Herkesin Yolculuğu Farklı (II): Yalnızlık Kime Devrediliyor?
7 Ağustos 2026 Cuma
Mart 2021'de bir gece yarısı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi'nden çıkıldı, adı İstanbul olan sözleşmeden. İptal davaları yıllara yayıldı. 8 Mart’ta eyleme çıkmak bir polis operasyonu haline geldi. Toplumsal cinsiyet alanında çalışan derneklerin başında kapatma davaları, fon denetimleri ve tek tek manşet olmayacak kadar sıradan olduğu için kimsenin toplamını hesaplamadığı bir idari basınç birikti. 6284 no.lu kadına yönelik şiddete dair uygulama kanunu yürürlükte kaldı, ama kadın örgütlerinin yıldönümü açıklamalarında öne çıkardığı tespit, başvuruların kolluk düzeyinde bir aile içi mesele muamelesi görüp tarafların uzlaştırılmaya çalışılması yönünde.
Herkesin Yolculuğu Farklı (I): Ortak Bir Masa Yoksa
6 Ağustos 2026 Perşembe
Bu yazıda kendimi dışarıdan bir gözlemci gibi sunmak istemiyorum çünkü değilim. Yıllarca yoga yaptım, stüdyolarda matımı serdim, burcumda ne yazıyor ona baktım, meditasyon uygulamaları indirdim, hiçbirinden de vazgeçmiş değilim. Bu yazı bir dışarıdan bakış değil, içeriden bir hesap görme. Hesaplaşmak istediğim şey pratiklerin kendisi de değil, son yıllarda onların etrafında oluşan paketleme dili, daha dar söylersem o dilin egoya sunduğu çok özel bir hizmet.
Kendi Havasını Yaratan Ateş: Temmuz 2026 Yangınları, İklim Krizi ve Yanıcılığın Üretimi
4 Ağustos 2026 Salı
29 Temmuz sabahı Muğla’nın Seydikemer ilçesine bağlı Bayır Mahallesi’nde bir yangın çıktı. Üstelik ormanda değil, bir tarım arazisinde başladı. Rüzgârın etkisiyle kısa sürede ormanlık alana ilerledi; mahalleler boşaltıldı, Seydikemer Devlet Hastanesi’ndeki hastalar Fethiye’ye nakledildi, Fethiye–Antalya kara yolu duman nedeniyle kapatıldı. İlk açıklamalarda birkaç evden ve yaklaşık iki yüz kişiden söz ediliyordu. Ertesi gün tahliye edilenlerin sayısının yedi yüzü aştığı, onlarca yapının hasar gördüğü açıklandı.
Kızıl Viyana’dan Stalingraz’a: Sağa Kayan Çağda Kentin Solu
3 Ağustos 2026 Pazartesi
Yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğine girilirken Avusturya, dünya siyasetindeki sağa kayışın en çarpıcı örneklerinden biri hâline geldi. Faşist Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ), 2024’te Avrupa Parlamentosu seçiminde yüzde 25,4, genel seçimde yüzde 28,8 ve Steiermark eyalet seçiminde yüzde 34,8 oy aldı. Üstelik sosyal demokrat ve merkez sağ partilerin kurduğu koalisyonun göreve gelir gelmez göçmen haklarını sınırlayan bir tutum benimsemesi, FPÖ gibi aşırı sağ partilerin iktidara gelmeden de kamu politikalarını etkileyebildiğini gösterdi.
Birdenbire Oldu
30 Temmuz 2026 Perşembe
Cinayetin işleniş biçimi dışında olaydaki en çarpıcı detaylardan biri de kız kardeşlerin bulunduklarında çıplak ve birbirlerine sarılı halde olmalarıdır. Üstten, telaşlı bir okuma bu soyunmanın pekâlâ kurbanlarının çeşitli vücut sıvılarıyla kirlenmiş elbiselerinden kurtulmak için olduğunu söylese de derin okuma çıplaklıklarının kardeşlerin iktidara sadece işlevleriyle bağlı oldukları (hizmetçi) kimlikten çözülme gayretlerini işaretler. Bu soyunmayla Lea ve ablası Christine için itaatkârlık, aşağılanma ve sadece otoriteyi memnun etmek üzerine işlev kazanmış kimlikleri hanımefendilerinin beden sıvılarıyla kirlenmiş hizmetçi üniformalarından kurtuldukları anda çökmüş olur.
