Şükür ki “1915 Olayları”nın 100. yılını kazasız belasız atlatabildik. Yurtdışı merkezli ama her zaman olduğu gibi içerideki mihraklarca da desteklenen onca tertip boşa çıktı. ABD başkanı Obama, soykırım yerine yine “Meds Yeghern” (Büyük Felaket) demeyi tercih etti. Putin’in “bizi” arkadan hançerlemesine fazla takılmaya gerek kalmadı. Ülke içinde de, uzun uzadıya aktarmanın manası yok, asayiş berkemaldi. O kelimeyi (Soykırım) kullanmadan, tüyleri diken diken etmeden, “ona bakarsan, o dönemlerde neler oldu, neler!” bilmişliğiyle geçiştirildi. Fakat Ermeni Soykırımı üzerine yalnızca resmî düzeyde değil dost meclislerinde dahi konuşulurken, odaklanılan ve merak konusu olan şey, genellikle konuşulan meseleden çok, o korkunç olayları hangi sıfatla tanımlayacağımıza dair olur. Soykırım sözcüğünün kullanılmadığı göreli refah ortamında, devlet aklıyla tefekkür edenlerin bir nebze de olsa içi ferahlar. Artık karşılıklı yapılan zulümlerden söz edilebilir; ayrıca alacak-verecek (tazminat, malların tazmin edilmesi vs.) hesabı da gündem dışı kaldığından, ortada milli çıkarlara ters bir durum da yoktur.
Bir kitabın ne öne sürdüğünü tanımlayan, ölçen, benimseyen ya da onu reddeden her zaman okuyucudur. Diğer bütün temel faaliyetlerinin arasında okuyucu, yazar için bir kişilik uydurur. Burada söylemeye çalıştığım şey; bir kurgu yazarının, tamamlanmamış karakterlerine kendi tecrübelerini ödünç verdiği ve daha sonra, arzuları besleyecek bir hayal gücüyle onları tamamladığıdır: “Bu olmasını isteyeceğim şeydi.” “Bu başıma gelse korkacağım şeydi." Hafıza artık sessizlik içerisinde sinematografik montaja benzer bir teknikle neyin saklanacağını ve neyin bir kenara bırakılacağını seçer. Bir sonraki evrede, yazarın kattığı hayal gücü bahsettiğimiz montaja hükmeder, onu tekrardan arzularına göre uyarlar, saptırır. Fakat bu işlem ona belgenin görmezden geldiği kalbinden gelen bir gerçeği verecektir, kurgu neyi keşfeder? Okuyucu bunu hemen sezer. Kurgudan elde ettiği bu materyalle okuyucu yazarın kişiliğini inşa edecektir. Acaba kaç yazar kendilerinde bile eksik olan bir netlikle mahremiyetlerini görebilen okuyuculara denk gelmiştir?
Örgüt, iktidarın yaratıcısı. Tarihin sarih, arayışçı, yıkan ve yaratan gerçeği. İktidar, direklerini onun tahakküm tarlası üzerine kurar. Birbirlerini besleyerek gelişip palazlanırlar. Örgüt senaryoyu hazırlar; iktidar onun bağrında ortaya çıkıp final sahnesini kapar. Var olmanın ağı örgütlülük. İnsan yan yana geldiğinde toplumsal ihtiyaçlarını onun üzerinde giderir. Tarih, örgüt aracılığıyla bugüne geldi. Gelirken insanın ruhunda ve toplumun gözeneklerinde iktidar gücünü yarattı. Sahasına çektiği topluma “imkânsız ve eşit” birliği dayattı. Eşitlikten anladığı toplumun kendisiyle özdeşleşmesi, düdüğü çaldığında cemi cümlesinin marş adımlarıyla yürümesidir. İmtiyazsızlık ise yanılsamadan ibarettir. Gerçeğin düzleminden koparılmış soyutlamaları inananın elbiselerine sokarak, bilince monte eder. Günaşırı bu yanlış bilinci yeniden üreterek özgür sorulara kapanlar kurar. İktidarın tesis edildiği yerde özgürlük bacadan kaçar. İktidarın mağarasına özgür girenler prangalı çıkarlar. İnsanı insanda yakalar. Onun benlik egosunu ensesinde tutarak hükmedilme olasılığını gösterir.
HDP’nin temel farkı buradadır. Çünkü HDP’nin tüm bu tarih boyunca “benim milletim...” deme imkânı olamamıştır. Kürtlük, Müslümanlıktan farklı olarak, ulusal kimliğin hiçbir zaman bir bileşenini oluşturmadığı için kimse Kürtlük üzerinden ülkenin gerçek sahibi olma iddiasında bulunmayı aklının ucundan bile geçirmemiştir. Dolayısıyla Kürt siyasi hareketi sol bir kulvarda eşitlik ve özgürlük vurguları içerisinde şekillenmiştir. “Benim milletim...” diyemeyecek bir hareket, Türkiye’de siyasetin boğucu bir kısır döngüden çıkarak gerçek hayata dair politikalara yer açması umudunu taşımaktadır. İki partinin seçim bildirgelerinde okunabilen bu fark, kökleri geçmişe dayanan, dolayısıyla da uzun yıllar boyunca içselleştirilmiş bir fark olduğundan, basit seçim vaatlerinden çok daha fazlasını ifade etmektedir. Peki, HDP’nin hem içerisinde hem de tabanında “benim milletim!” diyen Kürt milliyetçileri olduğu söylenemez mi? Şüphesiz söylenebilir. İçinde bulunduğumuz coğrafya bireysel kendini gerçekleştirme ve özgüven tazeleme imkânlarının çoğu zaman kısıtlı olduğu bir coğrafyadır.
