım, “yabancı” tabir edilen nüfusun bile sayıca Almanya'nın batı bölgelerinin fersah fersah gerisinde olduğu (PEGİDA'nın anavatanı Saksonya eyaletinde bu oran sadece % 0,1; başkenti Dresden'de ise % 0,2!), Ortadoğu'yu veya İslâm'ı görsel olarak anımsatabilecek hem nesne hem de öznelerin hâlâ egzotik kabilinden merak uyandırdığı bir bölgede bu raddede bir İslâm karşıtlığı sadece İslâm karşıtlığı mıdır?

American Sniper: Kahraman, Kötü Olsa da Kahramandır
2 Şubat 2015 Pazartesi

Filmin kahramanları acımasız, insanlıkdışı işler yapsalar bile hikaye onların gözünden aktarıldığı için seyirci olarak kendimizi onlarla aynı safta buluyoruz. Bu madalyonun öteki yüzüyse kahramanların gaddarlığına, şiddetine maruz kalan diğer karakterlere aldırış etmemizin zorlaşması. American Sniper’in fragmanlarından biri hem filmi hem de bu özdeşleşme durumunu çok güzel özetliyor. Filmden iki dakikalık bu kesitte nişancı, görsel kodlardan Irak’ta olduğunu anladığımız bir evin çatısında konuşlanmış, caddede ilerlemekte olan Amerikan askerî konvoyunu kollamaktadır. Evlerden birinden çarşaflı bir kadın ve bir çocuk çıkarlar; kadın çarşafının altından çıkardığı bombayı çocuğa verir, çocuk konvoya doğru koşmaya başlar. Biz olayı nişancının tüfeğinin dürbününden seyrederken araya filmin başka sahnelerinden kareler serpiştirilir: “kahramanımızı” evlilik töreninde, çocuğunun doğumu sırasında, eşiyle tartışırken, vs., görürüz. Bir baba olarak başka birinin evladını öldürmek ile silah arkadaşlarının hayatını korumak ikilemi içinde mütereddit, parmağı tetiği çekti çekecek vaziyetteyken fragman sonlanır. 

Pasif Direniş olarak Sanat
1 Şubat 2015 Pazar

Varoluş, direnişle özdeşleşen bir oluşumdur. Varlığı değişime zorlayan bu oluş hali, aynı zamanda var olanın niteliğini de belirler. Günümüz dünyasında sanat varoluşun belirleyici rolünü üstlenir. Bununla birlikte sanat iktidarı yerinden etme çabası içindedir. Sanatın iktidarla olan ilişkisini “direniş sanatı,” “direniş karşıtı sanat” ve “pasif direniş olarak sanat” olarak ayırabiliriz. İktidarın hakim olduğu ya da üst bir söylemin insan yaşamını belirlediği toplumlarda sanat, bir direniş biçimi olmaktan çok “direniş karşıtı” bir edim ya da “pasif direniş biçimleri” olarak karşımıza çıkar. İktidar yapılanması içinde konumlanan “direniş karşıtı sanat,” iktidarın devamlılığını sağlamaya yönelir. “Pasif direniş olarak sanat” ise iktidar yapılanması içinde ortaya çıkan sorunsalları görünür kılmaya çalışır. Bu anlamda “pasif direniş olarak sanat,” iktidar karşıtı değil fakat onun imgesiyle verilen mücadele olarak tanımlanabilir. İktidar ve sanat arasında kurulan bu münasebet sanat üretimleri üzerinde belirleyici olmaktadır. 

Sirk Aynasında Charlie Hebdo Saldırısı ya da Fransız Yurttaş-Cihatçıları Anlamak
30 Ocak 2015 Cuma

Ilımlı İslam’ın” hayatiliği üzerinden Batı demokrasilerinde, “İslamofobi” ile mücadelenin öncü gücü ve tarihin kendisine yüklediği Avrupa Müslümanlarının koruyuculuğu görevi üzerinden de Ortadoğu’da kaybettiği prestijini rektifiye etmesi yolunda Charlie Hebdo saldırısı hükümet için kullanışlı bir tema görüntüsü ortaya koymaktadır. Bu çerçevede siyasal aktörlerin egosantrik olarak tanımlayabileceğimiz bu bakış açıları çarpıtılmış bir gerçekliğin aynasını Türkiye’ye tutmanın ötesine ne yazık ki geçmemektedir. Fransa’ya tutulan ama bozuk bir biçimde Türkiye’yi gösteren bir sirk aynası. Charlie Hebdo saldırısı sonrası Türkiye’deki siyasi aktörlerin tavırları tıpkı uzaktan tanıdığımız birisinin cenazesinde müteveffanın arkasından yakınları feryat figan ederken kendi kaybettiklerimize ya da kaybedebilme ihtimalimize karşı kendimize ağlamamıza benziyor daha çok. O zaman cenazelerin vazgeçilmez iki sorusundan birisini -diğeri “genç miydi?” sorusudur- “müteveffa neden öldü?” sorusunu kısaca cevaplamaya çalışalım.

Dört ayaklı şehrin imhasında son durak: İBB, Kısırkaya hayvan tecrit ve itlaf merkezi
29 Ocak 2015 Perşembe

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait Sarıyer, Kısırkaya’daki 20.000 köpek kapasiteli Hayvan Barınağı'nın inşaatı devam ederken, Türkiye’nin dört bir yanından hayvan özgürlüğü örgütleri, ekoloji hareketleri ve dernekler 31 Ocak’ta bu devasa hayvan toplama merkezine karşı büyük bir eyleme hazırlanıyor. Eylem hazırlıkları devam ederken, hem merkezin bizi endişelendiren olası icraatlarına ışık tutmak, İBB’nin “niyetiyle” ve böylesi bir projenin arkasında yatan itkilerle ilgili sosyal medyada dönen tartışmalara katkıda bulunmak, hem de süreci hazırlayan hukuki ve politik sürece daha yakından bakmak istiyorum.Yazıya eşlik eden temel endişe, Kısırkaya’da açılacak merkezler birlikte, İstanbul’da hali hazırda toplama, uzaklaştırma ve henüz düzensiz itlaflara maruz kalan sokak hayvanlarının geri dönülmez bir felaketin eşiğinde olacağı öngörüsünden kaynaklanıyor. Türkiye’deki hayvan siyasetinin (İBB ile ilişkilerini iyi tutmayı hedefleyen birkaç hayvan örgütü dışında) geneline hakim olduğunu söyleyebileceğimiz bu sezginin, basit bir karamsar endişe ya da spekülasyondan ibaret olmadığını, sürecin arkaplanında yatan kentsel dönüşümün henüz hâlâ gizli bazı veçhelerine baktığımızda daha iyi görebileceğimizi düşünüyorum. Dolayısıyla, bu yazı hem Kısırkaya’daki merkezin tekil önemini vurgulamak, dolayısıyla ona karşı örgütlenen politik mücadelenin varsayımlarını ve perspektifini açabilmek, böylesi çok boyutlu bir meselede spekülasyonu azaltabilmeyi amaçlıyor.