Çatışma bölgelerinde çocuklar katliamı görmüyor da sanki onu üç boyutlu bir gözlükle izliyor. Yani ondan başka bir şey yaşamıyor, çünkü günlerini savaş dolduruyor, gündelik planlarını o belirliyor, o karar veriyor. Bunu savaş bölgelerinden henüz sığınma kamplarına yerleşmiş çocukların yaptığı resimlerde görmek mümkün. Örneğin, Suriyeli göçmen çocukların yaptığı resimlerde, kağıtlarını, devasa savaş uçak ve tankları kaplıyor. Bu resimler, daha önceki yıllarda Afganistanlı göçmen çocukların yaptığı resimler ile benzeşiyor bu anlamda. Bazı resimlerde, tank, füze, roket çizimlerinin arasına serpiştirilmiş bir ağaç, bir dükkan bir direk hatta bir yol dahi yakalayabilmek zor. Childhood Under Fire raporu, hemen hemen her resimde kanların bulunduğunu belirtirken, çatışan insan figürlerinin ellerindeki silahların insanlardan daha büyük çizildiği de hemen göze çarpıyor. Kuşkusuz bu konuda, her resmin (kalemin sahibinin hikayesi eşliğinde) yorumunun ilmi ehliyeti çocuk psikologlarında, uzmanlarındadır, bu sebepten böylesi hassas bir konuda rol çalmamak ayrıca ehemmiyet kazanır; ancak bu resimlerde savaşın, çocukların gözlerini bir aksu gibi kapladığı herkesin çıkarsayabileceği kadar üryandır. Ve kız çocukları. dikenli yolun diğer seyyahları. Aslında kızı erkeği fark etmez, savaş çocukluğu öğütürken dişlerinde. Kız erkek ayırt da etmez savaş, çocukluğa göz diktiğinde. Ama harp atmosferi, çocukluktan ayrı bir “kız çocuğu” anlamı dayatıyor yine de, bir kız çocukları olduğunu fısıldıyor annelerin, babaların kulaklarına, bir kız çocuğu olduğunu hatırlatıyor çetelere, çocuktan daha fazla, bir “kız çocuğu” olduklarını öğretiyor kız çocuklarının kendilerine.
Bu bölüm gerçek. 10 sene boyunca Fransa'dan uzakta yaşadım. Fransa'ya döndüğümde Fransızların yönetici seçkinleri ve medyatik kişileri nasıl tamamen hor gördükleri beni çok şaşırttı. Belki gazetecilik siyasetçilerden bile fazla, en çok hor görülen tek meslek. Durumun oldukça evham verici olduğunu söylemek lazım. 2012'de Fransa sağa kaymış olsa da Hollande başbakan seçildi. 2017'de Fransa daha da fazla sağa kaymış olsa da Hollande yeniden seçildi. Sosyalist Parti'nin, Ulusal Cephe’yi merkez sağı dışarıda bırakmaya itmek üzerine kurulu stratejisi, olayları oldukça sağlıksız bir noktaya getirdi. Bu yüzden de Fransa'daki hayat kötüleşti. Artık eskisinden çok daha fazla fakir kişi var. Her gün daha çok insan medyada söylenen ve yazılanlara inanmıyor. Bu da size bizim ne kadar garip bir ülke olduğumuzu gösteriyor çünkü her şeye rağmen Fransızlar doğurmaya devam ediyor. İrlanda'yı saymazsak eğer Avrupa'daki en yüksek doğum oranına sahibiz. Bildiğim en çarpıcı olay 2005'te Avrupa Anayasası'na ilişkin yapılan referandumdu. Fransızlar çok net bir şekilde bu referandumda hayır oyunu kullandılar ve sonraki haftalarda hükümet parlamento aracılığıyla Avrupa Anayasa'sını onayladı. Bu demokrasiye itibar edilmediğini çok açık bir şekilde gösteriyor. Bu yüzden de insanların yöneticilere karşı hissettikleri düşmanlık çok güçlü ve bu ekonomik krizin ve işsizliğin en yüksek olduğu bir döneme denk geldi. Ve Fransa'da işsizliğin gerçekten var olduğunu hesaba katmalısınız: İspanya ya da Latin Amerika'daki gibi kayıt dışı iş yok, ayrıca ailevi dayanışmada yok bu tamamen yok oldu. İnsanlar tamamen çaresiz durumda.
“Tarihin belirli bir yönü yok” hipotezi, bizi, bu zaman ve mekâna hapsettiren, bu gerçekliği tevekkül içinde kabul etmemizi salık veren, kapitalist sömürüyü ve burjuva iktidarı kutsayan; ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, emek-sermaye çelişkilerini tavsayıp, bu devranın gaybı gazadan beri böyle gelmiş böyle gideceğine dair idealist anlayışı bilincimize zerk ettiriyor ve bizlere sınıf hegemonyası-devlet ilişkilerinden kopartılarak palyatif iyileştirmelerle sistemi daha düşük iniltilerle değerler manzumesi (demokrasi, insan hakları, yaşanılır çevre...) yörüngesinde simetrik devinimlerle debelenmemiz koşullanıyor. Bu değerler manzumesi “mevzi savaşımı/kazanım” ekseniyle, devrim tarihselliğiyle birleştiğinde anlam kazanır ve bu yönüyle hiç kuşkusuz en ufak hak ve özgürlük mücadelesi önem arz eder ama sistemi yamamakla yetinildiğinde bu tiran saltanatının modern burjuva versiyonunu kollayıp kutsamaktan başka bir icrası olmaz. “Kuşkusuz eleştirinin silahı, silahların eleştirisinin yerini alamıyor”sa; “somut güç, ancak somut güçle yenilebilin”miyorsa ve “teori de, yığınları sarar sarmaz, somut bir güç durumuna” (Marx) gelmiyorsa, tek başına değerler manzumesi kaç değer akçe eder? “Geçmişi her zaman kendi bıraktığı izlerden tanımaya mahkum”ken (Marc Bloch), tarihin ileriye akan yönünün, farklı zamansallık ve mekânsallıkta nasıl ve ne gibi sosyalist komünler yaratacağını tam teşekkülü bilmiyoruz. Bugün bildiğimiz şudur: 1- tarihin ileriye akan yönü, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, emek-sermaye, yöneten-yönetilen... çelişkilerini ve köleliğe-buyurganlığa amade bilinci/kültürü parçalayarak özgürleşmeyi aşağıdan yukarıya komünler sistemiyle inşa edilen...