Erivan sokaklarının son iki haftasına göz atalım. Elbette öncesi de birçok şey yapıldı. Ama yoğunluk son haftalarda yaşandı. Önce Kim Kardashian'ın aile efradıyla birlikte ülkeyi ziyareti bakışları Ermenistan'a çevirdi. Bizim memleketin basını onu her ne kadar bir magazin öğesinden öte algılamasa da dünya başka türlü baktı. Kardashian'ın olduğu günlerde çeşitli arama motorlarında Ermenistan ve Soykırım sözcükleri ilk sıralara yerleşti.Sonrası ise, evet bir soykırım anmasıydı ama adeta festival havasında geçti desem yeridir. Yoğun bir turist akınına uğradı kent. Zaten aylar öncesinden bütün otel vb. rezervasyonlar dolmuştu. Dünyanın her yerinden Ermeniler ve anmalara ilgi gösteren birçok farklı halktan insanı sokakta görmek mümkündü. Belki tekrar gibi olacak ama yine de söyleyelim, kentin her yeri unutma beni çiçeklerinin sembolleri, soykırımı anan çeşitli ebatta pankart ve afişlerle donatılmıştı. Ve hatta bazı merkezî yerlerde bir süre önce açmış olan laleler sökülerek, yerine unutma benilerden dikildiğine dahi şahit olduk. Anlayacağınız şehir, etkinlikler için hazırdı. Ülkemizden ise aralarında Ragıp Zarakolu'nun da yer aldığı az sayıda aydının yer alması dikkat çekiciydi. (Devletin aldırışsızlığı anlaşılabilir ama muhalif kesimlerin de benzer bir ilgisizliğinin olduğunu söylemek, sanırım abartılı olmaz.)
“Herkes, herkese karşı, her şeyden sorumludur!” Dostoyevski, tam da insanın insana karşı sorumsuzluğunu büyük bir “suç” sayarak söylüyordu bunu. Mağduriyetini görmemize rağmen ona karşı sorumluluk almadığımız her kimse, onun varlığında cisimleşen bu mağduriyet bizde utanç uyandırmalıdır. Ki böyle bir edimimiz olmasaydı, öteki olana dair, ve tam da bu “ötekilik” durumunun tarihsel müktesebatı gereğince bir insani “sorumluluk” almak gibi bir kaygı gütmezdik. Bizi bu insani “sorumluluğa” iten şey “öteki”yi öteki yapan bu tarihsellikten, vicdani “sorumluluktan” kaçışa hegemonik bir toplumsallık kazandıran bu nefretten duyduğumuz rahatsızlık ve mağduriyetinden ötürü “öteki”nden duyduğumuz utancın ta kendisidir. Peki, eğer öyleyse, bunca aşağılamaya, bunca “felakete”, bunca nefrete ve bu nefretin tetiğinden çıkan sözlerle, kurşunlarla, bombalarla vs. kırılan kalplere, “kırılan” “soylara” ne demeli? Talep edilen, yüzyılların utancının mağrur bir “kabulü” iken, dahası, samimi bir “özür” iken, bunların bahsi dahi geçtiğinde nefrete nefret kattıran, yetmeyen, muktedire kendi tarihsel felaketlerini haykırtıp “kırılanın” yaralı/kısık sesini zalim -ve çoğunlukla- suni bir “rövanşizmle” bastırtan nedir?
Resmi tarihin problemli yazımı tarihsel ve toplumsal meselelerin yanlış ve eksik bilinmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla resmi tarih yazımını referans alarak üretilen düşüncelerin doğru ve sağlıklı olması ise beklenemez. Resmi tarih yazımı, egemenlerin, dolayısıyla faillerin yanlışlarını ve suçlarını örtmede bir kara perde işlevi görür. Bu kara perde ile belli bir zaman diliminde hakikatlerin üzerini örtmek mümkündür. Ancak hakikatlerin er ya da geç açığa çıkma ve hesap sorma gibi bir niteliği vardır. Dolayısıyla sonsuza kadar gizli tutulmaları ve yok sayılmaları mümkün değildir...Tarih yazımı mağdurlar açısından son derece zor ve problemli bir alandır. Zira mağdurlar önce hayatta kalabilme, sonra kendini güvene alma, sonra da kaybolmama süreci yaşarlar. İşte bu son aşama yani kaybolmama çabası, onları, hakikatlerin peşine düşmeye zorlar. Zaten, hakikatler de daima gün yüzüne çıkarılmayı bekler. Son yıllarda hakikatlerin açığa çıkarılmasında küçümsenmeyecek bir yol alındı. Deyim yerindeyse, resmi tarih yazımının yalanları hemen her konuda önemli ölçüde deşifre oldu. Demokratik Kürt hareketinin mücadelesiyle Kürt sorunu, Hrant Dink ve Ermeni halkının mücadelesiyle Ermeni sorunu, Alevi toplumunun mücadelesiyle Alevi sorunu ve Dersim Katliamının açığa çıkarılmasına dair sürdürülen mücadeleyle “Dersim İsyanı”na dair resmi tarih tezi artık eskisi gibi savunulamaz durumda. Resmi tarih tezinin bütün bu alanlardaki kara perdesi önemli oranda aralandı.
