İ.K.’ya Ne Diyelim?
23 Mayıs 2015 Cumartesi

Toplumsal/kültürel etki, bence cinsel çekim duymasında değil tam da burada karşımıza çıkıyor. Yaptığının “normalliğinden” o kadar emin ki, bu buluşmaya rahatça gidiyor. Çünkü kızı “şerefiyle babasından istedi”, babası da kızını “verseydi” ortada hiçbir problem kalmayacaktı. Olaydaki kolaylaştırıcı, meşrulaştırıcı kültürel öğeleri rahatça görebiliyoruz, dolayısıyla bunun bireysel bir patolojik vaka olmadığının da farkındayız. Ancak bu noktada yine şunları sorma ihtiyacı duyuyorum: 10 yaşındaki (öğretmenliğini yaptığı zamanlarda daha da küçük yaşta olan) bir kız çocuğundan hoşlanıp evlenmeyi isteyebilen bir adamı ne olarak adlandırmalıyız? Nasıl adlandırınca bireysel ve patolojik bir vakaya indirgememiş oluruz? “Bu kültür böyle, bu kültürün içine doğmasaydı belki böyle biri olmayacaktı” diye topu atıp kaçma şansımızın da olmadığını düşünüyorum, çünkü aynı kültür “sübyancı” kelimesini de olumsuz anlamıyla içeriyor. Üstelik daha önemli bir soru da kenarda bekliyor; kültür cinsiyetsiz ve statik midir ki? 

Aşkı Siyasalın Kıyılarında Okuma Denemesi: Chikamatsu Monogatari
21 Mayıs 2015 Perşembe

Badiou, Olay kavramını özellikle verili bir toplumsal ve siyasal durumda kırılma yaratan, kendisi ile birlikte yeni bir öznelliğin ve bu öznelliğin kurucu söylemi olarak Hakikati ortaya çıkaran ve siyasal alanda yeni bir eyleyiş tarzının imkânını yaratan bir tarihsel-zamansal kırılma anı olarak kullanır. Olay bir toplumsal formasyondaki şeylerin, insanların ve fikirlerin düzenlenişinde kırılma yaratan bir “an” veya moment olarak da düşünülebilir. Hakikat ise hem bu kırılmayı hazırlayan hem de kırılmadan sonraki yeni düzenlenişi düzenleyen söylemsel/dilsel anlamlandırma çerçevesi olarak düşünülebilir. Olay hayatın yönetilme ve düzenlenme biçimine karşı kopuşun kristalize olduğu zamansal kümelenme olarak da ifade edilebilir. Her ne kadar Olay kendisiyle birlikte bir yeniliği ortaya çıkarma iddiasında olsa bile hem eskinin hem de yeninin izlerini üzerinde taşır. Eski ile ilişkilidir çünkü eskinin yarattığı siyasal ve toplumsal iklimden ortaya çıkar. Eski birikmiş hoşnutsuzlukların, karşılanmayan siyasal, sosyal ve bireysel taleplerin ve aşınmaya uğrayan meşruiyetin zamanı iken; yeni, eskinin içinde açılan çatlaklardan ortaya çıkan ve şekillenmeye başlayan siyasallığı, bilme biçimlerini ve pratikleri içeren yeni bir sosyal zamanın inşa sürecidir

Aramco Ümmetçiliği? Türkiye’de İslâmcılık
18 Mayıs 2015 Pazartesi

Şayet Türkiye’ye faizsiz bankacılığın gelmesinin sebebi İslâmcılığı güçlendirmek ise, Vahhabi Suudi Arabistan, bunu neden Nurculuk veya Nakşibendilik üzerinden yapsın? Vahhabilik ile Nurculuk ve Vahhabilik ile Nakşibendilik arasındaki neredeyse düşmanlığa varan farklılıklar kolaylıkla gözardı edilebilecek farklılıklar mı?Suudi Arabistan gerçekten de başka Müslüman ülkelerde dinî akımları destekledi. Ama bunu yaparken daha çok kendi Vahhabi-Selefiliğini kabul edenleri destekledi. Kendi anlayışını yaymak istedi ve hatta bunun için bir tane üniversite bile kurdu. Suudi Arabistan, Müslüman Kardeşler’e de önemli fırsatlar sundu. Ama sadece bir dönem. Özkan’ın belirttiği gibi, Nasır liderliğinde Arap milliyetçiliğinin Suudi Arabistan’ı tehdit ettiği dönemde. Mısır’ın, 1970’lerden itibaren Batı yörüngesine geçince de aynı politikayı devam ettirmesi için bir sebebi kalmadı. Nasır sonrası iktidara gelen Enver Sedat, kendi iktidarını güçlendirmek için Müslüman Kardeşler’e hareket alanı açmıştı zaten. Bunun için kimsenin teşvikine ihtiyacı yoktu. 1979 İran Devrimi’nden sonra ise Suudi Arabistan, en az Türkiye kadar İslâmcılığın yayılması ve bunun iktidarına tehdit oluşturması endişesini taşımaya başladı. 