Yunanlılar diz çöksün istiyor Troyka canavarı. Teslim olsun; vahşi neoliberal kuşatmaya, paranın düzenine razı gelsin… Sermaye talan etsin Yunanistan’ı, taşını toprağını yağmalasın... Hisse senedi ve gayrimenkul piyasaları üç kuruş daha büyüsün, her şeye hükmetsin, Yunanlıların hayatları konuşulmasın bile… Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF’nin çirkin şantajının özeti bu: Yunanistan çöle dönsün, zeytinlikleri kurusun, göğünde kuş uçmasın. Sonra Antigone çıkar sahneye ve zalim kral Creon’a “hayır” der: “Benim hakkımı benden esirgeyemez kimse” diyerek başkaldırır. Ölen kardeşini gömme ve yasını tutma hakkına kahramanca sahip çıkar. Kardeşi Polyneikes’in gömülmesini, yasının tutulmasını yasaklayan kralın ölüm fermanı ve iyi kalpli kız kardeşi İsmene’in “Kralın yasağına karşı gelirsek, düşün/ nice olur sonumuz? Unutma, kadınız biz/ Baş edemeyiz erkeklerle, bizi yönetenler bizden güçlü/ Katlanmayıp ne yapacağız belki bundan beterine?/ Ölmüşlerim bağışlasınlar beni, yasağa boyun eğmekten başka/ bir şey gelmez elimden. Gücümüzü aşan işlere kalkışmak/ çılgınlıktan başka ne ki?” yakarışları karşısında hiç tereddüt etmez. Arzusuna sımsıkı sarılır. “Ben gömmeye gidiyorum ağabeyimi/ bu uğurda ölsem de ne gam!” diyerek eyleme geçer. Ölüyü gömer. Kendi ölümünü göze alarak, “Evet yaptım bu işi” der. Eylemi gerçekleştirmekle kalmamış, yaptığını söyleme cesareti de göstermiştir. Eylemin, konuşmanın, sözün ölümcül bir suç olduğu kişi haline gelir. Antigone’nin isyanı kurulu düzende, devlette ve ortak ahlakta cisimleşen İyi’ye yönelir. Riyakarlığın, taş kalpliliğin ve alçaklığın düzenine…
7 Haziran 2015 seçimleri, Türkiye’nin siyasal yaşamını doğrudan etkileyen bir sonuç çıkardı. Önemli sonuçlarından biri, seçim barajının Kürtler açısından işlevsiz hale gelmesi, diğeri de başkanlık sistemi, yani tek adama dayalı rejim tartışmalarının sona erdirmesidir. HDP’nin barajı aşması, 2002’den beri süregelen AKP’nin tek başına iktidarına nokta koydu. Bu sınırlandırmada, Kürtlerin politik tutumu asıl belirleyici etken oldu. Kürtler, 2002-2015 yılları arasında AKP ve Erdoğan’ı daha fazla destekleyerek, iktidarın anahtarını kendilerine vermişti. Bu tercihte, AKP’nin Kürt sorununun çözümünde önemli rol oynayacağına dair inanç etkili olmuştu. Ancak, çözüm sürecinin çok fazla sürüncemede kalması ve her seçim öncesinde adeta AKP’ye sunulan bir krediye dönüşmesi, bu inancın zayıflamasına ve Kürtleri bir tutum almaya yöneltti. HDP’nin parti olarak seçime girme kararı ve %10’luk seçim barajının, imkan olmasına rağmen, bir türlü kaldırılmaması, HDP’yi tartışmaların merkezine bıraktı. HDP’nin Türkiye’de toplumsal tabanını genişletmesi sürpriz görülmemelidir. HDP’nin başarısında programsal bakışı ve pratiğin etkisi olmakla birlikte, başkanlık sistemi, çözüm sürecinden sonra Kürt sorununun yok sayılması gibi gelişmeler de etkili değişkenlerdir. HDP’nin başkanlık sistemine karşı duruşunu ilan etmesi, Alevi Kürtler ve liberal, sol, sosyalist ve başkanlık sisteminde istikrarı görmeyenler HDP’yi adres olarak görmelerine neden oldu. Yine HDP’nin barajı aştığı takdirde, AKP iktidarını sınırlanabileceğinin görülmesi de başka bir etkendir.