Beni ürperten işte bu nefret membaı. Bu membaın kurutulması gerekiyor. Ama kolay değil ve devletin ideolojik aygıtlarınca, hükümetler değişse de, vazgeçilmez bir hınçla yeniden ve yeniden üretimine devam ediliyor. Devletin kurucu ideolojisinin, Ermenileri de Çerkesleri de ve tabii Kürtleri de varoluşuna yönelik en dinamik tehdit olarak algılaması, artık gizlenemeyen bir gerçeklik. Paradoksal olarak da, yok farz edilen bu ve diğer etnik, dinsel, cinsel kimlikler, en beklenmedik bir zamanda, Hrant'ın katlinin akabinde, özgünlüklerini ve varlıklarını adeta haykırarak aynı yerlerde özgüllükleriyle yanyana gelmeye başladılar. Çerkesler ve Ermeniler arasında bu son süreçte, özellikle de HDP çatısında, mesafeli durma yanlışlığı gideriliyor. Bir Çerkes olarak itiraf etmeliyim ki, Çerkeslerin, çok yakın zamanlara kadar Ermenilere bakışı, algısı ne yazık ki egemen ideolojinin, utanç verici derecede, etkisi altında işledi. Ermeni imha ve inkârına karşı son derece anlamsız bir sessizlikle, asimilasyona uğrayan sanki sadece Çerkeslermiş, dili, kültürü ve kimliği inkâr edilen tek bizmişiz gibi, etrafına pek bakmama gibi bir aymazlık içindeydik. Ermeniler daha geniş bakarak, imha çarklarının Çerkesleri de dişlileri arasına aldıklarını görüp dile getirme cesaretini gösteriyorlardı.
Oysaki bütün meseleyi ifade özgürlüğüne ilişkin kutuplaşmış görüşler üzerinden ele almayı seçerek, bu sorunu görmezden geliyoruz. Bunu yaparak da, yıllardan beri devam eden, –Cumhuriyet’in, laikliğin [laïcité; Fransız devlet sekülerizminin] ve ifade özgürlüğünün savunucusu olan– “iyi Fransızlar”la –malum olduğu üzere komünalist, İslamcı, hoşgörüsüz, cinsiyetçi ve gerici olarak görülen– göçmenleri karşı kutuplara yerleştirerek, çok önemli evrensel değerleri toplumun meşruiyetini yitirmiş [delegitimising] bir kısmının amaçları uğruna kullanma kampanyasına yeni bir bölüm eklemiş oluyoruz. Yaşamlarımız için müşterek bir ilke olarak evrenselciliğe sık sık başvururuz; ancak evrenselciliğin kendisi temellük ve manipüle edilmiştir. Evrenselcilik, belli bir grubun ayırıcı bir hasletine dönüştürülerek, –özellikle de başörtüsü karşıtı ateşli kampanyalar aracılığıyla– özel bir topluma karşı bir suçlama olarak kullanılıyor. Dahası, 11 Ocak’taki Cumhuriyetçi yürüyüşler, evrenselciliği hattından çıkartan bu yaklaşımı bertaraf edemedi. Bu gösteriler, ortak değerleri savunan insanlarla kendi yabancı düşmanı duygularını ifade etmek isteyen insanları hiçbir ayrım olmaksızın bir araya getirdi.
Pratikte elbette seçimi kimin kazanabileceğine dair eğilimler okunabilir, ancak bu yine de meselenin epistemolojik problemlerini çözmez. Bu epistemolojik problemler sadece anarşizm ya da diğer azınlık siyasetleri için geçerli değil, stratejik oy vermeye meyleden tüm siyasi gruplar için geçerlidir. Stratejik oy vermeyi eleştirirken ödev ahlakından kaçınmaya çalışmamın bir iki nedeni var. Bir, stratejik oy vermenin anarşizm açısından yarattığı açmazı analiz etmek için ahlakçılığın tezlerine, ki bir ahlakçı olmama rağmen, ihtiyaç yok. Yukarıda değindiğim tez, bu sakıncaları anlatmak için yeterlidir. İkincisi, anarşizmin stratejik oy vermeye mahkum oluşu, ahlakçı tezlerden daha yüksek bir önceliğe (öneme demiyorum) sahiptir. Bu önceliğin, pragmatik bir nedeni var, o da siyasetin hızı. Paradoksal bir şekilde, stratejik oy vere vere kendini büyütmeye ve geliştirmeye gayret eden bir siyasetin rekabetçi siyasette başarılı olma şansa oldukça düşük olacaktır. Zira, değillemelerle hareket eden, pozitif mesajını kısa vade kazanç uğruna negatif mesajlarla takas eden ve bunu süregiden bir siyaset stratejisi yapan bir politikanın başarılı olacağına inanmak imkansız. Anarşist siyasetin görece başarısızlığının nedenlerinden biri de bu pragmatizmden sıyrılamaması, kendi sonunu getiren bir paradigmayı bilhassa kendi yaratması ve daha kötüsü bunlara boyun eğmesidir. Çözüm de nispeten açıktır - siyasetin çerçevesini ve kurallarını, anarşizmin, artık kendine zarar vermeyecek bir denklemle ve yöntemle çizmesi, bununla da yetinmeyip bu denklemi çözebilmesi.