Hiç Gelmeyen Şövalyeyi Beklerken…
15 Mayıs 2015 Cuma

İlki; 1966 yılında vuku buldu: Beatles, dünyayı sallarken, birdenbire ve bu tür numaralara başvurması hiç de gerekmeyecek kadar zirvelerde iken, Paul Mc Cartney'in Abbey Road stüdyosundan çıktıktan sonra bir trafik kazasında öldüğü, grubun apar topar, solak ve Paul'e benzeyen ve onun gibi neşeli olan birini gruba aldıkları lafı yayılır. Ortalık sarsılır; fanlar, gazeteciler, müzik âlemi seferber olur. Söylenenler şok etkisi yaratmıştır. Beatles hayranı 13 yaşındaki bir kız çocuğu dayanamayıp telefon açar ve telefona çıkan John Lennon’a ağlamaklı bir halde sorar; ''Paul gerçekten de öldü mü ?” John; “yooo ölmedi, şu anda da yanımda, vereyim de konuş istersen,” deyip telefona Paul'ü verir. Paul küçük kıza söylentilerin doğru olmadığını anlatır. Bu söylenti bir zaman sonra unutulur ama tam 50 yıl sonra, geçtiğimiz günlerde, aynı iddia bu kez, Ringo Starr'ın söylediği iddiasıyla sosyal medyada paylaşılıp, ipin ucu kaçmaya başlayınca Ringo, söylentinin gerçekdışı olduğunu paylaşmak zorunda kalır. Buna rağmen, şimdiki Paul'ün gerçek Paul olduğunu ispatlama gayretlerine de girişilir.

Avrupa'da Aşırı Sağın "Modernleşmesi": Ulusal Cephe Artık Daha "Correct"
13 Mayıs 2015 Çarşamba

Geçtiğimiz günlerde yapılan İngiltere seçimleri merkez sağın galibiyetiyle sonuçlandı. Dahası, radikal sağ da kayda değer bir gelişme gösterdi. UKIP (Büyük Britanya Bağımsızlık Partisi) yüzde 12.6 gibi bir oy oranına ulaştı. Buna rağmen UKIP önümüzdeki 5 yılda sadece bir  milletvekiliyle ana akım siyasetin dışında, bir tepki hareketi olarak kalacak. Oysa Fransa aşırı sağı, bu kadarla yetinmeyecek gibi görünüyor. Fransa’da seçimler yaklaşırken, üç partili bir düzene geçilmiş olduğu artık su götürmez bir gerçek. Sosyalist parti ile muhafazakâr UMP’nin yanı sıra, göç ve Avrupa Birliği karşıtı reaksiyoner bir seçmene oynayan Front National (Milli Cephe) birbirlerine çok yakın oy oranlarına sahip gözüküyor. Front National (FN) bir zamanların marjinal partisiyken, günümüzde ülkenin en önemli politik güçlerinden biri oldu. Son yıllarda, yeni liderleri Marine Le Pen ile izledikleri “dédiabolisation” (şeytanlaştırılmaktan çıkma) stratejisinin sonuçları bunlar. Fakat işin aslı şu ki, aynı UKIP gibi bir tepki hareketi olan Front National de ana akım, meşru siyasetin hâlâ bir hayli dışında. 

Kürt Diasporası Barış Sürecinin Neresinde?
11 Mayıs 2015 Pazartesi

Kürt diasporasının Kürt halkının ulusal mücadelesinde çok önemli bir yeri var. Özellikle 1980 darbesinden sonra yurtdışında örgütlenen Kürt hareket(ler)i, hem Kürt halkının siyasi olarak bilinçlenmesinde hem de Kürt meselesi dediğimiz olgunun Türkiye sınırları dışında da gündeme gelmesinde önemli bir rol oynadı. Bilhassa Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olma çabalarının istikrarlı bir çerçeve izlediği dönemlerde, hem Avrupa ülkelerinin parlamentolarında hem de Avrupa Parlamentosu’nda Kürt meselesi birçok oturuma konu oldu. Türkiye’de Kürtleri ilgilendiren her siyasi gelişmenin sonucunda Kürtler haklarını aramak için protestolar düzenlediler, imza kampanyaları, açlık grevleri ve düzenledikleri seminerlerle yaşadıkları ülkelerdeki siyasi aktörleri Kürt meselesini gündemlerine alma mecburiyetine soktular. Diaspora, özellikle Türkiye’de Kürdî siyaset yapmanın neredeyse imkânsız olduğu günlerde merkezî bir özellik taşıdı. Kürt açılımı denilen süreçle beraber başlayan siyasi konjonktür değişimi, barış süreci ile beraber devam ediyor. Bu süreçte diasporanın nerede durduğu hakkında ise yeterince araştırma yapılmadı.

Soykırım: İdrak ve Enflasyonizm
8 Mayıs 2015 Cuma

Şükür ki “1915 Olayları”nın 100. yılını kazasız belasız atlatabildik. Yurtdışı merkezli ama her zaman olduğu gibi içerideki mihraklarca da desteklenen onca tertip boşa çıktı. ABD başkanı Obama, soykırım yerine yine “Meds Yeghern” (Büyük Felaket) demeyi tercih etti. Putin’in “bizi” arkadan hançerlemesine fazla takılmaya gerek kalmadı. Ülke içinde de, uzun uzadıya aktarmanın manası yok, asayiş berkemaldi. O kelimeyi (Soykırım) kullanmadan, tüyleri diken diken etmeden, “ona bakarsan, o dönemlerde neler oldu, neler!” bilmişliğiyle geçiştirildi. Fakat Ermeni Soykırımı üzerine yalnızca resmî düzeyde değil dost meclislerinde dahi konuşulurken, odaklanılan ve merak konusu olan şey, genellikle konuşulan meseleden çok, o korkunç olayları hangi sıfatla tanımlayacağımıza dair olur. Soykırım sözcüğünün kullanılmadığı göreli refah ortamında, devlet aklıyla tefekkür edenlerin bir nebze de olsa içi ferahlar. Artık karşılıklı yapılan zulümlerden söz edilebilir; ayrıca alacak-verecek (tazminat, malların tazmin edilmesi vs.) hesabı da gündem dışı kaldığından, ortada milli çıkarlara ters bir durum da yoktur. 

