Demokrasi Nefreti
21 Eylül 2025 Pazar
Rancière’nin özgün katkısı, demokrasiyi yalnızca anayasal kurumların işleyişi olarak değil, dissensus olarak tanımlamasıdır. Demokrasi, konsensüsün düzenlediği alanı bozan, görünmez kılınmış olanın görünürleştiği, sesinden mahrum bırakılmış olanın söz aldığı andır. Bu yüzden demokrasi, teknik idarenin hesaplanabilir düzenine indirgenemez; her defasında yeniden kurulan bir eylemlilik biçimidir. Tam da bu nedenle demokrasi, yönetenler için “fazla” olandır; nefretin kaynağı, bu fazlalığın yarattığı kesintisiz rahatsızlıktır. Demokrasiye yönelen nefretin güncel tezahürleri bu çerçevede daha iyi anlaşılır. Teknokratik düzlemde, halkın siyasal sürece katılımı irrasyonel risk olarak kodlanır; uzman raporları, veri setleri ve algoritmalar siyasal kararların yegâne meşru zemini hâline gelir. Popülist düzlemde ise eşitlik iddiası liderin şahsında toplanır, kamusal çoğulluk tek sesli bir iradeye tercüme edilir.
Çözüm Sürecinde Siyaset Akrobasisi
19 Eylül 2025 Cuma
Bir yandan Kürt meselesinin çözümüne yönelik tarihi adımlar atılırken, öte yandan bu adımların kalıcılığını güvence altına alacak kurumsal dayanaklar —hukuk, demokrasi ve kuvvetler ayrılığı— sistematik biçimde aşındırılmaya devam ediyor. Özellikle 2024 yerel seçimleri sonrasında CHP’nin yükselişi ve Ekrem İmamoğlu’nun alternatif bir cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıkması, iktidar çevrelerinde anamuhalefeti etkisizleştirme ihtiyacını keskinleştirdi; bunun sonucunda ise cezai soruşturmaların ve tutuklamaların seçici kullanımı, idari müdahaleler ve kayyumlar, yargısal süreçlerin siyasallaştırılması ile medya ve bürokratik baskı aracılığıyla yürütülen delegitimasyon kampanyaları belirginleşti. Hukuki bir kılıfa bürünmüş ancak fiilen ana muhalefeti siyaset sahnesinden dışlamaya hizmet eden bu ekarte etme hattı giderek ön plana çıkıyor.
Dışarısı Daralırken
17 Eylül 2025 Çarşamba
2000‘lerin başında Türkiye’de iktidar, oldukça parçalı bir yapıdaydı. Yürütme erkinin; birden fazla elde dağılarak cılızlaştığı, belli belirsiz sisi andıracak kadar müphemleştiği söylenebilir. Dolayısıyla, aslında o zamanlar üzerinden değerlendirme yapılacak yekpare bir merkezin dahi tam manasıyla bulunuyor olmadığını ifade etmek mümkündür. Zaten ite kaka gitmekte olan koalisyon hükümeti toplumun gözünde muteber değildi ki çok geçmeden de kuskunu yokuşta koptu. Böylesine parçalı bir iktidarın toplumda sahici bir kutuplaşma yaratabilme kabiliyetinin çok sınırlı olması ve temerküz edememiş gücün merkez tarafından taliplere vaat edilecek avantajları üretememesi sebebiyle içeride yahut dışarıda olmak da bugünkü manasıyla çok şey ifade etmiyordu, neredeyse içerisi ile dışarısı birdi.
Fonogramdan Platforma: Algoritmaların Kıskacında Müzik
16 Eylül 2025 Salı
Editör listeleri, algoritmik sıralamalar ve mikro telif sistemleri büyük katalogları besliyor; yeni gelenler ise yalnızca sınırlı, kısa ömürlü alanlara itiliyor. Bu durumda sanatçının önünde kalan seçenekler giderek daralıyor: ya duygusal olarak steril, risksiz bir ifade biçimi ya da sistemin sınırları içinde isyan estetiğini taklit eden pozlar. Gerçekten çatlak yaratabilecek örnekler ise çoğu zaman bastırılıyor ya da görünmez kılınıyor. Yaratıcılık, giderek politik bir risk değil, teknik bir hata gibi kodlanıyor. Bu nedenle güncel kuralların farkında olan müzisyenler, ilhama değil, zararsızlığa yöneliyor. Aslında yeni milenyumla beraber kısa bir süre yön bambaşka bir yere kırılmıştı. Tekrarın susturucu bir olgu olmanın ötesinde, doğaçlamanın ve “paylaşımın” belirlediği bir kompozisyon çağı… Müzik artık sahip olunacak bir nesne değil, birlikte var olmayı mümkün kılan özgür bir eylem olacaktı.