Son birkaç gündür, Rektörlük seçimleri vesilesiyle ama daha çok İstanbul Üniversitesi seçimleri özelinde yoğunlaşan bir gündem aracılığıyla “sandık”, aktüaliteye teşrif etti. Prof. Dr. Raşit Tükel, rektörlük seçimlerinde 1202 oy aldı ve birinci oldu. Onu 908 oyla Prof. Dr. Mahmut Ak takip etti. Ancak YÖK Mahmut Ak’ı birinci, Raşit Tükel’i ise ikinci sıradan önerdi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mahmut Ak’ı rektör olarak belirledi. Bu durum İstanbul Üniversitesi’yle sınırlı da değildi: Örneğin Uludağ Üniversitesi’nde de en çok oyu alan Prof. Dr. Kamil Dilek değil, ikinci sıradan önerilen Prof. Dr. Yusuf Ulcay rektör oldu. Hatta Harran Üniversitesi’nde, üniversitedeki seçimlerde beşinci sırada olan Prof. Dr. Ramazan Taşaltın rektör olarak atandı. Liste uzar gider, uzatmadan söyleyelim: Seçimlerdeki bu türden “adaletsizlikler” bu seçimlere has değildi. Örneğin eski Cumhurbaşkanı Gül döneminde de benzer uygulamaları hatırlıyoruz.Tükel basın toplantısında, “Bir seçim sonucuna bağlı kalmayacaksanız, sandığın iradesine oy verenlerin iradesine bağlı bir karar almayacaksanız, ona göre bir atama yapmayacaksanız seçimi neden yapıyorsunuz” demiş.
Rembrandt'ın çıplakları kendi döneminden günümüze kadar birçok yoruma ilham vermiştir. Onun realizmi, bedenlerin çirkin görünüşlerinin temsiline kadar varmıştır, vücuttaki çatlakların ve dizlerdeki deformasyonların temsili gibi. Bal, güncel bir yorumdan alınan bu pasajın önemini vurgular: “Rembrandt bir çıplak kadını gerçekleştirdiğinde, bir Yunan Venüsünü model olarak seçmedi. Bir çamaşırcıyı, ya da ahırdan birini, doğanın hayali bir imitasyonu olarak resmetti. Geri kalan her şey yaratıcılıktır: Sarkmış göğüsler, bükülmüş eller...” Mieke Bal, bunun üzerine aşırı gerçekçilik, hatta saldırgan gerçekçilik diye düşünülen şey neydi sorusunu sorar ve cevabı şu olur : Erkeklerin kadınlarda ‘iğrenç’ bulduklarının kadın düşmanı bir biçimde temsili. Öbür yandan, Rembrandt'ın bazı çıplakları güzelliği ile ünlenmiştir; özellikle Danae. Bu iki tepkide temsilin tipik karşıtlığını ve görmenin erotize edilmesiyle oluşan nesneyi görürüz. Eğer beden zihnin gözünün şehvetli bakışı için inşa edilmişse, resim övülür; eğer beden çirkin bulunursa resim ya da çizim eleştirilir. Bu eleştiri, kadının “güzelliği sağlamakla” yükümlü olduğu düşüncesinden gelir. Bu eleştiride, temsil etme işinin kendisi yok sayılmıştır, böylece sanat işi nesnenin arkasında gözden kaybolmuştur. Bal, bu düşünceleriyle gaze ile glance arasında bir bağ kurar.
Varsa bir biz, 12 Eylül yenilgisi sonrası (bu yenilginin boyutlarını da ne kadar algıladığı şüpheli) kendince bu düzenin yaşanmazlığına itiraz eden gençlerdik. Bir kısmımız iyi “iz sürücü” olmayı maharet addedip öyle bir güzergâh çizmeye çalıştı. Kimimizin ise yoldaki işaretleri okuyabilmek gibi bir yeteneğe sahip olmasına da gerek yoktu. O zaten izin kendisiydi. Ya da 45 numara postalın çamura bıraktığı “iz”in kuytuluğunda doğmuştu.