Okuyucuya Övgü
6 Mayıs 2015 Çarşamba

Bir kitabın ne öne sürdüğünü tanımlayan, ölçen, benimseyen ya da onu reddeden her zaman okuyucudur. Diğer bütün temel faaliyetlerinin arasında okuyucu, yazar için bir kişilik uydurur. Burada söylemeye çalıştığım şey; bir kurgu yazarının, tamamlanmamış karakterlerine kendi tecrübelerini ödünç verdiği ve daha sonra, arzuları besleyecek bir hayal gücüyle onları tamamladığıdır: “Bu olmasını isteyeceğim şeydi.” “Bu başıma gelse korkacağım şeydi." Hafıza artık sessizlik içerisinde sinematografik montaja benzer bir teknikle neyin saklanacağını ve neyin bir kenara bırakılacağını seçer. Bir sonraki evrede, yazarın kattığı hayal gücü bahsettiğimiz montaja hükmeder, onu tekrardan arzularına göre uyarlar, saptırır. Fakat bu işlem ona belgenin görmezden geldiği kalbinden gelen bir gerçeği verecektir, kurgu neyi keşfeder? Okuyucu bunu hemen sezer. Kurgudan elde ettiği bu materyalle okuyucu yazarın kişiliğini inşa edecektir. Acaba kaç yazar kendilerinde bile eksik olan bir netlikle mahremiyetlerini görebilen okuyuculara denk gelmiştir?

İktidar ve Entelektüel
4 Mayıs 2015 Pazartesi

Örgüt, iktidarın yaratıcısı. Tarihin sarih, arayışçı, yıkan ve yaratan gerçeği. İktidar, direklerini onun tahakküm tarlası üzerine kurar. Birbirlerini besleyerek gelişip palazlanırlar. Örgüt senaryoyu hazırlar; iktidar onun bağrında ortaya çıkıp final sahnesini kapar. Var olmanın ağı örgütlülük. İnsan yan yana geldiğinde toplumsal ihtiyaçlarını onun üzerinde giderir. Tarih, örgüt aracılığıyla bugüne geldi. Gelirken insanın ruhunda ve toplumun gözeneklerinde iktidar gücünü yarattı. Sahasına çektiği topluma “imkânsız ve eşit” birliği dayattı. Eşitlikten anladığı toplumun kendisiyle özdeşleşmesi, düdüğü çaldığında cemi cümlesinin marş adımlarıyla yürümesidir. İmtiyazsızlık ise yanılsamadan ibarettir. Gerçeğin düzleminden koparılmış soyutlamaları inananın elbiselerine sokarak, bilince monte eder. Günaşırı bu yanlış bilinci yeniden üreterek özgür sorulara kapanlar kurar. İktidarın tesis edildiği yerde özgürlük bacadan kaçar. İktidarın mağarasına özgür girenler prangalı çıkarlar. İnsanı insanda yakalar. Onun benlik egosunu ensesinde tutarak hükmedilme olasılığını gösterir.

Seçimler
1 Mayıs 2015 Cuma

HDP’nin temel farkı buradadır. Çünkü HDP’nin tüm bu tarih boyunca “benim milletim...” deme imkânı olamamıştır. Kürtlük, Müslümanlıktan farklı olarak, ulusal kimliğin hiçbir zaman bir bileşenini oluşturmadığı için kimse Kürtlük üzerinden ülkenin gerçek sahibi olma iddiasında bulunmayı aklının ucundan bile geçirmemiştir. Dolayısıyla Kürt siyasi hareketi sol bir kulvarda eşitlik ve özgürlük vurguları içerisinde şekillenmiştir. “Benim milletim...” diyemeyecek bir hareket, Türkiye’de siyasetin boğucu bir kısır döngüden çıkarak gerçek hayata dair politikalara yer açması umudunu taşımaktadır. İki partinin seçim bildirgelerinde okunabilen bu fark, kökleri geçmişe dayanan, dolayısıyla da uzun yıllar boyunca içselleştirilmiş bir fark olduğundan, basit seçim vaatlerinden çok daha fazlasını ifade etmektedir. Peki, HDP’nin hem içerisinde hem de tabanında “benim milletim!” diyen Kürt milliyetçileri olduğu söylenemez mi? Şüphesiz söylenebilir. İçinde bulunduğumuz coğrafya bireysel kendini gerçekleştirme ve özgüven tazeleme imkânlarının çoğu zaman kısıtlı olduğu bir coğrafyadır. 