İstiklal Caddesi’nde Onur Yürüyüşü’nü sabote etmek isteyen şu polisler... Bu sabotajın meşruluğundaki ayıbı daha çok haykırmak gerek. O sokaktan (İstiklal’e çıkan ara sokakların birinden) geçemeyeceğimizi söyleyen polis, benlik algısını biraz daha şişirebilmek adına arkamızdan bağırıyor: “Yürü! Hadi, hadi, hadi!”, devam ediyor: “Yürü, yürü!”. Zaten herkes yürüyor, herkes yürürken bu kadar içten, coşkuyla, otorite boğazıyla bağırmak niye? Arkamı dönüp bağırıyorum ezilen boğazıyla, duyduk; bağırma diye yankılatıyorum sesimi. Gözgözeyiz; bağırırım diyor, yürü. Biraz daha bağırıp yürüyoruz. Esasen terörün ne olduğunu kime nasıl anlatacağımız bir kördüğüm haline gelip elimize, kolumuza, boğazımıza diziliyor. Momo’yu düşünüyorum, Emile Ajar’ın yazdığı; polis mi yoksa terörist mi olsam diye düşünen Momo’yu. Benim yerimde olsaydı, şu koşullarda “devlet terörü” diye bir tamlamanın da yanlış olduğunu; çünkü terörün devletin tekelinde, sokaklarda bizlere saçılan bir kavrama dönüştüğünü görürdü. Yürü’nün ironisi bizi öfkeye boğulmaya mecbur eden. Yürümek istiyoruz zaten; yürüyoruz; sen adımlarımızı mavi plastiklerle hedef almasaydın, gaza boğulmasaydık zedesiz yürüyecektik. Adım başına bir zede düşüyor sokaklarda herbirimize. Yürümemize olan hıncı anlayamıyoruz. Hıncın, adım katsayısını anlayamıyoruz. Aldığımız nefesi biberleştirmeni anlayamıyoruz. Sınırları belli, ideolojiden arındırılmış bir yürüme talebindesin; oysa her adımda sınırsızlığın ve ideolojilerin, hürlüğün topuk sesini duyuruyoruz.
Yukarıda bahsettiğimiz tüm liderlik özelliklerini birleştirdiğimizde Cumhurbaşkanı Erdoğan engellere ve sınırlamalara meydan okumayı seven bir lider olarak karşımıza çıkmakta. Ancak, bu meydan okumayı yaparken elindeki gücü çoğunlukla dolaylı olarak değil, doğrudan kullanması ile dikkat çektiği için, engelleri aşmak konusunda her zaman istediği ölçüde başarılı olamamakta. Gücü kapalı kapılar ardında manipülasyonlar yoluyla değil de doğrudan ve sert kullanmayı tercih ettiği için birçok kişiyi de rencide edebilmektedir. Erdoğan’ın siyasetteki genel olarak amacının öncelikle kendisinin olmak üzere, partisinin, seçmenlerinin ve/ya tabanının diğerleri üzerindeki kontrolünü mümkün olabildiğince artırmak olduğunu da görüyoruz. 7 Haziran seçimleri ertesinde hükümet kurma çabası da bu genel çerçevede değerlendirilmelidir. Kısacası, ortaya konulan her türlü hükümet önerisi Cumhurbaşkanı açısından bu kazanımları sağladığı sürece tercih edilecektir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 7 Haziran seçim sonuçlarının yeni koşullar doğurması sebebiyle, bazı konularda eskisine göre değişebileceğini bekleyebiliriz (örneğin, dışarıya daha açık bir lider haline dönerek daha önce dinlemediği farklı seslere kulak vermesi).
Hemen her hak mücadelesinde olduğu gibi, vegan hareketin de hedefi aslında ‘değiştiremedikleridir’. Dolayısıyla, zaten veganizme meyilli vejetaryenlerden ziyade, örneğin, sürekli hayvansal ürün tüketenleri vegan eylemlere çekebilmek, onları orta ya da uzun vadede dönüştürebilmenin, onların kendi devrimlerini yapabilmelerinin ilk adımıdır. Tersini düşünecek olursak, ileride vegan olması (düşük de olsa) ihtimal dahilinde olan birini, iki saat önce hayvan yedi diye bir eylemden ya da yürüyüşten dışlamak, bence kabul edilir bir tavır değildir. Bu kuşkusuz hayvan yemeyi, vegan düşünce çerçevesinde kabul edilir kılmaz. Dahası, insani bir nezaket bağlamında, veganların eylemine elde et dürümle gelmek kabalıktır, ayıptır, dolayısıyla asgari nezaketin ve saygının tesisi elbette şarttır. Ama etoburların vegan harekete dahil olması siyaseten bir kusur değildir. Belki bir strateji, kapsayıcı ve insancıl bir yöntemdir ki bu da hareketin ihtiyacı olan bir şeydir. Benzer şekilde, 1 Mayıs’a meraklı kalabalık olarak (asgari saygı çerçevesinde) faşistlerin gelmesi nasıl ideal bir durumsa, etoburların da hayvan hakları mücadelesine bir şekilde katkı vermesi şaşılacak bir şey değildir. Ezici çoğunluğu siyaseten değiştirme çabasındaysak, onları dışlayarak bu işin olmayacağı, hareketin bu dışlayıcılığı sahiplenmesinin daha derin ve onulmaz bir çelişki yaratacağı açıktır.
