AKP’nin iktidara yükselişiyle politik/entelektüel gündemi işgal eden ve popülerliğini hâlâ koruyan “Türkiye’de İslamcılık” üst başlıklı bir tartışma var. Güncel siyaset alanında tartışmaya açılan her konu, saf tutulan tarafın tezine uygun bir argümanla bu üst tartışmaya eklemleniyor. Bu argümanlar muhalif kesimde hüzünlü bir “böyle mi olacaktı ?“ sorusuyla, “dinci orta çağ karanlığı” indirgemesi arasında salınırken, iktidar tarafında ise “ezilmiş Müslümanların devrimci dirilişi” miti ekseninde yeniden üretiliyor.
Mesele, bu kuvvetli hipotezin karşımıza siyasi bir kanal üzerinden (Cumhurbaşkanı’nın konuşması) somut bir gerçeklik (fact) olarak sunulması, ve yine bu iddianın antropolog Clifford Geertz’in ‘thick description’ veya ‘yoğun tasvir’ dediği, Küba’daki cami gibi gerçeklik etkisini artırıcı ancak temelsiz birtakım detaylarla süslenmesidir. Bu gerçekliği artırıcı ya da hayal gücünü canlandıran unsurlar ise Sezgin’in iddiasıyla paketlenince, geçmişte ve bugün pek çok kez olduğu gibi tüm hakikat kuyusu zehirlenmiştir. Artık Sezgin’in iddialarını kabul etmenin veya etmemenin bir anlamı kalmamıştır.
Orta ve üst orta sınıf bu dönemde şehrin çeperlerindeki güvenlikli sitelere doğru bir eğilim gösterirken artık birçoğu şehrin merkezi konumunda kalan eski gecekondu yerleşim alanları dışında çeperlere doğru da gecekondulaşma görülmeye başlanmıştır. Devleti Batı’daki gibi sosyal konutlar yapma yükümlülüğünden kurtaran gecekondu yerleşimleri; 1980’lerden itibaren ‘çöküntü’ haline gelmiş ve metropolden uzaklaşma unsurunun mekânsal metaforlarından biri olmuştur. Gecekondu enformel bir olgu, gecekonduda yaşayanlar da kent yoksulu diğer bir açıdan kent merkezinin fiziksel ve sosyal riskleri arasında yer almıştır.