Soykırım anmalarından notlar
29 Nisan 2015 Çarşamba

Erivan sokaklarının son iki haftasına göz atalım. Elbette öncesi de birçok şey yapıldı. Ama yoğunluk son haftalarda yaşandı. Önce Kim Kardashian'ın aile efradıyla birlikte ülkeyi ziyareti bakışları Ermenistan'a çevirdi. Bizim memleketin basını onu her ne kadar bir magazin öğesinden öte algılamasa da dünya başka türlü baktı. Kardashian'ın olduğu günlerde çeşitli arama motorlarında Ermenistan ve Soykırım sözcükleri ilk sıralara yerleşti.Sonrası ise, evet bir soykırım anmasıydı ama adeta festival havasında geçti desem yeridir. Yoğun bir turist akınına uğradı kent. Zaten aylar öncesinden bütün otel vb. rezervasyonlar dolmuştu. Dünyanın her yerinden Ermeniler ve anmalara ilgi gösteren birçok farklı halktan insanı sokakta görmek mümkündü. Belki tekrar gibi olacak ama yine de söyleyelim, kentin her yeri unutma beni çiçeklerinin sembolleri, soykırımı anan çeşitli ebatta pankart ve afişlerle donatılmıştı. Ve hatta bazı merkezî yerlerde bir süre önce açmış olan laleler sökülerek, yerine unutma benilerden dikildiğine dahi şahit olduk. Anlayacağınız şehir, etkinlikler için hazırdı. Ülkemizden ise aralarında Ragıp Zarakolu'nun da yer aldığı az sayıda aydının yer alması dikkat çekiciydi. (Devletin aldırışsızlığı anlaşılabilir ama muhalif kesimlerin de benzer bir ilgisizliğinin olduğunu söylemek, sanırım abartılı olmaz.)

Utanç
27 Nisan 2015 Pazartesi

“Herkes, herkese karşı, her şeyden sorumludur!” Dostoyevski, tam da insanın insana karşı sorumsuzluğunu büyük bir “suç” sayarak söylüyordu bunu. Mağduriyetini görmemize rağmen ona karşı sorumluluk almadığımız her kimse, onun varlığında cisimleşen bu mağduriyet bizde utanç uyandırmalıdır. Ki böyle bir edimimiz olmasaydı, öteki olana dair, ve tam da bu “ötekilik” durumunun tarihsel müktesebatı gereğince bir insani “sorumluluk” almak gibi bir kaygı gütmezdik. Bizi bu insani “sorumluluğa” iten şey “öteki”yi öteki yapan bu tarihsellikten, vicdani “sorumluluktan” kaçışa hegemonik bir toplumsallık kazandıran bu nefretten duyduğumuz rahatsızlık ve mağduriyetinden ötürü “öteki”nden duyduğumuz utancın ta kendisidir. Peki, eğer öyleyse, bunca aşağılamaya, bunca “felakete”, bunca nefrete ve bu nefretin tetiğinden çıkan sözlerle, kurşunlarla, bombalarla vs. kırılan kalplere, “kırılan” “soylara” ne demeli? Talep edilen, yüzyılların utancının mağrur bir “kabulü” iken, dahası, samimi bir “özür” iken, bunların bahsi dahi geçtiğinde nefrete nefret kattıran, yetmeyen, muktedire kendi tarihsel felaketlerini haykırtıp “kırılanın” yaralı/kısık sesini zalim -ve çoğunlukla- suni bir “rövanşizmle” bastırtan nedir?

Ermeni (Soy)kırımı 100 yıla sığar mı?
24 Nisan 2015 Cuma

Resmi tarihin problemli yazımı tarihsel ve toplumsal meselelerin yanlış ve eksik bilinmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla resmi tarih yazımını referans alarak üretilen düşüncelerin doğru ve sağlıklı olması ise beklenemez. Resmi tarih yazımı, egemenlerin, dolayısıyla faillerin yanlışlarını ve suçlarını örtmede bir kara perde işlevi görür. Bu kara perde ile belli bir zaman diliminde hakikatlerin üzerini örtmek mümkündür. Ancak hakikatlerin er ya da geç açığa çıkma ve hesap sorma gibi bir niteliği vardır. Dolayısıyla sonsuza kadar gizli tutulmaları ve yok sayılmaları mümkün değildir...Tarih yazımı mağdurlar açısından son derece zor ve problemli bir alandır. Zira mağdurlar önce hayatta kalabilme,  sonra kendini güvene alma, sonra da kaybolmama süreci yaşarlar. İşte bu son aşama yani kaybolmama çabası, onları, hakikatlerin peşine düşmeye zorlar. Zaten, hakikatler de daima gün yüzüne çıkarılmayı bekler. Son yıllarda hakikatlerin açığa çıkarılmasında küçümsenmeyecek bir yol alındı. Deyim yerindeyse, resmi tarih yazımının yalanları hemen her konuda önemli ölçüde deşifre oldu. Demokratik Kürt hareketinin mücadelesiyle Kürt sorunu, Hrant Dink ve Ermeni halkının mücadelesiyle Ermeni sorunu, Alevi toplumunun mücadelesiyle Alevi sorunu ve Dersim Katliamının açığa çıkarılmasına dair sürdürülen mücadeleyle “Dersim İsyanı”na dair resmi tarih tezi artık eskisi gibi savunulamaz durumda. Resmi tarih tezinin bütün bu alanlardaki kara perdesi önemli oranda aralandı.