Melezleşen Dünyada Göçün Geleceği: Temsil, Aidiyet ve Ortak Yaşam
28 Temmuz 2026 Salı
Birleşmiş Milletler tarafından 28 Temmuz 1951 tarihinde Cenevre'de imzalanan “Mülteci Sözleşmesi” 75 yıldır dünyadaki mültecilerin haklarını koruyan temel metinlerden biri olsa da, bugün sözleşmenin ruhuna ve temel ilkelerine bağlı kalmak giderek güçleşiyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri, son yıllarda ulus-devletlerin göç yönetimini küresel ölçekte giderek daha güvenlik merkezli bir çerçevede ele almaları ve insan hakları temelli yaklaşımdan uzaklaşarak güvenlik, sınır kontrolü ve geri dönüş politikaları etrafında yeniden şekillendirmeleridir. Bu dönüşümle birlikte vize kısıtlamaları, mali denetimler, fonlara erişim sorunları ve sivil alanı daraltan düzenlemeler birçok ülkede ortak bir sorun hâline gelmeye başladı. Bu gelişmeler yalnızca göçmenlerin haklarını değil, onları temsil eden sivil toplumun hareket alanını da daraltmaktadır.
Okay Temiz’le Söyleşi: “Ürettiğim Kültüre, Yarattığım Birikime Sahip Çıkılmasını İstiyorum”
26 Temmuz 2026 Pazar
Ondan sonra işler geldi. Orhan Sezener, çok meşhur big band orkestrası vardı, o ekstralara gidiyordu. O geldi beni dinledi, evin telefonunu verdim; bir telefon geldi, dedi ki, Kulüp 47’de çalacaksın, çalar mısın filan yok, çalacaksın yani. Heyecan, kulüp 47 Ankara’nın en büyük yeri! Menderes haftada iki üç kere geliyor. İsrailli kemancı, çello çalan İtalyan, ben, bir de Şefik Uygüner diye bir piyanist vardı. Orada ben baya şey öğrendim. Sonra annemin arkadaşının ailesinin kulübü, Babylon, Türkiye’deki ilk Babylon, Ankara’da, oradan iş geldi. Sonra İstanbul’da Hilton’da, Ankara’da Ankara Palas’ta. Bir de sanat okulunu bitirdim torna-tesviye bölümünü, askerlikte astsubay olma hakkım vardı, kendi isteğimle er olarak yapmak istedim orduevinde davul çalmak için.
Dickens’ın Zor Zamanlar’ında Hayal Gücünün Savunusu: “Gerçekler, Gerçekler, Gerçekler”
25 Temmuz 2026 Cumartesi
Dickens için çocukların hayal gücünü yitirmesi yalnızca bireysel bir kayıp değil, toplumsal bir tehlikedir. Başka türlü bir hayatın tahayyül edilemediği yerde insanlar yalnızca yoksullaşmaz; aynı zamanda mevcut düzeni sorgulayabilme kapasitelerini de kaybederler. Bu yönüyle Zor Zamanlar, Ernst Bloch’un umut ilkesinde savunduğu henüz gerçekleşmemiş olanın (the not-yet) düşünsel imkânı ile Ruth Levitas’ın vurguladığı, ütopyayı yalnızca bir gelecek tasarımı değil, bugünü eleştirebilmenin bir yöntemi olarak gören yaklaşım birlikte düşünüldüğünde daha da anlamlı hale geliyor. Hayal gücü Dickens için estetik bir ayrıcalık değil, siyasal bir zorunluluktur.