Yaş Almanın Ekonomi-Politiği ya da Kabulleniş (?!)
14 Eylül 2025 Pazar
Mahalle baskısını ve narin/güzel ruhlarımızın/bedenimizin yaş alma endüstrisinden nasıl kaçınamadığını anlamak için kadın çalışmaları literatürünün girişi olarak düşünebileceğimiz “(biyolojik) cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ataerkillik ve ideolojisi, dişilik/kadınlık ve erillik/erkeklik” gibi anahtar kavramlardan başlamayı öneriyorum. Bu kavramlarla öyle ya da böyle tanış olduğumuzu düşündüğümden, bir adım daha atıyorum. Ve bu kavramları üretmeye katkıda bulunan ve bunu geleneksel, muhafazakâr, cinsiyetçi söylemlere ve ataerkil ideolojiye meze yapan başta biyolojik/indirgemeci yaklaşımlardır diyorum. Bunlar, toplumsal cinsiyete dayalı tabakalaşmayı ve eşitsizlikleri (maddi ve manevi) görünmez kılmaya ve meşrulaştırmaya çalışırken, özellikle de biyolojik temelli cinsiyet ve toplumsal cinsiyet yaklaşımıyla el ele, kol kola olan yaş alma endüstrisinin bu eşitsizlikleri (maddi ve manevi) apaçık ettiğini düşünüyorum.
Ekolojik İmparatorluk ve Antroposen: Osmanlı’dan Sanayiye Uzanan Bir Hikâye
13 Eylül 2025 Cumartesi
İmparatorlukların ekosistem olarak işleyişi, yalnızca suyun akışı ya da iklimin ritimlerine değil, gündelik yaşamı ayakta tutan temel kaynakların sürekliliğine bağlıydı. Osmanlı Mısır’ında bunların başında yiyecek ve yakacak geliyordu. Nil’in taşkın döngüsüne bağlı tahıl üretimi, imparatorluk ekonomisinin ve toplumsal düzenin bel kemiğiydi. Yakacak olarak odun görünüşte sıradan bir kaynak gibi görünse de, aslında imparatorluğun enerji rejiminin belkemiğini oluşturuyordu. Fırınlardan demir dökümhanelere, barut üretiminden donanma tersanelerine kadar odun yalnızca yakacak değil, stratejik bir kaynaktı. Bu yüzden ormanlar bulundukları yerde tüketilmiyor, merkeze doğru “taşınıyordu.”
Sinyaller Denizinde Buharlaşan Dünya: Yeni Bir Varoluşun Eşiğinde
11 Eylül 2025 Perşembe
Eskiye ait kurum ve yapılar; milliyetçilikten soyut evrenselciliğe, pozitivizmden kuantum sıçramalarına dayalı çeşitli senaryo ve söylemlerle tutucu roller oynamaya çoktan başlamışlardır bile. Oysa cin, şişeden çıkalı çok oldu. Bildiğimiz bütün dünyanın yarattığı anlamların hepsi hızla gülünçleşmekte ve katı olan her şey, sinyaller denizinde görünmez olmaktadır. Feodalizmi ve kapitalizmi de dahil, dünyamızın bütün eski hikayeleri, belirsizlik ve “Yeni Cesur Dünya” hanesinde şaşkınlık içinde sincap yuvaları peşindeler. Belirsiz kışı atlatmanın gömüleriyle meşguller. “Gerçeğin çölüne hoş geldiniz” diye başlıyordu film; oysa zamanımız, “gerçeğin fabrikasına hoş geldiniz” diye başlayıp, “tam olarak nasıl bir ürün istiyordunuz efendim” nezaketiyle parıltılı metalik bir mekan peşinde.