1915 Vesilesi ile Ermeniler ve Çerkesler: Güvercin Ürkekliğinin Kardeşliği
22 Nisan 2015 Çarşamba

Beni ürperten işte bu nefret membaı. Bu membaın kurutulması gerekiyor. Ama kolay değil ve  devletin ideolojik aygıtlarınca, hükümetler değişse de, vazgeçilmez bir hınçla yeniden ve yeniden üretimine devam ediliyor. Devletin kurucu ideolojisinin, Ermenileri de Çerkesleri de ve tabii Kürtleri de varoluşuna yönelik en dinamik tehdit olarak algılaması, artık gizlenemeyen bir gerçeklik. Paradoksal olarak da, yok farz edilen bu ve diğer etnik, dinsel, cinsel kimlikler, en beklenmedik bir zamanda, Hrant'ın katlinin akabinde, özgünlüklerini ve varlıklarını adeta haykırarak aynı yerlerde özgüllükleriyle yanyana gelmeye başladılar. Çerkesler ve Ermeniler arasında bu son süreçte, özellikle de HDP çatısında, mesafeli durma yanlışlığı gideriliyor. Bir Çerkes olarak itiraf etmeliyim ki, Çerkeslerin, çok yakın zamanlara kadar Ermenilere bakışı, algısı ne yazık ki egemen ideolojinin, utanç verici derecede, etkisi altında işledi. Ermeni imha ve inkârına karşı son derece anlamsız bir sessizlikle, asimilasyona uğrayan sanki sadece Çerkeslermiş, dili, kültürü ve kimliği inkâr edilen tek bizmişiz gibi, etrafına pek bakmama gibi bir aymazlık içindeydik. Ermeniler daha geniş bakarak, imha çarklarının Çerkesleri de dişlileri arasına aldıklarını görüp dile getirme cesaretini gösteriyorlardı.

Ulusal Cephe'nin Kullanışlı Aptalları: Rancière ile söyleşi
19 Nisan 2015 Pazar

Oysaki bütün meseleyi ifade özgürlüğüne ilişkin kutuplaşmış görüşler üzerinden ele almayı seçerek, bu sorunu görmezden geliyoruz. Bunu yaparak da, yıllardan beri devam eden, –Cumhuriyet’in, laikliğin [laïcité; Fransız devlet sekülerizminin] ve ifade özgürlüğünün savunucusu olan– “iyi Fransızlar”la –malum olduğu üzere komünalist, İslamcı, hoşgörüsüz, cinsiyetçi ve gerici olarak görülen– göçmenleri karşı kutuplara yerleştirerek, çok önemli evrensel değerleri toplumun meşruiyetini yitirmiş [delegitimising] bir kısmının amaçları uğruna kullanma kampanyasına yeni bir bölüm eklemiş oluyoruz. Yaşamlarımız için müşterek bir ilke olarak evrenselciliğe sık sık başvururuz; ancak evrenselciliğin kendisi temellük ve manipüle edilmiştir. Evrenselcilik, belli bir grubun ayırıcı bir hasletine dönüştürülerek, –özellikle de başörtüsü karşıtı ateşli kampanyalar aracılığıyla– özel bir topluma karşı bir suçlama olarak kullanılıyor. Dahası, 11 Ocak’taki Cumhuriyetçi yürüyüşler, evrenselciliği hattından çıkartan bu yaklaşımı bertaraf edemedi. Bu gösteriler, ortak değerleri savunan insanlarla kendi yabancı düşmanı duygularını ifade etmek isteyen insanları hiçbir ayrım olmaksızın bir araya getirdi.

Seçimler Yaklaşırken
14 Nisan 2015 Salı

Pratikte elbette seçimi kimin kazanabileceğine dair eğilimler okunabilir, ancak bu yine de meselenin epistemolojik problemlerini çözmez. Bu epistemolojik problemler sadece anarşizm ya da diğer azınlık siyasetleri için geçerli değil, stratejik oy vermeye meyleden tüm siyasi gruplar için geçerlidir. Stratejik oy vermeyi eleştirirken ödev ahlakından kaçınmaya çalışmamın bir iki nedeni var. Bir, stratejik oy vermenin anarşizm açısından yarattığı açmazı analiz etmek için ahlakçılığın tezlerine, ki bir ahlakçı olmama rağmen, ihtiyaç yok. Yukarıda değindiğim tez, bu sakıncaları anlatmak için yeterlidir. İkincisi, anarşizmin stratejik oy vermeye mahkum oluşu, ahlakçı tezlerden daha yüksek bir önceliğe (öneme demiyorum) sahiptir. Bu önceliğin, pragmatik bir nedeni var, o da siyasetin hızı. Paradoksal bir şekilde,  stratejik oy vere vere kendini büyütmeye ve geliştirmeye gayret eden bir siyasetin rekabetçi siyasette başarılı olma şansa oldukça düşük olacaktır. Zira, değillemelerle hareket eden, pozitif mesajını kısa vade kazanç uğruna negatif mesajlarla takas eden ve bunu süregiden bir siyaset stratejisi yapan bir politikanın başarılı olacağına inanmak imkansız. Anarşist siyasetin görece başarısızlığının nedenlerinden biri de bu pragmatizmden sıyrılamaması, kendi sonunu getiren bir paradigmayı bilhassa kendi yaratması ve daha kötüsü bunlara boyun eğmesidir. Çözüm de nispeten açıktır - siyasetin çerçevesini ve kurallarını, anarşizmin, artık kendine zarar vermeyecek bir denklemle ve yöntemle çizmesi, bununla da yetinmeyip bu denklemi çözebilmesi. 