Benim gibilere göreyse yolumuzu kendimiz yaratmalıydık. Niye? Niyesi şu önceki yollar bizi açık denizlere ulaştırmamıştı, yenilmişlerdi! Bir adımız olması lazımdı. Öyle ya herkesin bir adı vardı. Hatta kimileri adıyla doğuyordu ve hatta bazen adından başka bir cismi olmuyordu. Bu ad meselesinde biz Boğaç Hancıydık. Namımızı eylemimiz koymalıydı. Ama bütünüyle de tarifsiz davranamazdık. Onun için “Yeni bir devrimci hareket yaratmak için ileri” diyorduk. Bu olur olmaz tutumumuza kim ne derdi? O kadar da kendine güvenli ve aldırışsız değildik maalesef. Başkalarının yanı sıra Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu'nu imdada çağırdık. Nitekim Engels'in gönlü bizi yalnız bırakmaya razı olmamıştı. Sonrası mı? Sonrası pek olmadı. Berbat ettik desem yeri. Korkuyorduk. Korku sadece 12 Eylül’ün sürmekte olan işkence düzeninin yaydığı bir şey değildi. Ya yanlış yapıyorsak, yaparsak? İnsanlar pekâlâ bedelini hayatlarıyla ödeyebilirdi...
Bağdat Caddesi'nin orta yerinde 3 Mart'tan bu yana bir işçi çadırı mahalle sakinlerine, alışveriş için gelenlere, aceleyle koşturanlara, öğrencilere, emeklilere göz kırpıyor. Burası, Adore Oyuncak'tan sendika üyesi oldukları gerekçesiyle işlerine son verilen 6 işçiye destek vermek için şirketin Caddebostan'daki şubesi önüne kurulan direniş çadırı. İşçilerin eylemi, Caddebostan tarihinde bir ilk. Biraz genele yayarsak, daha önceden Bağdat Caddesi'nde gerçekleşen benzer bir eylemi en azından ben hatırlamıyorum. Haftasonları, hele de hava güzelse, iğne atsanız yere düşmeyecek bir konumda bulunan beyaz muşambadan çatılmış çadırı, geçtiğimiz hafta gazeteci olarak ziyaret ettim. Limter-İş Başkanı Kamber Saygılı ile Tuzla Orhanlı'daki depoda çalışırken işsiz bırakılan Ertan Tekin, Umut İnal ve Mehmet Armağan ile görüştüm. O güne kadar gelen başka gazeteci olmamasına içerlemişlerdi. Orta sınıfın kalelerinden biri olan Bağdat Caddesi'nde sürdürdükleri direniş için Çalışma Bakanlığı'na göndermek üzere yaklaşık 10 bin imza toplamış, binlerce bildiri dağıtmış ancak emekçi dostu alternatif basın dışında ne bir gazete ne de bir televizyonda haber olmuşlardı.
‘2000’li yılların başlarında, Avrupa sınırları büyük oranda iki esas üzerine kurulmuştu: Avrupa’ya geçmek isteyen herhangi bir kimsenin kaçış için “nesnel” sebeplere sahip olması hususundaki takıntı ve benzer bir şekilde kişinin Avrupa’da kalması için “nesnel” sebeplerin bulunup bulunmadığına dair takıntılı tutum. “Siyasal mı yoksa ekonomik sebeplerden dolayı mı iltica ediyor?” sorusu, kişinin göçmenlik statüsünü belirlemeye yarayan temel soruların başında geliyordu. Avrupa sınırları, iltica yasaları, vize yükümlülükleri ve serbest dolaşım, daha doğrusu farklı saiklerle gerçekleşen sınır geçişlerinin bedelleri üzerinden işlevsellik kazandı. Balibar’ın deyişiyle “Avrupa apartheid”i, bahsi geçen takıntının ilk kademesini oluşturuyor. İkinci kademeye gelecek olursak, Avrupa sathında mevcut olan bir diğer takıntı ise “hakikat” üzerinden üretiliyor. Bu takıntı, göç olgusunun altında evrensel bir hakikatin yattığını varsayarak, yasadışı olduğu söylenen tüm sınır geçişlerini hakikatin yozlaştırılması olarak değerlendiriyor. Böylesi bir sabitleme, söylemsel statülere tercüme edilebilir. Misal, korunma talep eden ve kendisini çalışan gibi gösterip ekonomik göçmen ünvanı kazanan kimseler böylesi bir anlayıştan dolayı sahte sığınmacılar statüsü altında değerlendiriliyorlar. Günümüzde AB sınırları, yukarıda belirtilen ilk takıntıdan vazgeçerken, daha kapsayıcı ve kuşatıcı olan bir başka takıntıyı üretiyorlar. Bu takıntı genel olarak sınır geçişlerini engellemek üzerine kurulu.