AKP’nin bir siyasal parti olarak girmiş olduğu bu oyunu yöneten Erdoğan’ın oyun sonunda büyük bir canavarla mücadelesi kaçınılmazdı. Bu aktör ise, AKP’ye kuruluşundan itibaren desteğini esirgemeyen, karşılığında ‘ne istediyse alan’ Fethullah Gülen Cemaati’ydi. Kamu kurumlarındaki kadrolaşması ile iktidarın bir ortağı olan Cemaat, Erdoğan için artık iktidarı için bir tehditten başka bir şey değildi. AKP iktidarı boyunca süre giden yolsuzlukların soruşturulması savaşın fiilen başlamasına patlak verdi ve bu savaş halen devam ediyor. Fakat şurası yine açık ki, Gezi Parkı’ndan bu yana hem liberaller hem de Fethullah Gülen Cemaati, Erdoğan’ın seçim meydanlarında tabanını yeniden kutuplaştırmak ve konsolide etmek için en önemli araçları olmuştu. 2014 Yerel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Türk medyasındaki ve akademisindeki ‘AKP çöktü, Erdoğan bitti’ tezleri seçim sonuçları ile yeni bir hüsrana yol açmıştı. Aslında bu husus, Erdoğan’ın ve AKP’nin serüvenini bir başarı olarak görememekten kaynaklanıyor. Zira demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine göre bütün bu yaşadıklarımız rezillikten öte bir noktadayken, öte yandan işin siyasi aktörlerin iktidarı elinde tutma becerisi olarak nitelendirdiğimizde AKP ve Erdoğan iktidarının bu hususta Türk siyasi tarihinin en başarılı aktörlerinden biri olduğu kaçınılmaz bir gerçek.
Siyasette etkisi devam etti. 2006’da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 1 yıl öncesinde Ak Parti’nin iktidara gelmesiyle gündemden düşmeyen irtica ve başörtüsü ile eğitim konusunun tartışıldığı bir televziyon programında “Başörtüsü ile okumak isteyenler Arabistan’a” sözlerini sarfetti. Hak temelli bir itiraz Türkiye sağ siyasetinde “ya sev ya terk et” retoriği ile karşılık buluyordu. 2013 yılında Ak Parti hükümetinin sözcüsü Bülent Arınç’ın “Kürtçe öğrenmek isteyen Kuzey Irak’a gitsin” sözleri ile bu retoriğin hala tedavülde olduğu anlaşıldı. Demirel son olarak “bugün bu yaşımda meydanlara çıksam Tayyip Erdoğan’ı perişan ederim” dedi. Boynuz kulağı geçiyor. Demirel Türkiye’de sağ siyasetin nasıl bir retorik ile yapılacağına dair önemli bir rol model oldu. Unutma, önemsizleştirme, yoksayma, yaftalama, ötekileştirme, çarpıtma, dikkat dağıtma, ne pahasına olursa olsun, tutarsızlık pahasına, dün ile bugün arasındaki ilişkiyi koparma, kavramların içini boşaltma, totoloji pahasına da olsa sözel üstünlük sağlama, cevabı yapıştırma, anlamı muğlak bırakarak netliğin getirebileceği zahmetten kaçınma üzerine kurulmuş bu siyasi retorik geleneği bugün takipçileri tarafından kullanılmaya devam ediyor. Biz de Demirel’den miras bu siyasi dili mizahi, sevimli, zeki, kurnaz, becerikli bulup binaenaleyh “çok politik konuştu” diyoruz, dudaklarımızı sıkıp başımızı sallayıp takdir ediyoruz.
Bu bakımdan HDP’nin seçim bildirgesinde hayvan haklarına yapılan vurgu, diğer partilere kıyasla daha fazla olsa da[1], etoburluğu sorunsallaştırmadığı için yetersiz ve çelişkilidir. Aynı seçim bildirgesinde bir yandan “HDP, tüm canlıların yaşam hakkını savunur” ve”hayvanlarin itlaf edilmesini, kürkleri ve varlıkları ile sermaye birikiminin parçası haline getirilmesini sağlayan düzenlemeler ve yasalar iptal edilecek” denilmiş, öte yandan “et ve et ürünlerinin ithalatı yerine, hayvancılık desteklenecek ve halkımızın doğal et ve süt ürünlerini tüketmeleri için imkân sağlanacak” denmiştir. Vejetaryenlığın Türkiye toplumuna yabancı olduğu, seçimlerde Türkiye geneline seslenen bir partinin et-severliği mesele etmesinin siyasi intihar olacağı söylenebilir. Ve fakat o zaman, partimiz “tüm canlıların yaşam hakkına saygılı” ya da “hayvanların varlıkları ile sermaye birikiminin parçası” olmasına karşı gibi iddialı maddelere de bildirgede yer vermemek gerekir. Zira hayvancılık tanımı gereği hayvanlar üzerinde tahakküm demektir, onların araçsallaştırılması, nesneleştirilmesidir, canlıların yaşam hakkının ihlalinin daniskasıdır. Maksadım HDP’ye yüklenmek değil; etoburluk ve hayvanseverlik arasındaki çelişkinin hayvan haklarına duyarlı olduğunu beyan eden bir parti tarafından dahi ihmal edildiğine dikkat çekmek.