Milli İrade: "Ben Aslında Yokum"
9 Nisan 2015 Perşembe

Son birkaç gündür, Rektörlük seçimleri vesilesiyle ama daha çok İstanbul Üniversitesi seçimleri özelinde yoğunlaşan bir gündem aracılığıyla “sandık”, aktüaliteye teşrif etti. Prof. Dr. Raşit Tükel, rektörlük seçimlerinde 1202 oy aldı ve birinci oldu. Onu 908 oyla Prof. Dr. Mahmut Ak takip etti. Ancak YÖK Mahmut Ak’ı birinci, Raşit Tükel’i ise ikinci sıradan önerdi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mahmut Ak’ı rektör olarak belirledi. Bu durum İstanbul Üniversitesi’yle sınırlı da değildi: Örneğin Uludağ Üniversitesi’nde de en çok oyu alan Prof. Dr. Kamil Dilek değil, ikinci sıradan önerilen Prof. Dr. Yusuf Ulcay rektör oldu. Hatta Harran Üniversitesi’nde, üniversitedeki seçimlerde beşinci sırada olan Prof. Dr. Ramazan Taşaltın rektör olarak atandı. Liste uzar gider, uzatmadan söyleyelim: Seçimlerdeki bu türden “adaletsizlikler” bu seçimlere has değildi. Örneğin eski Cumhurbaşkanı Gül döneminde de benzer uygulamaları hatırlıyoruz.Tükel basın toplantısında, “Bir seçim sonucuna bağlı kalmayacaksanız, sandığın iradesine oy verenlerin iradesine bağlı bir karar almayacaksanız, ona göre bir atama yapmayacaksanız seçimi neden yapıyorsunuz” demiş.

Mieke Bal'ın Rembrandt'ı Bıraktığı Yerden: Cinsiyet ve Bakış
6 Nisan 2015 Pazartesi

Rembrandt'ın çıplakları kendi döneminden günümüze kadar birçok yoruma ilham vermiştir. Onun realizmi, bedenlerin çirkin görünüşlerinin temsiline kadar varmıştır, vücuttaki çatlakların ve dizlerdeki deformasyonların temsili gibi. Bal, güncel bir yorumdan alınan bu pasajın önemini vurgular“Rembrandt bir çıplak kadını gerçekleştirdiğinde, bir Yunan Venüsünü model olarak seçmedi. Bir çamaşırcıyı, ya da ahırdan birini, doğanın hayali bir imitasyonu olarak resmetti. Geri kalan her şey yaratıcılıktır: Sarkmış göğüsler, bükülmüş eller...” Mieke Bal, bunun üzerine aşırı gerçekçilik, hatta saldırgan gerçekçilik diye düşünülen şey neydi sorusunu sorar ve cevabı şu olur : Erkeklerin kadınlarda ‘iğrenç’ bulduklarının kadın düşmanı bir biçimde temsili. Öbür yandan, Rembrandt'ın bazı çıplakları güzelliği ile ünlenmiştir; özellikle Danae. Bu iki tepkide temsilin tipik karşıtlığını ve görmenin erotize edilmesiyle oluşan nesneyi görürüz. Eğer beden zihnin gözünün şehvetli bakışı için inşa edilmişse, resim övülür; eğer beden çirkin bulunursa resim ya da çizim eleştirilir. Bu eleştiri, kadının “güzelliği sağlamakla” yükümlü olduğu düşüncesinden gelir. Bu eleştiride, temsil etme işinin kendisi yok sayılmıştır, böylece sanat işi nesnenin arkasında gözden kaybolmuştur. Bal, bu düşünceleriyle gaze ile glance arasında bir bağ kurar. 

Bugünden Düne Bir Mektup
2 Nisan 2015 Perşembe

Varsa bir biz, 12 Eylül yenilgisi sonrası (bu yenilginin boyutlarını da ne kadar algıladığı şüpheli) kendince bu düzenin yaşanmazlığına itiraz eden gençlerdik. Bir kısmımız iyi “iz sürücü” olmayı maharet addedip öyle bir güzergâh çizmeye çalıştı. Kimimizin ise yoldaki işaretleri okuyabilmek gibi bir yeteneğe sahip olmasına da gerek yoktu. O zaten izin kendisiydi. Ya da 45 numara postalın çamura bıraktığı “iz”in kuytuluğunda doğmuştu.
Benim gibilere göreyse yolumuzu kendimiz yaratmalıydık. Niye? Niyesi şu önceki yollar bizi açık denizlere ulaştırmamıştı, yenilmişlerdi! Bir adımız olması lazımdı. Öyle ya herkesin bir adı vardı. Hatta kimileri adıyla doğuyordu ve hatta bazen adından başka bir cismi olmuyordu. Bu ad meselesinde biz Boğaç Hancıydık. Namımızı eylemimiz koymalıydı. Ama bütünüyle de tarifsiz davranamazdık. Onun için “Yeni bir devrimci hareket yaratmak için ileri” diyorduk. Bu olur olmaz tutumumuza kim ne derdi? O kadar da kendine güvenli ve aldırışsız değildik maalesef. Başkalarının yanı sıra Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu'nu imdada çağırdık. Nitekim Engels'in gönlü bizi yalnız bırakmaya razı olmamıştı. Sonrası mı? Sonrası pek olmadı. Berbat ettik desem yeri. Korkuyorduk. Korku sadece 12 Eylül’ün sürmekte olan işkence düzeninin yaydığı bir şey değildi. Ya yanlış yapıyorsak, yaparsak? İnsanlar pekâlâ bedelini hayatlarıyla ödeyebilirdi...