Doğada çıplak (zoē) bir şekilde, haz ve acının zembereğinde yaşarken sadece kendi sesini duyan insanoğlu için siyaset henüz icat edilmiş değildir. Ne zaman ki ses dile dönüştü, bireye içkin haz ve acının yerine bir topluluğa içkin olan adaletli ve adaletsiz geçti o zaman doğal sınırlar içinde yaşayan insanlar kendilerini sözle örülü kurmaca sınırlar içine hapsetmeye başladılar. Artık acı bir ağıta, haz bir şiire dönüştü. Aynı dili konuşan bu insanların ortak yaşamda çizdikleri sınırlar ile kamusal bir alan yaratıldı, bu alanın kontrolü de siyaseti gerektirdi. Artık siyaset hem kurmaca sınırlar çizmenin hem de çizilen bu sınırlar içinde tahakkümün ya da iktidarın bir aracı haline geldi. Modern siyaset teorisinde kamusal alanın havastan avama doğru genişlemesiyle birlikte, siyasal sınır çizmenin önemi daha da artmıştır. Özellikle ulus-devletlerin mayınla çizili sınırlarında, parçalanmadan bir bütün olarak kalmak zorunda olan yurttaşlar için siyasal alan meşruluk duvarlarının yükseldiği bir alan haline gelmiştir. Duvarların arasında kalan yığınların kutsanmasıyla ortaya çıkan biz, dışarıda kalan ayrık otlarının yadsınması/lanetlenmesi ile damgalanan öteki arasındaki çatışmanın şekillendirdiği modern siyaset aslında bir söylence üzerine kurulmuştur. Biz ve öteki arasında süregiden bir söylencedir bu. İyi ve kötünün, dost ve düşmanın ergen yurttaşlara belletildiği bu söylencede meşru ideoloji/iktidar, söylemler üzerinde inşa edilir.
Hep beraber bir araya gelinen bir âna burun kıvırmamak lâzım. Paris bir âyine lâyıktır, Cumhuriyet de halktaki bir heyecanı kendi hesabına toparlamayı beceren resmî yetkililerimizin ufak bir hep-birliktecilik komedisine…Fakat düşünmenin yerine heyecanı koymayalım. Sloganlara ve büyük laflara doyduk. Cumhuriyet sadece bir “hep-beraber-cânı-gönüldenlik” durumu değildir. Bir talepkârlıktır. Bir disiplindir. Ve bir cesarettir. Kardeşlik, evet. Bütün insanlar kardeştir ve bir tarafta inananlar diğer tarafta inanmayanlar, bir tarafta dinsizler diğer tarafta sevgili kullar yoktur. Bütün insanların eşit olduğunu söylemek, doğaüstü bir lütufla verilmiş doğuştan bir ayrıcalığın olmadığını hatırlatmaktır. Asıl sorun, bir hep-birliktelik ânının gerçek bir pratiğe dönüşüp dönüşemeyeceğidir. Siyasallığın dönüşü, yani siyasal olanın ekonomik olan karşısında üstünlüğü umulabilir. Batı’daki en büyük çağdaş olay, Sayı’nın, muhafızı Çehre’yle, rakamın hesapçı diktatörlüğüyle, fotojeniklik diktatörlüğünün refakatinde zuhur etmiş olmasıdır. Ekonomik çevre tekrar ast konumuna dönmelidir. Ereklilikleri bulmalıyız tekrar.Sorumlularımızı, sadece o yüce bütçe açığının azaltılması hedefiyle ve en az onun kadar yüce olan büyük maksatla, taşımada raylı sistemden otobüs sistemine geçişle uğraşan Brüksel muhasebecileri olmaktan çıkmaları için zorlamak.
Zamanımızın asıl sorusudur bu: Neoliberal kapitalizm en temelde, insanlık durumumuzdaki derin bir gerilemeyi kışkırtarak, oraya yaslanarak, o gerilemeyi yeniden biçimlendirerek icra etmiyor mu kan, acı ve vahşet yüklü hükmünü: Politik ekonominin belirli bir libidinal ekonomi ile kısa devre yaptığı yerdir burası. Arzunun ihtiyaçla ikame edilmesidir. Hayatlarımızın gelecek boyutunun silinmesi, soğuk bir “şimdi ve burada” aralığında katılaşmasıdır. Toplumsal ilişkilerin, her türlü insani faaliyetin, emeğin, bedenlerin, sağlığın, eğitimin, eğlencenin, boş zamanın, suyun, derelerin, parkların meta/ürün statüsüyle yeniden vaftiz edilmesi, ve bunu teminat altına alan bir meta anlatısının başka her şeyi silmesi, kendine tabi kılmasıdır o hüküm: Dünyanın, arzuyu olası bütün veçheleriyle indirgeyen ve kuşatan bir metalar/ ürünler pazarı olarak tasarlanmasıdır. Orada bütün arayışlar, yolculuklar, heyecanlar çoktan pazardaki bir nesnenin biçimini almış oluyor. Varlığımızın tam kalbindeki eksiklikle temastan türeyen her iç titremesi, o benzersiz ürperti daha baştan karşı karşıya geleceği bir nesneyle kaim artık: Hepimize aynı şey buyuruluyor, kafalarımıza kaka kaka: “Bir nesnenin uydurulamadığı yerde arzu da yoktur. Doğru, uygun ürünü seç ve zevkine var!” Kendimizi ayrıcalıklı ve eşsiz hissetmenin bir ürünle eşitlenmesi, bir ürünün düzeyine indirilmiş olmak değil midir bu? Hepimiz sıradan, aptal tüketicileriz artık.* Mutluluğumuzun güvencesini ürün/mal pazarında arayan zavallılarız. Neoliberal iklim, hepimizin aynı yanılsamaya sımsıkı çıpalanmış olmasıdır.