Yeşil hareketin, küresel ısınma karşıtı hareket zemininde, gelişmekte olan ülkelerde nasıl işlenebileceğine dair birkaç gerçekçi analizi Klein’ın yeni çalışmasında okumak mümkün. Örneğin, en çok kirliliği gelişmiş endüstriyel ülkeler yaratırken, bundan en büyük zararı gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerin gördüğü gerçeği meselenin sınıfsal analizinde önemli bir kriterdir. Diğer bir kriter de, zaten endüstrisini Uzakdoğu Asya’ya kaydırmış batının fosil yakıtlardan vazgeçmesinin, gelişmekte olan ülkelere nazaran daha kolay ve çabuk olabileceğidir. Bu zeminde kaya gazı (fracking) da yeni bir fosil yakıt olarak batının gündemine giderek daha da artan bir ivmeyle giriyor, fosil yakıtın çok daha yakında olduğunu insanlara anımsatıyor. Yeşil hareketin yeşil-korkuya (green-scare) dönüştürülmeye çalışılması, ekolojik mücadelenin “radikalleştirilerek” kamuoyu nezdinde tu-kaka edilmesi meselenin biricik sınıfsal boyutu değil. Bununla birlikte yalancı-yeşil yakıtlar da gitgide daha popülerleştiriliyor. Biyodizelden tutun da kaya gazına dek yeni yakıtlar, iklim değişikliğine olan katkılarından söz edilmeden yeni ve yeşil yakıtlar olarak sunuluyor. Tüm bu yeni yakıtların “yakma” üzerinden işliyor oluşu ve bu nedenle halihazırdaki teknolojilere uyumunun nispeten kolay oluşu, gerçek yeşil yakıtların şansını daha da zorlaştırıyor. Böylece çünkü, yeşil yakıtlara ulaşana dek aşılması gereken yakıt çeşidi, atlanması gereken hendek sayısı gitgide artıyor. Bunu ‘su uyur düşman uyumaz’ olarak okumak da pekala mümkün.
Ben senin ölümünde, kaldırımda öylece kalakalışında sadece senin ölümünü değil, asla unutulmaması gereken bir şeyler de görüyorum İbrahim. O yüzden seni bunca sahiplenmem. Adın nedense pek anılmıyor ama bana kalırsa, bir tür “yabancı” olarak yaşadığın bu toprakların günün birinde çocukların sokak ortasında pervasızca öldürülmediği bir yere dönüşme ihtimali mücadelesinin sembollerinden biri oldun bile. İbrahim, aziz kardeşim, İncil, adaşın için, “İbrahim yüz yetmiş beş yıl yaşadı” diyor ya, sen ancak 15 yıl yaşayabildin! Müsaade etmediler daha fazlasına. Öldürüldüğünde üzerinde Galatasaray forması vardı ya hani, takımının şampiyon olduğunu göremedin mesela. Ya da seçim sonuçlarını mesela. Ya da, ya da, ya da… Böyle uzayıp gidiyor liste, daha da uzayacak. 15 yaşında kalacaksın çünkü sen hep kardeşim. Yaşasaydın, seninle tanışma ihtimalimizin az olduğunun farkındayım. Hatta tanışsaydık belki de birbirimizden hiç hoşlanmazdık. Ama işte bu topraklar birbiriyle tanışmayan o kadar çok insanı birbiriyle kardeş yapıyor ki ölüm üstünden, sana kardeşim diyorum böyle rahat rahat. Öldürülmenle adın bu ülkenin tarihine bir başka utanç yaprağı olarak eklendi, aradan yüz yetmiş beş yıl da geçse orada kalacak.
Fakat barajın aşılması, siyasetin yaygın kanaatler baskısından kurtulmasını kendiliğinden sağlamaz. Çünkü aşılması gereken sadece siyaset alanının barajı değil, aynı zamanda, muhalif seçmenin karamsarlığının üretim mekanizması, içselleştirilmiş barajdır. Eğer önümüzdeki dönemde bir sembolik devrim yaşanacaksa bu ancak toplumsal uzamdaki Türk-Kürt, Sünni-Alevi, laik-muhafazakar ayrımları etrafında kümelenmiş ve toplumun doğası olarak dayatılmış siyasi temsiller karşısında heterodoks gruplar üretmekle ve partilerin siyaset alanındaki resmi konumlarıyla seçmenlerin bireysel konumları ve partilerinin konumu hakkındaki düşünceleri örtüştüğünde mümkün olacak. Buradaki hayati tehlike, sembolik girişimcilerin yaygın kanaatlerden uzak durayım derken yaygın kanaatleri reddeden noktaya gelmesi ve böylelikle özcülükten kaçarken hiç tasarlamasa da yeni bir öz icat etmesidir. Türkiye'de laik ya da muhafazakar siyasi konumların kısıtlı bir gruba hapsolmasında diğer grupları reddetmenin payı büyüktür. Yaygın kanaatler sadece her koşulda kendiliğinden doğru fikirlerden oluşan bakış açısını değil, bu bakış açısını toplumsal hayat içerisinde göz edinmiş insanı da ifade eder ve ondan ayrı düşünülemez. Bu nedenle heterodoks siyasi konumun yaygın kanaatlerden gerçek anlamda kopuşu, reddiyeyi reddeden bir bakış açısını göz edindirecek toplumsal koşulların, en başta bir arada yaşamanın savunulması ve sınırlarının genişletilmesiyle mümkündür.
Öyle ki son seçimlerde ortaya çıkan tablo olmasa belki de Türkiye siyasetin artık iyice askıya alındığı ve siyasal öznelerin sabit fikirler etrafında üretim ve yeniden üretim kısırdöngüsüne saplandığı uzun bir siyasetsizlik ve olağanüstü hal dönemine hapsolacaktı. Siyasetin yerinin iktidar tarafından belirlenen bir işletme/yönetme biçiminin alması iktidarın temel arzusunu ve ütopyasını oluşturuyordu. Bütün toplumsal dertlerin yok olacağına dair zamanın içini boşaltan ve onu anlamsızlaştıran fantezi ise bu arzunun rasyonalize edilme yönetimiydi. Bu anlamıyla seçim sonuçlarıyla biten “AKP dönemi” olduğu kadar toplumun içine sıkıştırıldığı siyasetsizlik ve zamansızlık zemini de olmuştur. Siyasetin yeniden dönüşü ne meclise daha çok partinin girmesi ne de AKP’nin tek başına iktidar olamaması ile ilişkilidir. Ortaklığa, yeni bir yaşam kurmaya ve kamusal alanın yeniden yaratılabileceğine dayalı bir zamansallığa bağlı umutla ilişkilidir. Tek parti iktidarına, istikrar ve ilerleme söylemine dayandırılan siyasetsizleştirme süreci özellikle HDP’nin önemli sayıda milletvekili ile meclise girmesi sonucu da önemli bir kırılmaya uğramıştır. İktidar partisi tarafından “Bizler” ve “Onlar” olarak iki kampa bölünen toplum iki kamptan daha fazlası olduğunu ve bir çoğulluk uzamı ve zamanı olduğunu kanıtlamıştır.