Kurtuluş Estetiği İçin Notlar: Alev İmgesi Üzerine
8 Eylül 2025 Pazartesi
Tehlike aynı zamanda, deneyimin, mimetik olanın kaybına da yöneliktir. Bu düşüncede, dilde mimetik olan her şey, dilin göstergesel unsuruna dayanır ve bunun ortaya çıkışı “alevin bir anlık parlayışına” benzetilir. Alev, bir tür göstergesel vasıta olarak işler. Mimetik olan ancak bir taşıyıcı yardımıyla -alev gibi- bir anlık görünür olabilir. Yani dilde mimetik olan, göstergesel unsurlara dayandıkça ortaya çıkar. Alev aynı zamanda, bir “işaret” olarak da, dilin mimetik öğesini bir anlığına görünür kılar. Giorgio Agamben işte bu yakınlık nedeniyle, işaret kavramına getirdiği tanımla Benjamin’in dilin mimetik unsuru tanımı arasındaki benzerliğe dikkat çeker. İşaretler, dildeki mimetik ilişkiyi bir anlık ifşa eden hakikatin parçalarını taşır. Gizemin ya da mistik olanın dağılmasını sağlayan şey, göstergesel unsur ya da işaretlerdir.
Muhatabını Arayan Ama Bir Türlü Bulamayan Soru: Boşuna mı Okuduk?
6 Eylül 2025 Cumartesi
Böyle bir tabloda kaçınılmaz olarak kimlik inşası sürekli erteleniyor. Belki de “ayrışamayan” ile “bağımsızlaşamayan” arasında sıkışmış bir nevrotik kuşak hâkim oluyor bugüne. Seans odalarında her geçen gün daha çok duyulur hale gelen “yorgun, bağımlı, yönsüz” gençlik anlatıları, tam da bu sıkışmanın ürünü olarak görünmekte. Bir yandan “genç” kategorisinin kendisi bile olağanüstü genişlemiş durumda. Dünya Sağlık Örgütü, gençliği 10 yaşından 30’ların ortasına kadar uzanan bir aralık olarak tanımlarken, gençlik artık bir geçiş değil, adeta bir “bekleme alanı.” Çocukluk bitmiş, yetişkinlikse belirsiz bir süreye kadar askıya alınmış durumda. Bu “bekleme alanı”, aslında gecikmiş bir yetişkinlik deneyimi. Ücretsiz stajlar, asgari ücretin altında “deneme süreleri”, ekonomik bağımsızlığını kazanamayan gençleri aile evinde hem “çocuk” hem “yetişkin” kılıyor. Bu ikili konum, bireyi özne olma sürecine ket vurup nesneye indirgiyor. Gençlerin talebi bastırılıp, arzuları dolayısıyla suçlulaştırılıyor. Kişinin “Sen başarısızsın, sen yetersizsin” diyen içsel sesi, aslında neoliberal ideolojinin içselleştirilmiş bir yankısıdır. Böylece toplumsal kriz, bireysel suçluluk ve yetersizlik meselesi halini alıyor.
Anahtar Parti Neyi Başarmak İstiyor?
5 Eylül 2025 Cuma
Türkiye’de milliyetçiliğin tezahürleri, elbette her zaman tören alaylarıyla, şanlı bayrak devinimleriyle sınırlı kalmaz. Son on yılda siyasal sahada görülen parçalanmalar, tipik bir “ara form”lar çağına işaret ediyor. Anahtar Parti’nin kendine müstakil bir hat açmaya çalışması da, bu parçalı zeminin bir diğer cüretli denemesi. Milliyetçi siyasetin sahnesinde sık sık görmeye alıştığımız yeni “partilerden” biri olarak Anahtar Parti, 28 Ekim 2023 tarihinde İYİ Parti’den kan kaybıyla doğdu. Yavuz Ağıralioğlu liderliğinde kurulan bu parti, henüz seçime girmemiş olmasına karşın kamuoyu yoklamalarında yaklaşık %1,5-2 oy oranıyla dikkat çekmeye başladı. Ancak mesele sayılarla sınırlı değil; Ağıralioğlu’nun hitabet gücü, münazara becerisi ve medyadaki görünürlüğü, partisine herhangi bir genel/yerel seçim sınavına tabi tutulmamasına karşın kamuoyunda farklı bir alan açtı.