Tarık Çelenk’le Söyleşi: “Muhafazakar Mahalle” ve “Kimlik Kapanı”
24 Temmuz 2026 Cuma
Ortadoğu ve Orta Asya'nın birçok otoriter rejiminde yöneticiler çocuklarını dünyanın en iyi okullarında okutabilir, Batılı yaşam tarzını benimseyebilirler, fakat meşruiyetleri köklü bir şehir kültürüne veya aristokratik bir geleneğe değil, çoğu zaman güç ilişkilerine dayanır. Böyle olunca estetik ve görgü özsel bir değer olmaktan çıkar, gösterişe dönüşür. İncelik yerine ihtişam, hikmet yerine güç öne geçer. Ben estetiği, kutsalı ve hayatı hikmet üzerinden yorumlama biçimi olarak görüyorum. Böyle olunca estetik ve görgü özsel bir değer olmaktan çıkar, gösterişe dönüşür. İncelik yerine ihtişam, hikmet yerine güç öne geçer. Ben estetiği, kutsalı ve hayatı hikmet üzerinden yorumlama biçimi olarak görüyorum. Görgü ise bu hikmetin gündelik hayattaki dili, ortak davranış biçimidir.
Kutsalın Hukukla Korunması: Deniz Göktaş Vakası ve İfade Özgürlüğü
23 Temmuz 2026 Perşembe
Kutsalın mizah yoluyla eleştirilmesine verilen tepkiler de her durumda aynı biçimi almıyor. 2005’te yayımlanan Danimarka karikatürleri, medya kuruluşları, dinî örgütler, hükümetler ve uluslararası protesto ağlarının dahil olduğu geniş ölçekli bir diplomatik ve siyasal krize dönüşmüştü. Protestolar sırasında çok sayıda insan yaşamını yitirdi. Charlie Hebdo dergisine 2015’te düzenlenen silahlı saldırı ise kamusal bir tepkinin kontrolden çıkmasından ziyade, belirli kişileri hedef alan örgütlü ve ölümcül bir terör eylemiydi. Türkiye’deki Leman vakası ve Deniz Göktaş hakkında yürütülen süreçler ise esas olarak devletin ceza hukuku ve tutuklama mekanizmaları aracılığıyla ifade hürriyetine yönelik müdahaleler.
Post-kolonyalizm, Dünya Dekolonizasyon Forumu ve Sol
20 Temmuz 2026 Pazartesi
Sol, anti-kolonyalizm sayesinde modern tarihte şiddetin, ırkçılığın ve gaspın rolünü daha iyi kavradı. Solun artık bunlar yokmuş veya görece önemsizmiş gibi davranma şansı, eğer küresel olarak inandırıcı olacaksa, yok. Fakat anti-kolonyalizm de (ve akademik ürünü olan post-kolonyal ve dekolonyal teoriler), tıpkı anti-kapitalizm gibi, sağ savrulmalara kapılabilir ve nitekim kapılıyor. Bundan, sağın anti-kolonyal söylemi suiistimal etmesini kastetmiyorum. Bu konuda yapacak bir şey yok. Ama sol kendi sağ savrulmalarından korunabilir.
Ahmet Telli'nin Poetik ve Politik Sebatı
19 Temmuz 2026 Pazar
Ahmet Telli, değişen kapitalizmin, parçalanan sınıf ilişkilerinin ve yeni toplumsal deneyimlerin şiirde talep ettiği dilsel kırılmaları çoğu zaman aynı etik sadakatin içinden karşılamayı tercih eder. Böylece şiiri, geleceğin belirsizliğine doğru atılan avangart bir keşif olmaktan ziyade, geçmişte doğruluğu sınanmış bir hakikatin etrafında sabırla dolaşan bir poetikaya dönüşür.
"Eserlerim Feminist Edebiyatın Ayrılmaz Parçası"
18 Temmuz 2026 Cumartesi
Öykülerimdeki karakterlerin çoğunun kadın olduğu doğru. Bu, onları daha iyi tanımamdan kaynaklanıyor olabilir. Belki de ben de bir kadın olduğum ve kadınların kendi deneyimlerini yazıya dökmedikçe kendilerine dair daha derin bir içgörüye ulaşamayacaklarına inandığım için kahramanlarımın çoğu kadın. Elbette başlangıçta bu o kadar da bilinçli bir amaç değildi.