Politik devrim görünümüne bürünmüş rejim içi hükümet değişiklikleri derken ise, Erdoğan’ın siyaseten etkinsizleştirilmesi ile yetinen bir anlayıştan söz ediyorum. Bu anlayış, kendi başarısını allayıp pullarken tedrici olarak devleti (ve onun kurumlarını ve kadrolarını) eski biçimlenişe geri taşımak isteyecektir. AKP’nin yönetim anlayışının değiştiği ya da parti olarak ikiye bölündüğü bir mecliste geniş tabanlı bir koalisyon ile sağlanabilecek bu olasılık muhtemelen HDP’yi muhalefette bırakırken anlatı düzeyinde politik krizin yükünü de güya eski-rejim(ler)e atabilme avantajını kullanacaktır. Hatta bu olasılıkta sırf Kürtler meclise bir daha bu kadar “kalabalık” girmesinler diye baraj düşürülüp seçim sistemi dahi değiştirilmeye çalışılabilir: Demokrasi, sen nelere kadirsin!Politik devrimin gerçekleşmesi içinse Meclis’in kendini kurucu/anayasal meclis olarak örgütlemesi gerekmekte. İmkânsız mı? Değil. Düşük bir ihtimal ama pekâlâ mümkün. Aslında bu seçenek, Türkiye için er geç zorunlu hale gelecek. (Bu gereklilik üzerine ayrıca durmak gerek.) Üstelik bu cesareti gösteren kadroları da tarih unutmayacaktır. “Demokrasi için Kurucu Meclis” yeni değil belki ama yenilenmiş Türkiye’nin sloganı olacaktır. Sosyalistler ve politikleşmiş emek hareketi bu sürecin içinde destekleyici ve emekçi sınıfların çıkarları için mümkün olduğu kadar hak talep eden/elde eden bir konumda olabilirler/olmalılar.
Ancak bu ülkenin evvela susamış olduğu "adalet" ihtiyacının giderilmesi, oyların da gösterdiği gibi daha fazla ertelenemez boyuttadır. Bu azınlık hükûmeti derhal oluşup, Yüce Divan yolları açılmalı, milletin vicdanı teskin edilmelidir. 17 Aralık'ın, Soma katliamının, MİT tırlarının ve elbette geçen hafta HDP'ye ve HDP seçmenine yönelik yapılan saldırıların hesabının sorulması aciliyet arz etmektedir. Hayır efendim, peçeteye çiziktirilen makbuzdan, tatmin olmadık! Yüce Divan oylamasındaki o küstahça atılan oyu da unutmadık Egemen Bağış! Görelim bakalım, makara kukara kurtaracak mı seni? Reza'ya faiziyle, bavulla geri verdiklerinizi bir alın bakalım, kaç yaşam odası çıkıyor madencilerimize oradan? Mehmet Cengiz bir anlatsın da öğrenelim bakalım, "milletin a.....na koymak" nasıl oluyormuş? En güzeli Bilaloğlan yaz sıcağında kafada sarık, kürk yaka kaftan yaptığı “Ya Hakk!” showlarını bir yana bıraksın da, gelin, kız, damat bir toplaşıp, anlatsınlar bakalım, neyi ne kadar sıfırlamışlar? Yusuf Yerkel... Çatır çatır tazminatını ödesin bakalım o tekmenin, bir milletin böğrüne atılan tekmenin bedeli kaç para ediyor? Bu hesaplar görülürken elbette MHP, CHP ve HDP mecbur bir süre birbirlerine tahammül etmeyi öğrenecek, öğrenmek zorunda... Çok da iyi bir tecrübe olacağını düşünüyorum doğrusu! Birlikte iş yapmak zorunda olmak kadar öğretici bir tecrübe olamaz.
Türkiye siyasi tarihinde ilk defa Kürtlerin taleplerini açıkça dillendiren ve Kürt meselesinin demokratik yol ve yöntemlerle hal yoluna koyulması konusunda söz söyleyen bir siyasi parti 7 Haziran 1990’da kuruldu. Halkın Emek Partisi (HEP) bir tür etnik/Kürt milliyetçisi ya da bölge partisi olarak tasarlanmamıştı. Parti, sol popülist bir söylem içindeydi ve gerek program ve tüzüğü ile, gerekse partili olanların kimlikleri itibariyle heterojen bir yapıdaydı. Ancak partinin Kürt meselesine ilişkin açık tavır alması ve meselenin çözümünü ana gündemlerinden biri haline getirmesi kaçınılmaz olarak Kürtlerin parti etrafında diğer topluluklara göre daha fazla mobilize olması neticesini doğurdu. 1990 gibi geç bir tarihte dahi bir siyasi partinin, Kürlerin taleplerinden bahsetmesi ya da Kürt meselesinin çözümünü siyasal gündemine alması beraberinde “bölücü/etnik/milliyetçi ya da en hafif değimle bölge partisi” olma ithamını getiriyordu. Bu ithamlar içinden “bölücülük” ekseriyetle Misak-ı Milli hudutlarının bir kısım Kürtler tarafından değiştirilme emeli olarak zuhur etse de “bölücülüğün” sınıfı bölme, solu bölme gibi veçheleri de yok değildir. HEP’in müstakil bir örgütlenme olarak ortaya çıkması da aslında, SHP içindeki demokrasi yanlısı bazı isimlerin Kürt meselesine gösterdikleri ilgiden ötürü “bölücülük” suçlaması ile partiden atılmaları neticesinin bir ürünüydü.