Uçurum ve Yokuş
4 Eylül 2025 Perşembe
İktidarın yaşadığı bu güçlüğün kökeninde sınıf çelişkisi yatıyor. Bu baş aşağı gidiş işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarını birebir etkilediği için bugün bir iktidar değişikliği potansiyelini tartışabiliyoruz. Bu potansiyelin fiiliyata dönüşmesi de bu güçlüğün kökeninden bahseden, sınıf çelişkisini çözme veya hafifletme iddiası taşıyan faillerce gerçekleştirilecek. Dolayısıyla, “muhalefetten” kastım üye ve kadrolarındaki sınıfsal ve ideolojik çeşitliliğe rağmen farklı tarihsel nedenlerle siyasi yelpazenin solunda yer alan ya da alabilecek parti ve hareketler. Bu bağlantı da bizi iktidarın enerjisini neden sağı konsolide etmekten daha çok sol cenahtaki akımlarla ilişkilerini yeniden düzenlemeye harcadığı sorusunun cevabını veriyor.
İki Belediye Başkanı: Direnişin ve Teslimiyetin İki Yüzü
3 Eylül 2025 Çarşamba
Ada Colau, belediye başkanlığı yaptığı dönemde ve sonrasında sergilediği net tavırlarla anti-emperyalist bir çizgide durdu. İsrail ve ABD’nin her türlü baskısına göğüs gererek onurlu bir duruş sergiledi. Şubat 2023’te, Barcelona’nın Tel Aviv ile “kardeş şehir” ilişkisini askıya alan cesur bir karar aldı. Colau, İsrail Başbakanı’na yazdığı mektupta, İsrail’in Filistin halkına yönelik “sistematik hak ihlallerine” son verene dek İsrail’le resmi ilişkileri dondurduğunu ilan etti. “Sessiz kalamayız” diyordu. Nitekim bu adımı, Filistinlilerin hakları için uluslararası düzeyde bir çağrıydı. Elbette bu karar, İsrail hükümeti ve onun müttefiklerinden sert tepki gördü. İsrail Dışişleri sözcüsü, Barcelona halkının çoğunluğunun bu karara karşı olduğunu öne sürdü. İspanya Yahudi Cemaatleri Federasyonu ise Colau’yu “sofistike anti-semitizm”le suçlayacak kadar ileri gitti.
François Noudelmann'la Söyleşi:"Artık Sadece Metin Odaklı Yaklaşımın Zamanı Geçti"
2 Eylül 2025 Salı
Deneyim katmanları gerçeklikle kurulan ilişkinin sürekli olarak kurulmasına, çözülmesine ve yeniden örülmesine sahne olur. Duyusal yaşam, imgesel yaşam ve özellikle işitsel deneyim, benliğin kurucu unsurlarını oluşturur. Bu yapılar içinde bilinçdışı olanı tekil bir alt katmana indirgemek mümkün değildir; aksine, özne çok katmanlı ve kesişen düzlemlerin etkileşimi içinde şekillenir. Bu bakışla, bir enstrümanla uğraşmak özellikle öğreticidir; çünkü bu uğraş fiziksel, psikolojik ve zihinsel pek çok fenomeni bir araya getirir. Müzikal pratik müzik hakkında konuşmaktan fazlasını kapsar. Söylem müzikolojiye, bilgiye ve nesnelleştirmeye aittir. Pratik, ses nesnesi üzerinde denetim kurmaktan çok, müzikal dünyayla kurulan bir bağlılık deneyimidir.  Bu deneyim edilgenlik ve etkinliği, ritimleri ve bestesel oyunları, cinsel kargaşaları ve adını koymadığımız yakınlıkları içerir.
Dön, Bebeğim:  Kuir Aile Tahayyülünden Toplumsal Cinsiyetin Maddiliğine Yaşamlarımız
31 Ağustos 2025 Pazar
Uzun zamandır feministler olarak yaşadığımız çelişkilere, gündelik hayatımızda bizi zora sokan meselelere, nasıl bir hayat yaşadığımıza ve nasıl bir hayat yaşamak istediğimize, ilişkilerimize, feminist politikayla kurduğumuz bağa dair bir şeyler yazmak, düşünmek zorlaştı. Neoliberalizmin yıkımı, iktidarın şiddeti dehşetini her geçen gün arttırırken yeni bir krizle uyanıyoruz. Her yanımızı saran gri bir sis içindeymişiz gibi hissediyorum. Aramızdan birileri çıkıp, sakin olamayız diye haykırdığında bir nebze dağılan bir sis sanki. Akışın içinde, söz kurup, bir pozisyon oluşturmaya çalışırken yaşamlarımız gitgide daha tali bir konu haline gelmeye başladı, ilişkilerimiz gündemden düştü, bunları kamusal alanda tartışmak lüks kaldı hatta. Metinlerimiz, dilimiz, devletlere, iktidarlara, patronlara seslenirken, kendi alanlarımıza bakacak fırsat bulamadık belki, bilmiyorum. Gündelik olandan, yani feminizmi feminizm yapan bakıştan uzaklaştıkça bu mesafeyi politik doğruculukla ve idealizmle konumlarımızı açıklar olmanın güvensizliği dolduruyor.