“Umut, Onu bir Beklenti olarak Görmeyi Bıraktığınız Anda Radikal Hale Gelir”
16 Temmuz 2026 Perşembe
İyimserlik, dünyanın sizin istediğiniz yönde gittiğine dair kanıta ihtiyaç duyar; oysa umut siyasal olarak kavrandığında, kanıtlar tam tersini gösterdiğinde bile —hatta tam da o anda— harekete devam etmenizi sağlayan şeydir; bu, ahlâkın vazgeçilmez tamamlayıcısıdır, geleceğe dair bir bahis değil. Ve hiçbirimiz bunu tek başımıza sürdüremeyeceğimiz için, umut ancak kolektif ve politik bir pratik olarak ayakta kalabilir: Anlamlı bir dünya için başkalarıyla yürütülen eşgüdümlü bir eylem olarak.
Avustralya Karbon İmparatorluğunun İklimi Değiştirme Mücadelesi: Yirmi Yıllık Söylem Çatışmasının Yapısal Cephesi ve COP31'in Tarihsel Yükü
12 Temmuz 2026 Pazar
Türkiye için sorun "geç kalmış sanayi ülkesinin enerji geçişine geçiş hakkı" olarak adlandırılır; ama yapısal olarak Türkiye üçüncü-büyük kömür ithalatçısıdır. Avustralya için sorun "yenilenebilir süpergücün küresel pazarına meşruiyet kazandırılması" olarak adlandırılır; ama paralel cephe —North West Shelf'in kırk yıl ömrünün uzatılması, Galilee Havzası madenlerinin işletmeye devam etmesi— kesintisiz işler. Pasifik için sorun "varoluşsal felaketin önlenmesi" olarak adlandırılır; bölgenin ironisi, kendisini var eden Avustralya kömür ihracatı tarafından yok edilmekte olmasıdır.
Fatma Aydemir’in “Cinler” Romanındaki Tanıdık Cinler
12 Temmuz 2026 Pazar
Romanın ismini taşıyan "Cin" kavramı, teolojik sınırlarından tamamen sıyrılarak sosyo-politik ve ontolojik birer sembole dönüştürülür. "Cin nedir?" sorusunun altında metin, bu kavramı konvansiyonel anlamından koparır. Cinler, metin bağlamında açıklanamayan şeyler, halüsinasyonlar, ahlâktaki çatlaklar, mutlak tekinsizlik ve insanın kendi hayal gücünün acımasızlığıdır. Daha da önemlisi yazar, bu tekinsiz varlıkları doğrudan diaspora tecrübesindeki ırkçı şiddetle ve faşizm tehdidiyle özdeşleştirir.
Dikkat Biçimleri
9 Temmuz 2026 Perşembe
Benjamin’in dikkat tipolojisi, günümüzde kapitalizmin muhtemelen başlıca görünür biçimi haline gelen dikkat ekonomisi fikrini daha karmaşık bir çerçeveye yerleştirmemize yardım eder. Bu tipoloji, yapay zekânın durmaksızın ilerleyişi karşısında nostaljiye ya da Ludist bir önyargıya kapılmadan mesafe almamızı mümkün kılar. Geçmişin başarılarını takdir etmemizi, ama onun otoritesi karşısında boyun eğmememizi sağlar.
Anti-İnsan Hakları olarak NATO
8 Temmuz 2026 Çarşamba
Mevcut uluslararası sistemin ana gövdesi NATO’nun güvenlik ve caydırıcılık konseptine etkili bir itiraz geliştirmekten maalesef uzak. Bu bakımdan, insan hakları hareketinin temel bileşeni insan hakları örgütleri ve savunucularının bu kavramlar üzerine kafa yorması ve itiraz etmesi daha kıymetli. Normun kısıtlama değil, hak ve özgürlüklerimizi kullanmak olduğunu daha görünür kılmalıyız.
Bizim Deniz
7 Temmuz 2026 Salı
Deniz’in cesaretini de (önemini, değerini hiç küçültmeden) içinde büyüdüğü aileden, okuduğu okuldan, parçası olduğu kolektiflerden, jenerasyondan, ilişkilerden azade düşünmek mümkün değil. Öyle bağırıp çağıran, kendini öne çıkaran, bangır bangır değil, minör bir cesaret Deniz’inki. O yüzden de cesaret veren bir cesaret. Deniz’in Harbiye’deki gösterisini canlı izleyenlerin yaşadığı ruh hali videosunu izlerken az çok insana geçiyor. Kesik başını sahnenin ortasına koymuş gencecik, zehir gibi bir genç adam yıllardır söylenemeyenleri, söylenemez olduğu bize zorla kabul ettirilenleri söylüyor.