Çünkü HDP sistem içinde yer alan ‘meşru’ politik bir parti olarak, Hardt ve Negri’nin sosyal medyayı efektif kullanan, belirgin bir ideolojik motivasyonla şekillenmeyen, postmodern sosyal hareketler (occupy movement vb.) için öngördüğü, yani sistemi redde, ya da sistemden ‘toplu çıkışa’ (exodus) yönelmez. Buna karşın, HDP’nin stratejisinin daha yakın durduğu Mouffe, daha çok günlük hayatın akışı içinde bir alternatif sunarak, havada kalan kritik söylemlerin ötesine geçerek, yüzleşme/entegre (‘engage with’) eksenli bir reel politik tutum önerek sistemi ve neoliberal demokratik kurumları Gramsci’nin (1971) ‘mevzi/pozisyon savaşı’ (war of position) stratejisi ile radikal olarak dönüştürülmesinden bahseder. Özellikle zamanın ruhu (zeitgeist) olan neoliberal sistemin, sosyal demokratlar ve solun kendisi de dahil olmak üzere, güçlü bir şekilde toplum tarafından benimsenip kabullenildiği ve ekonomik politik açıdan da alternatifsiz olduğu farzedilen hegemonik ‘post-Fordist’ çağ düşünüldüğünde. Türkiye gibi derin politik, sosyal ve ekonomik ayrımlar içinde olan bir ülke için klasik neoliberal prensiplere dayalı etnik, dinsel, ya da herhangi bir tekil ‘özcü’ kimlik (dindar, seküler, milliyetçi vb.) üzerinden yapılan siyaset beraberinde ‘post-siyasal’ yada ‘post-demokrasi’ diyebileceğimiz organik krizleri de getirmektedir.
Karnavallar, herkesin davetli olduğu, tüm hiyerarşilerin alaşağı edildiği hatta tersine çevrildiği, teklifsiz temasların kurulduğu, eğlencenin, neşenin hakim olduğu zamanlardır. Karnavallar bu halleriyle diyaloğa kapı açarak büyük toplumsal etkileşime izin verir. Gezi Parkı eylemleri sırasında "Gezi Parkı çok güzel, gelsene", kurulan bir barikat arkasına yazılan "Direnişe hoşgeldiniz" pankartları, "Revolution Party, tüm halkımız davetlidir", “Gaz Festivali” dövizleri, Başbakan Erdoğan'ın sağ kolunu açacak şekilde duvara yapılan resminin üzerinde yazan "direniş hatırası" yazısı ve bu resim ve yazı altında eylemcilerin fotoğraf çektirmesi eylemden çok eğlenceli bir karnaval ortamına benziyordu. 7 Haziran seçimleri öncesinde HDP’nin halaylı seçim videosu, farklı siyasi, etnik, dini kimliklere mensup adayları bir çatı altında toplayabilmesi, seçmenlerin HPD Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’a “Selocan”, onun da seçmenlere “şapşikler” diye hitap etmesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhatap almayan, küçümseyen, hiyerarşi kuran “Siz kimsiniz” sözlerine sosyal hesabından “kim olduğumuzu sormuşsun tanışalım mı?” yanıtını vermesi Gezi Parkı eylemlerinin dilinin teklifsiz, yakın temas kuran karnavelesk özelliklerini hatırlatıyor.
Bu iki örnek de aslında zamanla ortaya çıkan yeni toplumsal gerçeklere uyum sağlamayı başaramayan, bunun yanı sıra siyasi eylemlerine ilişkin uyguladıkları yöntemleri yeniden düşünme ihtiyacı duymayan geleneksel sol partilerin yerine geçebilecek önümüzdeki tek referanslar olarak duruyorlar. 12 hükümetin hâkimiyeti altındaki Avrupa’da sosyal demokratların tasarladığı refah devleti, yönetimdeki kişilerin ilk olarak ABD’nin daha sonra Almanya’nın globalleşme, finans ve siyasi stratejilerine karşı gelememesi yüzünden ortadan kayboldu. Ortaya çıkan bu açık, aşırı sağ tarafından kullanıldı. Aşırı sağ bu gün her ne kadar Avrupa’daki ülkelerin çoğunluğunda hükümete gelmeyi başaramamış olsa da kendisine siyasi bir alan açmayı başardı ve halkın gündemine koyduğu konular sonunda belirli yaptırımların uygulanmasına ve bütün Avrupa’da siyasi kampanyaların ana hatlarının da değişmesine sebep oldu. ABD’nin ve eski kıtadaki ülkelerin çoğunluğunun sınır dışı etme, duvar örme veya binlerce kadın ve erkeğin denizin ortasına atılmasına sebep olan müdahaleci stratejiler üzerine kurulu göçmen politikaları o zaman o kadar da rastlantı değil. İspanya’daki seçimlerle birlikte toplumsal hareketler için ulusal boyutta bir siyasi yapıyı bir araya getirme olasılığı doğdu. Bugün, Latin Amerika ise bu olasılığın gerçekleşmesi ve bu yapının sağlamlaşmasını umutla ve beklentilerle takip ediyor.