Kırılgan Uygarlık: Çöküşbilime Giriş
29 Ağustos 2025 Cuma
Oysa ekolojik çöküş yalnızca insanın değil, insan-dışı canlıların da varoluş meselesi. Kitapta yer alan geniş veri ve referanslar (tür kayıpları, ekosistem çöküşleri, biyosferdeki geri dönülmez eşikler) çoğu kez insan demografisi, toplumsal huzursuzluk ve politik kırılmaların arka planı olarak işleniyor. Yazarlar, insanın psikolojik tepkilerini, felaket karşısında sergileyebileceği dayanışmayı ya da bencilliği ayrıntılı biçimde ele alırken; doğanın kendisine yönelik empati daha sınırlı bir yer buluyor. Bu, kitabın güçlü yanını, yani çöküşün insana doğrudan dokunuşunu görünür kılmasını, aynı zamanda en zayıf noktasıyla, yani doğa ile aramızdaki empati eksikliğini yeniden üretmesiyle yan yana getiriyor.
“…”
27 Ağustos 2025 Çarşamba
Karabük dışında kalan illerin hemen hepsinin Kürtlerin göreli olarak yoğun yaşadığı bölgeler olması tesadüf olabilir mi? Dahası bu durum sadece ekonomik (sınıfsal) bir neden ile açıklanabilir mi? Yoksa savaş/çatışma ortamının neden olduğu ekonomik ve sosyal yıkım mıdır gencecik insanları verem yapan? Sınıf kadar adıyla çağrılamamak, kimliğinden dolayı ayrıca dışlanmaya maruz kalmak ve her alanda eşitsizliği solumak değil midir verem denilen illetin temel nedeni? Eğer böyle olmasaydı, Suriye’deki savaştan/çatışmadan kaçan insanların yollarda ve sığındıkları ülkede yoksulluk ve yoksunluğa gark olmaları nedeniyle 2020 yılında genç veremlilerin başkentinin bir önceki yıldan farklı olarak Kilis olması mümkün olabilir miydi?
Spinoza'nın Kudret, Bahtin'in Karnaval ve Lecoq'un Beden Kavramlarının Münasebeti Üzerine
26 Ağustos 2025 Salı
Felsefe tarihinin en devrimci hamlelerinden biri, Baruch Spinoza’nın zihin ile beden, Tanrı ile doğa, iyi ile kötü arasındaki kadim duvarları yıkarak her şeyin tek bir tözün, tek bir doğanın farklı görünümleri olduğunu ilan etmesidir. Bu fikir, yani içkinlik felsefesi, Tanrı’yı gökyüzünden yeryüzüne, bedenin ve maddenin tam kalbine indirir. Bu, yalnızca soyut bir metafizik tartışma değil, aynı zamanda sahne sanatları için de derin sonuçlar doğuran bir aydınlanmadır. Eğer beden, ruhun bir hapishanesi ya da aşağı bir uzantısı değilse; eğer düşünce, yalnızca zihnin bir faaliyeti değilse, o halde sahnedeki beden ne anlama gelir? İşte bu sorunun en güçlü ve en pratik yanıtlarından biri, yirminci yüzyılın büyük tiyatro devrimcisi Jacques Lecoq’un pedagojisinde bulunur. Lecoq, Spinoza’nın felsefi sezgisini ete kemiğe büründürerek, bedeni yalnızca bir eylem aracı değil, bizatihi bir düşünme, bilme ve var olma merkezi olarak sahneye yerleştirmiştir.