“Türkiye'deki dönüşüm ne bütünüyle Ortadoğu tipi bir polis devleti ne de tam anlamıyla Rusya tarzı bir yönetimdir”
7 Temmuz 2026 Salı
Türkiye'de yaygın olarak yapılan hata, belirli tarihleri mutlak kopuş noktaları olarak ele almaktır. Oysa devlet biçimleri çoğu zaman bir gecede değişmez. Eski kurumlar tamamen ortadan kalkmadan yeni işleyiş tarzları onların içine yerleşir. Bu nedenle köprü metaforu oldukça yerindedir. Trafik akmaya devam ederken köprü parça parça yenilenir; kullanıcılar dönüşümün tamamını aynı anda fark etmezler. Ancak süreç tamamlandığında geriye dönüp bakıldığında aslında bambaşka bir köprüden geçildiği anlaşılır.
Hiç: Geçicilik, Hafıza ve Bir Kelimenin Ağırlığı
6 Temmuz 2026 Pazartesi
Bu yüzden geçicilik yalnızca felsefi bir duygu değildir. Aynı zamanda kurumsal bir meseledir. Neyin saklanacağına, neyin unutulacağına, hangi emeğin kayıt altına alınacağına ve hangi isimlerin görünmezleşeceğine dair kararlar, hafızanın siyasetini oluşturur. "Hiç" kelimesi bu noktada başka bir anlam kazanır. Eğer her şey geçiciyse, o zaman hatırlama işi daha önemli hale gelir. Çünkü hiçbir iz kendiliğinden korunmaz.
Bağlamını Kaybeden Şaka
4 Temmuz 2026 Cumartesi
Bu yazı yazarının isteği üzerine yayından kaldırılmıştır.
NATO Ankara Zirvesi: Anakronik Bir Örgüte Kalp Masajı
2 Temmuz 2026 Perşembe
1949 yılında Batı Avrupa’yı Sovyetler Birliği tehdidinden koruma amacıyla kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), Soğuk Savaş’ın bitişinden otuz beş yıl sonra, misyonunu çoktan tamamlamış olmasına rağmen, hâlâ ölmemekte direniyor. Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ona “beyin ölümü gerçekleşmiş” bir örgüt dedi; ABD Başkanı Donald Trump ise bu “modası geçmiş” örgütün artık bir “kağıttan kaplan” olduğuna inanıyor. Öte yandan, kimse bu ununu elemiş, eleğini asmış ihtiyarı huzur içinde ölüme terk etmeye de yanaşmıyor.  Müttefikler, NATO’yu usulünce toprağa verip helvasını yemek yerine, senelerdir kalp masajlarıyla, yapay solunumla onu hayatta tutmaya çalışıyor.
Yabancılaşma ve AVM Bahçesindeki Bin Yıllık Yaşam Üzerine
1 Temmuz 2026 Çarşamba
Bu yazı Ankara’da AVM bahçesinde rastladığım anıtsal bir yaşamı temsil eden bin senelik ömre sahip zeytin ağacına ithafen kaleme alınmıştır. Elli senelik bir yaşamı geride bırakmış bir insan olarak yeryüzünde geçirdiğim sürenin en az yirmi katını yaşamış bu canlı abide karşısında yapılanlar tarafımda derin bir acı ve utanç uyandırmış olsa da bu yazı gözyaşı peşinde koşan bir yazı olmayacaktır. Aksine yabancılaşmanın geldiği ürkütücü boyutu görünür kılmak için geçmiş okumalarımdan yola çıkarak yeni kentsel düzen içerisinde görünen üzerinden görünmeyeni ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Bunu yaparken doğa insan ilişkisinin kopuşu, zeytin ağacı ve daha genelde ağaç figürünün geçmişte taşıdığı önem, kültürümüzde bıraktıkları derin izler ve tüm bu tarihsel ve kültürel birikimi pespaye biçimde alaşağı eden kültürel yapının altında yatan ekonomik işleyiş üzerine düşünceler paylaşılacaktır.