2015’in Mayıs ayı, seçim kampanyalarının yanı sıra otomotiv işçilerinin ücret zammı talebiyle iş bırakma eylemleriyle anılacak. 14 Mayıs’ta Bursa’da Renault fabrikasında başlayan iş bırakma eylemi, TOFAŞ, Coşkunöz ve MAKO Elektrik’e de yayıldı. Bu yazı kaleme alınırken Eskişehir’deki Arçelik buzdolabı fabrikasında iş bırakma eylemi sürmekteydi. 19 Mayıs’ta Kocaeli’ndeki Ford Otosan fabrikasında üretim durdu. 20 Mayıs’ta Ankara’daki Türk Traktör fabrikasında üretim durdu. 25 Mayıs’ta Eskişehir’in İnönü ilçesindeki Ford kamyon fabrikasında da iş bırakma eylemi vardı. Bolu’daki Arçelik fabrikasından da Ford işçilerine destek mesajları gönderildi. İlk iş bırakma başladığında durum, Renault’nun “kurumsal” dilinde “üretim sürecinde önceden öngörülmeyen bir duruş” olarak tasvir ediliyordu. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan grevleri yorumlarken memleket sağının malum ezberlerine sğınmaktaydı: Seçim öncesinde gelen grevlerin zamanlaması manidardı. Babacan’a göre ideolojiden arındırılmış bir işgücü piyasasının oluşturulması Türkiye’nin önünün açılması için elzemdi. 25 Mayıs günü Bursa’da Renault işçilerini ziyaret ettik. Organize Sanayi’nin ana caddesinden fabrikanın girişine doğru yürüdüğünüzde büyük otoparkların içinden geçiyorsunuz. Kimi arabaların camlarında üzerinde “Diren Reno, Bu Sefer Kazanacağız” yazan A4 kağıtlar göze çarpıyor.
Erdoğan’ın aklındaki belli: Kararları sadece kendisinin alacağı, denge ve denetleme mekanizmalarının sıfırlandığı bir rejim... İç Güvenlik Paketi'yle yaratılmak istenen polis örgütü, hazırlanmakta olduğu tek adam yönetiminin polis örgütüdür. Yetkileri arttırılmış, denetlenebilirliği azaltılmış bir örgüt! Öte yandan, uzun bir süredir polisin toplum üzerindeki gücünü arttırdığına tanıklık ediyoruz. Yani polisin güç biriktirmesinin -Çözüm Süreci’yle doğrudan ilişkili olmayan- ayrı bir tarihselliği var. Paket’le birlikte, denetlenebilirliği zaten az olan polis, artık neredeyse başına buyruk hale geliyor ve kendine hep bir ayakbağı olarak gördüğü adalet mekanizmasını da devre dışı bırakıyor. İç Güvenlik Yasası çıktığı gün artık bir Polis Partisi olacak. Kendi siyasetini geliştirebilen ve hatta örgütsel çıkarları söz konusu olduğunda bu yasayı çıkartan hükümeti dahi köşeye sıkıştırabilecek bir Polis Partisi! Bu Paketin elbette Çözüm Süreci üzerine etkisi olacaktır; ama bunu doğrudan o süreçle ilişkilendirmek başka şey... Elbette şu ihtimal var: Eğer Çözüm Süreci çöker ve mücadele sokağa taşarsa Erdoğan’ın vurucu güce ihtiyacı olacak. Fakat bundan daha önemli yapısal bir neden var Paket’in arkasında: Toplumda uzlaşma yaratacak siyasetleri geliştirebilme kapasitesini çoktan yitirmiş bir iktidar artık ancak baskı mekanizmalarını “mükemmelleştirerek” yönetebileceğini düşünüyor.
Bugün metal işçilerinin açtığı, üçüncü bir hattır. Günümüz Türkiye işçi sınıfının göreli olarak statükocu, hareketsizleşmiş katmanı da bu dalga ile sınıf hareketini besleyen, ilerleten bir mecrayı oluşturmaya başladı. Geleneksel fordist fabrika temelinde örgütlü, 20. yüzyılın tipik işçi imgesini ve sendikal prototipini oluşturan otomotiv işçilerinin hareketi bir anlamda kendilerinden umut kesilmişlerin de hareketlenebileceğini göstermesi açısından anlamlıdır. Konumlarından dolayı göreli bir refah düzeyine sahip oldukları varsayılan bu kesimin düşen reel gelirleri, emek sürecinde yaşadıkları olağanüstü yoğunlaşma ve bunlara karşı harekete geçmelerini engelleyen bir denetim aygıtına dönüşmüş sendikal yapının basıncı karşısında ayağa kalkmaları ile Türkiye işçi sınıfının başlıca katmanlarının tümünü kapsayan bir sınıf hareketi dinamizmi ortaya çıkmış oluyor. İlk katman için başlıca muhatap devlet/hükümetti, ikincisi için bazen asıl muhatabı bulmak bile bir mücadele konusudur ya da muhataplar kolay masaya oturmayan patronlardır. Üçüncü için ise öncelikli muhatap sendikadır. Bu günümüz Türkiye'sinin özgünlüğüdür. Yozlaşmış sendikal yapıların aşılmasının Türkiye emek hareketinin yükseliş döneminin asli bileşenlerinden birisi olacağı ortaya çıkmıştır.