Ozzy Osbourne’a Saygı: İşçi Sınıfı Kahramanı, Karanlıklar Prensi
24 Ağustos 2025 Pazar
1960’ların sonunda dünya yeni bir ivme kazanmıştı. Dönemin genç “çiçek çocuğu” hippiler barış ve kardeşlik adına dünyanın daha iyi bir yer olması için kendilerince etkinlikler, müzik festivalleri, kampanyalar düzenliyorlardı. Dünyanın çeşitli yerlerini gezerek kendilerine benzer insanlarla tanışıyor, sevgi, barış ve kardeşlik düsturlarını mümkün olduğunca geniş kitlelere yaymaya çalışıyorlardı. Yer yer bireysel tatmini ve boşvermişliği de içeren bu pasif hareketlilik öyle ya da böyle ciddi bir karşılık bulmuştu. “Çiçek çocukları” Hippilerin yarattığı fırtına bütün dünyada eserken, üzerinde güneş batmayan imparatorluğun, üzerinde parlayan güneşi göremeyenlerin şehri Birmingham’da bambaşka bir şeyler oluyordu. Bu görece küçük, sevimsiz, depresif, sıkıcı endüstri şehrindeki fabrikaların bacalarından çıkan is ve duman o kadar yoğundur ki evlerin duvarlarını ve çatılarını karartmıştır.
Hemme’ye Varamayanlar: Bir Ertelemenin Anatomisi
24 Ağustos 2025 Pazar
Türkiye’nin Oscar adayı Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri –ya da filmde konu edildiği biçimiyle– öldüremediğimiz Hemme’lerle kol kola yürüdüğümüz günlerden biri. Filmi, MUBİ’ye ilk geldiğinde ve henüz Oscar adayı olacağını ummadığım günlerde izlemiştim. Domates tarlalarının görsel şenliği, yöre insanının doğallığa yakın oyunculukları, uzun (bana kalırsa kimi yerde gereğinden uzun) sahne geçişleriyle gerçekçiliğin sınırlarını zorlayan; zaman zaman bir filmden çok belgesel izliyormuş hissi veren bir yapım Hemme. Yönetmen Murat Fıratoğlu’nun ilk filmi. İlk filmlerin en büyük başarısı alınan ödüllerden çok, ikinci filme dair bir merak uyandırmak ve yönetmenin sinematografik geleceğine ilişkin adı konmamış beklentiler yaratmaktır diye düşünüldüğünde; akış ve diyaloglara dair eleştirilerimi saklı tutarak, filmin bu sınavı geçtiğini söylemeliyim.
Gülten Akın’ın İlahiler’inde ve 42 Günün Şiirleri’nde Mahpushane, Anneler ve Çocukları
23 Ağustos 2025 Cumartesi
Bu şiir Gülten Akın’ın 1980’li yıllarda ilk kez yayımladığı iki kitabından biri olan 42 Günün Şiirleri kitabından. Kitabın 1. baskısı 1986’da yapılmış. Alan Yayıncılık’tan. Öbür kitap 1983 baskılı İlahiler’dir. O da Alan Yayıncılık’tan. 42 Günün Şiirleri, adını şairin oğlu Murat Cankoçak’ın da içinde bulunduğu, 1984’te Mamak Askeri Cezaevi’nde 42 gün süren açlık grevlerinden alır. Seyran’la Mamak arasında ömründen ömür gider şairin. Sadece kendi hikayesini değil yurdun farklı cezaevlerindeki mahpusların ve onların annelerinin, ailelerinin ve mücadelelerinin hikayelerini de anlatır. Kitap öykü ve şiir formunda metinlerden ibaret. İlahiler’de de mahpuslar ve mahpushane var. Özellikle Demirle Pas Arasında İlahi, Eller İlahisi, Şifahi, Atriyo İlahi, Acılar İçin İlah, Behçet İçin İlahi, Bir İncekara Küçücük Oğlana İlahi, Asılanlar Kentine Ağıt  şiirleri bunun açık örnekleri.