İşçinin En Şık Direnişi
31 Mart 2015 Salı

Bağdat Caddesi'nin orta yerinde 3 Mart'tan bu yana bir işçi çadırı mahalle sakinlerine, alışveriş için gelenlere, aceleyle koşturanlara, öğrencilere, emeklilere göz kırpıyor. Burası, Adore Oyuncak'tan sendika üyesi oldukları gerekçesiyle işlerine son verilen 6 işçiye destek vermek için şirketin Caddebostan'daki şubesi önüne kurulan direniş çadırı. İşçilerin eylemi, Caddebostan tarihinde bir ilk. Biraz genele yayarsak, daha önceden Bağdat Caddesi'nde gerçekleşen benzer bir eylemi en azından ben hatırlamıyorum. Haftasonları, hele de hava güzelse, iğne atsanız yere düşmeyecek bir konumda bulunan beyaz muşambadan çatılmış çadırı, geçtiğimiz hafta gazeteci olarak ziyaret ettim. Limter-İş Başkanı Kamber Saygılı ile Tuzla Orhanlı'daki depoda çalışırken işsiz bırakılan Ertan Tekin, Umut İnal ve Mehmet Armağan ile görüştüm. O güne kadar gelen başka gazeteci olmamasına içerlemişlerdi. Orta sınıfın kalelerinden biri olan Bağdat Caddesi'nde sürdürdükleri direniş için Çalışma Bakanlığı'na göndermek üzere yaklaşık 10 bin imza toplamış, binlerce bildiri dağıtmış ancak emekçi dostu alternatif basın dışında ne bir gazete ne de bir televizyonda haber olmuşlardı. 

Ölüm ile Yaşam Arasında Beklemek: AB-Bulgaristan Sınırı
26 Mart 2015 Perşembe

‘2000’li yılların başlarında, Avrupa sınırları büyük oranda iki esas üzerine kurulmuştu: Avrupa’ya geçmek isteyen herhangi bir kimsenin kaçış için “nesnel” sebeplere sahip olması hususundaki takıntı ve benzer bir şekilde kişinin Avrupa’da kalması için “nesnel” sebeplerin bulunup bulunmadığına dair takıntılı tutum. “Siyasal mı yoksa ekonomik sebeplerden dolayı mı iltica ediyor?” sorusu, kişinin göçmenlik statüsünü belirlemeye yarayan temel soruların başında geliyordu. Avrupa sınırları, iltica yasaları, vize yükümlülükleri ve serbest dolaşım, daha doğrusu farklı saiklerle gerçekleşen sınır geçişlerinin bedelleri üzerinden işlevsellik kazandı. Balibar’ın deyişiyle “Avrupa apartheid”i, bahsi geçen takıntının ilk kademesini oluşturuyor. İkinci kademeye gelecek olursak, Avrupa sathında mevcut olan bir diğer takıntı ise “hakikat” üzerinden üretiliyor. Bu takıntı, göç olgusunun altında evrensel bir hakikatin yattığını varsayarak, yasadışı olduğu söylenen tüm sınır geçişlerini hakikatin yozlaştırılması olarak değerlendiriyor. Böylesi bir sabitleme, söylemsel statülere tercüme edilebilir. Misal, korunma talep eden ve kendisini çalışan gibi gösterip ekonomik göçmen ünvanı kazanan kimseler böylesi bir anlayıştan dolayı sahte sığınmacılar statüsü altında değerlendiriliyorlar. Günümüzde AB sınırları, yukarıda belirtilen ilk takıntıdan vazgeçerken, daha kapsayıcı ve kuşatıcı olan bir başka takıntıyı üretiyorlar. Bu takıntı genel olarak sınır geçişlerini engellemek üzerine kurulu.