Günümüzde ise olay farklı. Bir “ceza” olarak ölüm bize internette ISIS videoları tarafından sunulmakta. Bu tip cellatlar işini bir memura yaraşır şekilde düzgünce yapan bir deri yüzücüsünün, bir ceset yıkayıcısının veya bir celladın vakarından ve kendinden eminliğinden yoksunlar. Bu caniler açıkça görüldüğü üzere tamamen kontrollerini kaybetmiş birer 'cinayet işçisi', tıpkı zamanında, yani yetmiş yıl önce ‘Polonya için ceza hukuku kararnamesi’ni (1941 yılında Alman işgali altındaki bölgelerde yaşayan herhangi bir Polonyalı’nın veya Yahudi’nin idam cezasına çarptırılabileceğini öngören ve ‘yasa’ şekline sokulan bir cinayet talimatnamesi) yürülüğe sokan naziler gibi. Bu gibi eylem veya planlar koskoca cellatların bile kanını dondurur. Peki neden?Amerika Birleşik Devletleri'nin, yani “cesurlar diyarının” belli eyaletlerinde halk jürileri tarafından ölüm cezasına çarptırılan insanlar makineler kullanılarak zehirleniyorlar. Dünyanın başka yerlerinde ise idam infazı sırasında elektrik şalterine birkaç kişi birden basıyor ki mahkumun beynini kimin pişirdiğini kendileri dahi bilmesin. Benzer şekilde idam mangaları da genellikle birden fazla nişancıdan oluşurdu. Bunların arkasındaki amaç cellatların “posttravmatik stres bozukluğuna” yakalanmasını engellemektir ki cellatlar inandıkları tanrıların huzurunda tesadüf prensibine, yani öldürenin kendisi olmadığı ihtimaline sarılarak emirleri uygulayabilsinler.
20. yüzyılın tarihsel tecrübelerinden birisi de, bütün apolojizmlerin gerçekliğe uzak kurgular olduğunun açığa çıkmış olmasıdır. Apolojetik düşünmüş olanlar ve belki hâlâ öyle düşünenler için bunun en belirgin örnekleri, Almanya’da Üçüncü Reich’ın 12 yıl içinde yıkılması ve herkesi en güzel geleceğe kavuşturma vaadinde bulunan Doğu Avrupa sosyalizminin çöküşüdür. Tarih apolojistlerle ilgilenmez, korkarım Kemalizmin apolojizmleriyle bile. Esasen, tek bir tarihsel hakikat iddiasında bulunmak, tarihe teleolojik yaklaşmak, tarihin şu an bizden hangi emri beklediğini iyi bildiğini iddia etmek, anlamsızdır. Türkiye’yle ilgili olarak, bugün Kemalistlerin apolojetik bir düşünce tarzına yatkın olmalarını anlayamıyorum çünkü bu, erken Cumhuriyet döneminin dinamik Kemalizmine taban tabana zıttır. Kemalizm, bir siyasi program olarak değil ama düşünme tarzı olarak, zamanın koşullarını iyi teşhis etme, hedef belirlemek ve gelişmeye açık olmak anlamına geliyordu o zaman. Buna göre dengelerin hep yeniden kurulması gerekir. Apolojetik bir Kemalizm bence yüzünü geriye dönmüş olur ve geleceği kaybeder.
Kuşkusuz erkeğin, dikeylik emreden yasa uyarınca erkekliğini tutunabileceği tek değer, kendine ait tek şey gibi sahiplenmesinin, kendini bastıramadığı için çözüm yolu olarak kadını bastırmak istemesinin ve karşılığında güvenli alanlar (en son pembe otobüslerin ölümcül konforunu) vadedip şiddeti başka alanlarda bir kez daha meşru kılan, ev içi şiddete göz yuman ya da bunu haklı çıkaran düşüncenin de bu işleyişi pekiştirmede payı var.Özgecan Aslan’ı katleden tecavüzcünün cinayette babasıyla işbirliği yapması, baba oğulun böyle müstehcen bir yardımlaşma ruhu içinde tesis edilmiş̧ sessiz işbirlikleri, herhalde ancak vahşice işlenmiş̧ bir cinayet, ağır bir suç ya da evin mahremiyetinde üstlenilen müşterek bir suçluluk duygusu olduğunda bu denli çatışmasız sürdürülebilirdi.
Toplumsal ve bireysel düzeyde yaşanan travmaların en önemli nedenlerinden biri olan şiddet ve ardındaki tümgüçlülüğe özlem, bir nedenle hissedilen irtifa kaybının ardından gelen iktidarı geri kazanma arzusu kriminal bir dürtü olarak patlak verdiğinde bu doğrultuda yapılacak eylemin haklılığı düşünceden arınmış bir tür inanç sıçramasıyla kötülüğün sıradanlığına dönüşebiliyor.