Yaptığına Kendini Kör Etme: Nefretin Hayatı
22 Ağustos 2025 Cuma
Sadizme varan bu yıkıcılık dışarıya yöneldiğinde aynı zamanda içeriye de yönelmiş oluyordu. Nefret tam teşekkülü yerini almaya başladığında kendini görmemeyi nasıl başarıyor? Ya da kendini kendine nasıl meşrulaştırıyor? Bunu kendini yaptığına kör ederek başarır. Bion’a göre yaptığına kendini kör etme kendi gerçekliği algılamaya yarayan aygıtını ezmekle başlar. Önce içerideki şartlar yaratılır, daha sonra dış dünyada eylem hayata geçtiğinde onu içeride görecek göz kör edilir. Hatta bu içerideki gözün yapılanı görmemesi için o da parçalanarak dışarı atılır. Kötülüğe teşne bir sistem kendi içinde yaptıklarını anlamaya, fark etmeye, adını koymaya çalışanı da şiddetle bir şekilde dışarı atar. Bastırır. Onlardan nefret eder. Gerekirse yok eder.
Mete Hoca’nın Ardından
21 Ağustos 2025 Perşembe
Bu muazzam çeviri ve derleme külliyâtı, hiç kuşkusuz benim kuşağımı da benden sonraki kuşakları da fikren besledi, beslemeye de devam edecek. Ancak, Mete Tunçay’ın çağdaş Türkiye târihi, özellikle sol akımlar üzerine verdiği eserlerin ve Cumhuriyet’in kuruluş evresiyle ilgili geliştirdiği yaklaşımın apayrı bir yeri olduğunu da unutamayız. Hoca’nın “ben herhâlde daha çok çevirilerimle anılacağım” tevazuuna teslim olmayalım. Türkiye’de Sol Akımlar (1908-1925; 1925-1936) başlıklı ana eserinin ve birkaç ciltlik solun târihine düşülen notların yanında, hem çağdaş Türkiye târihinin yazılmasında hem de “siyâset teorisi/bilimi” bağlamında Türkiye’nin demokrasi ile ilgili sorunlarının incelenmesinde çığır açıcı bir etki yapan Tek-Parti kitabı, hiç kuşkusuz daha çok uzun yıllar Mete Tunçay’ın anılmasına vesîle olacaktır.
Umutsuzluğun Panzehiri: Gezegeni Onarmak
20 Ağustos 2025 Çarşamba
Uygarlığımız on binlerce yıl boyunca süren iklim istikrarı üzerinde yükseldi. Ancak 1850’lerden beri, insan faaliyetlerinin yarattığı sera gazı yoğunluğu ve iklim üzerindeki tahribatı eşi benzeri görülmemiş düzeye ulaştı. Artan sıcaklıklar, buzulların erimesi, Amazon’un yağmursuzlaşması, okyanus akıntılarının tehdit altına girmesi… Cribb “kritik eşikler”in bir noktada birbirini tetikleyerek, geri dönüşü olmayacak bir “sera dünya”yı başlatabileceği konusunda uyarıyor. Ve reçete, sistemsel değişimden geçiyor: 2030’a kadar fosil yakıtlardan tamamen vazgeçmek, enerji, gıda ve şehir sistemlerinde kökten dönüşümler, tüketimi azaltmak, yeniden ağaçlandırmak. Ama bunların ötesinde, Cribb için asıl kırılma noktası, her bireyin kendi gündelik hayatında büyük-küçük adımlar atmaya cesaret etmesinde yatıyor.
Yangınların Asıl Nedeni: Kentin Kırı Yutması
18 Ağustos 2025 Pazartesi
Tüm bu veriler, orman yangınlarının iklim krizinden bağımsız düşünülemeyeceğini, ancak asıl köklerinin kapitalist kentleşme dinamiklerinde yattığını ispatlar. İmar afları, doğal alanların yatırım projelerine açılması, kırsal–kentsel eşik bölgelerinin yapılı çevre lehine genişlemesi ve yanan alanların imara açılması yangınların sıklığını ve yıkıcılığını artıran başlıca nedenlerdir. Türkiye’nin bu krizden çıkışı, mekânsal adalet, planlı kentleşme ve ekolojik bütünlük ilkelerine yaslanan bir dönüşümle mümkün olabilir. Hizmetlerin yeniden beledileştirmesi ve kamulaştırması, yangın riskini azaltacak adımların başında gelir. Fakat asıl mesele Engels’in bir asırdan fazla süre önce dile getirdiği uyarıda saklıdır: Kentlerin kapitalist devasa büyüme mantığı yalnızca kır-kent dengesini bozmakla kalmaz, gezegenin ekolojik bütünlüğünü de tehdit eder.