Kutuplaşmış Toplum
23 Mart 2015 Pazartesi

Doğada çıplak (zoē) bir şekilde, haz ve acının zembereğinde yaşarken sadece kendi sesini duyan insanoğlu için siyaset henüz icat edilmiş değildir. Ne zaman ki ses dile dönüştü, bireye içkin haz ve acının yerine bir topluluğa içkin olan adaletli ve adaletsiz geçti o zaman doğal sınırlar içinde yaşayan insanlar kendilerini sözle örülü kurmaca sınırlar içine hapsetmeye başladılar. Artık acı bir ağıta, haz bir şiire dönüştü. Aynı dili konuşan bu insanların ortak yaşamda çizdikleri sınırlar ile kamusal bir alan yaratıldı, bu alanın kontrolü de siyaseti gerektirdi. Artık siyaset hem kurmaca sınırlar çizmenin hem de çizilen bu sınırlar içinde tahakkümün ya da iktidarın bir aracı haline geldi. Modern siyaset teorisinde kamusal alanın havastan avama doğru genişlemesiyle birlikte, siyasal sınır çizmenin önemi daha da artmıştır. Özellikle ulus-devletlerin mayınla çizili sınırlarında, parçalanmadan bir bütün olarak kalmak zorunda olan yurttaşlar için siyasal alan meşruluk duvarlarının yükseldiği bir alan haline gelmiştir. Duvarların arasında kalan yığınların kutsanmasıyla ortaya çıkan biz, dışarıda kalan ayrık otlarının yadsınması/lanetlenmesi ile damgalanan öteki arasındaki çatışmanın şekillendirdiği modern siyaset aslında bir söylence üzerine kurulmuştur. Biz ve öteki arasında süregiden bir söylencedir bu. İyi ve kötünün, dost ve düşmanın ergen yurttaşlara belletildiği bu söylencede meşru ideoloji/iktidar, söylemler üzerinde inşa edilir.

Regis Debray ile Charlie Hebdo olayı üstüne söyleşi
21 Mart 2015 Cumartesi

Hep beraber bir araya gelinen bir âna burun kıvırmamak lâzım. Paris bir âyine lâyıktır, Cumhuriyet de halktaki bir heyecanı kendi hesabına toparlamayı beceren resmî yetkililerimizin ufak bir hep-birliktecilik komedisine…Fakat düşünmenin yerine heyecanı koymayalım. Sloganlara ve büyük laflara doyduk. Cumhuriyet sadece bir “hep-beraber-cânı-gönüldenlik” durumu değildir. Bir talepkârlıktır. Bir disiplindir. Ve bir cesarettir. Kardeşlik, evet. Bütün insanlar kardeştir ve bir tarafta inananlar diğer tarafta inanmayanlar, bir tarafta dinsizler diğer tarafta sevgili kullar yoktur. Bütün insanların eşit olduğunu söylemek, doğaüstü bir lütufla verilmiş doğuştan bir ayrıcalığın olmadığını hatırlatmaktır. Asıl sorun, bir hep-birliktelik ânının gerçek bir pratiğe dönüşüp dönüşemeyeceğidir. Siyasallığın dönüşü, yani siyasal olanın ekonomik olan karşısında üstünlüğü umulabilir. Batı’daki en büyük çağdaş olay, Sayı’nın, muhafızı Çehre’yle, rakamın hesapçı diktatörlüğüyle, fotojeniklik diktatörlüğünün refakatinde zuhur etmiş olmasıdır. Ekonomik çevre tekrar ast konumuna dönmelidir. Ereklilikleri bulmalıyız tekrar.Sorumlularımızı, sadece o yüce bütçe açığının azaltılması hedefiyle ve en az onun kadar yüce olan büyük maksatla, taşımada raylı sistemden otobüs sistemine geçişle uğraşan Brüksel muhasebecileri olmaktan çıkmaları için zorlamak.

Niye Beklemiyoruz Artık?
18 Mart 2015 Çarşamba

Zamanımızın asıl sorusudur bu: Neoliberal kapitalizm en temelde, insanlık durumumuzdaki derin bir gerilemeyi kışkırtarak, oraya yaslanarak, o gerilemeyi yeniden biçimlendirerek icra etmiyor mu kan, acı ve vahşet yüklü hükmünü: Politik ekonominin belirli bir libidinal ekonomi ile kısa devre yaptığı yerdir burası. Arzunun ihtiyaçla ikame edilmesidir. Hayatlarımızın gelecek boyutunun silinmesi, soğuk bir “şimdi ve burada” aralığında katılaşmasıdır. Toplumsal ilişkilerin, her türlü insani faaliyetin, emeğin, bedenlerin, sağlığın, eğitimin, eğlencenin, boş zamanın, suyun, derelerin, parkların meta/ürün statüsüyle yeniden vaftiz edilmesi, ve bunu teminat altına alan bir meta anlatısının başka her şeyi silmesi, kendine tabi kılmasıdır o hüküm: Dünyanın,  arzuyu olası bütün veçheleriyle indirgeyen ve kuşatan bir metalar/ ürünler pazarı olarak tasarlanmasıdır. Orada bütün arayışlar, yolculuklar, heyecanlar çoktan pazardaki bir nesnenin biçimini almış oluyor. Varlığımızın tam kalbindeki eksiklikle temastan türeyen her iç titremesi, o benzersiz ürperti daha baştan karşı karşıya geleceği bir nesneyle kaim artık: Hepimize aynı şey buyuruluyor, kafalarımıza kaka kaka: “Bir nesnenin uydurulamadığı yerde arzu da yoktur. Doğru, uygun ürünü seç ve zevkine var!”  Kendimizi ayrıcalıklı ve eşsiz hissetmenin bir ürünle eşitlenmesi, bir ürünün düzeyine indirilmiş olmak değil midir bu? Hepimiz sıradan, aptal tüketicileriz artık.* Mutluluğumuzun güvencesini ürün/mal pazarında arayan zavallılarız. Neoliberal iklim, hepimizin aynı yanılsamaya sımsıkı çıpalanmış olmasıdır.