Syriza’nın siyasetini sınırlandıran şeyler ne olursa olsun şurası açık ki Syriza kendi solundaki –siyasal– angajmanlara açık ve onlarla demokratik bir şekilde çalışma konusunda da istekli. Bu bağlamda, Alex Callinicos’un Syriza’nın yükselişiyle ilgili ayrıntılı analizinde şaşırtıcı bir şekilde unutulmuş olan şey, kemer sıkma tedbirlerine karşı birleşmiş bir sol hükümet çağrısının oynadığı roldür. Alex [Callinicos], Syriza’nın üstünlüğünden bir müddet önce daha ılımlı olan Demokratik Sol’un kamuoyu anketlerinde ileride olduğuna dikkat çekiyor. Ancak, Syriza’nın “siyasal kafa karışıklığı”nın sırf bu nedenden dolayı “halkın inanmak istediği şeye” güçlü bir şekilde sarılmasına yol açtığı sonucuna varıyor. Bu [yorum], kriz [halkı] radikalleştirdiği için dengenin Syriza lehine bozulduğu ve belki de Alexis Tsipras’ın kemer sıkma tedbirlerine direnmek için yaptığı sol hükümet çağrısının ardından Syriza’nın avantajının gittikçe daha görünür olduğu çok daha can alıcı bir noktayı gözden kaçırıyor. Birleşik bir sol hükümet sloganı, Syriza’nın kemer sıkma tedbirlerini savunan bir siyasal ittifaka muhalif olan birleşmiş bir sol’a dönük genel ekümenik tavrıyla son derece tutarlıydı. Bu, Syriza’nın seçimlerde olası rakipleri olan Demokratik Sol ve Yunanistan Komünist Partisi ile ters düşmesine de yol açtı. Ancak sonuçta her iki rakibi de Mayıs ve Haziran seçimlerinde Syriza karşısında önemli ölçüde geriledi.
"Dünyanın en mütevazı devlet başkanı" olarak tanımlanan kişi beş yıllık iktidarının ardından Uruguay’daki makamından ayrıldı. Jose “Pepe” Mujica, yaklaşık yüzde 70 halk desteğine sahipken, dün düzenlenen bir törenle başkanlık kuşağını Tabare Vazquez’e devretti.
İşte neden özleneceğine dair sekiz neden:
1- Maaşının yüzde 90’ını hayır işlerine bağışlıyordu
Mujica boşuna dünyanın en mütevazı devlet başkanı olarak bilinmiyordu. Eski başkan lüks hayat tarzından uzak duruyordu ve resmî törenlerde bile genellikle gündelik kıyafetleri içinde görülüyordu, bazen nadiren de olsa kravat takıyordu. Maaşının yüzde 90’ını hayır işlerine bağışlayınca, yaklaşık geliri Uruguay’daki ortalama ücret seviyesine düşüyordu: Ayda 775 dolar.
"Sırf başkanım diye değiştirmeyeceğim bir hayat tarzım var. Başkalarına az gelse de, ihtiyacım olandan fazlasını kazanıyorum. Benim için bu bir fedakârlık değil, bir görev."
2- Bir çiftlikte yaşıyordu
Mujica, üç bacaklı köpeği Manuela ve güvenlik için iki polisle birlikte başkent Montevideo’nun dışında küçük bir çiftlikte yaşıyor. 2012’de BBC’ye verdiği bir söyleşide durumu şöyle açıklıyordu: "Bana ‘en yoksul devlet başkanı’ diyorlar ama ben kendimi yoksul hissetmiyorum. Yoksul insanlar, sadece pahalı bir hayat tarzını sürdürmek için çalışıp, her zaman daha fazlasını isteyip duranlardır."
İnsan onun kaleminde doğanın bir parçasıydı. Uğuldayan rüzgarın, başı karlı dağların, bulutsuz gökyüzünün, efsaneleri taşıyan denizin, güneş altında kızışmış kayaların, o kayalardan başını kaldıran, kıvrıla kıvrıla ilerleyen parlak derili yılanların...Şahmeran'ın...Anadolu köylüsü dedemin, bir apartman içinde bir göz odasında uyanıp da, sabah saatlerce rüyasında dağlarda tek tek hangi otu topladığı anlatabilen nenemin dilinden...Yine de bunun ötesinde çocukluğumun geçtiği coğrafyadan tanış olmadığım başka bir dil de vardı romanlarında. Bakırın tadını, Çukurova'nın sıcağını, dağlara yaylara hasret ovada ölüp giden Türkmen gelinlerini, öcü alınmazsa hortlayan babaları, malına çökülen Ermeni'yi... ve eşkıyayı...kah yiğit, kah kahpe...ve göçebenin, köylünün dilinden zalim Osmanlı'yı..ve sonra kasketli şalvarlı köylülerin giremediği Ankara'yı hep Yaşar Kemal'den öğrendim. Devletin ve doğanın insana hep daha zalim davrandığı coğrafyanın dili.. Ne acayip ki o dil, o kültür, o geçmiş...Türkçe'nin en büyük yazarı, ozanı olarak içinden bir Kürt çocuğunu, Yaşar Kemal'i çıkardı. 4,5 yaşında yetim, bir gözü kör, çocukluğunda yaşadığı dehşetten kekeme Yaşar Kemal...Bir o kadar dehşeti de hapishanelerde yaşattığımız Yaşar Kemal.. Balçıkla sıvanamayan bir yeteneğin insanı, elinin, tek gözünün emeğiyle efsane olan Yaşar Kemal...nur içinde yatasın, çocukluğunun masallarına karışasın.