İran'da Bundan Sonra...
1 Mart 2026 Pazar
Beklenen oldu ve ABD-İsrail ikilisi İran’a saldırdı, İran da onlara karşılık veriyor. Son saldırıların en çarpıcı sonucu, savaşın ilk saatlerinde Tahran’a düzenlenen füze saldırılarında İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in de öldürülmüş olması. Bu elbette İran'ı belirsiz bir sürecin içine sokmuş görünüyor.  Bu sürecin asıl sorunlarından birisi, Hamaney’in yerine kimin geçeceğinin normal prosedürler içinde belirlenip belirlenemeyeceği. Çünkü savaşta İran lideri Hamaney’in yanısıra birçok üst düzey siyasetçi ve Devrim Muhafızları komutanı da öldürüldü.
Uçurumun Kıyısındaki Dünya
1 Mart 2026 Pazar
Bush gibi Trump da yalanlara dayanan bir kriz imal etti ve aslında kendisini fiilen köşeye sıkıştırdı. Geçen yıl İran’ın nükleer kapasitesini “yok ettiğine” dair asılsız iddiasıyla kendi yarattığı beklentilerin rehini haline geldi. Bush ve suç ortağı Tony Blair gibi Trump da tehdidi bilinçli biçimde büyütüyor. Yıllık Kongre konuşmasında, Tahran’ın balistik füzelerinin “yakında” ABD topraklarına ulaşabileceğine dair hiçbir kanıta dayanmayan iddiası, Saddam Hüseyin’in efsanevi kitle imha silahlarına ilişkin ABD ve Birleşik Krallık’ın meşhur yalanlarını hatırlatıyor. İsrail’in “önleyici” saldırılar düzenlediği iddiası da yanıltıcı. İran’ın saldırıya hazırlanmakta olduğuna dair açık ve somut hiçbir kanıt yok. Aksine, geçen hazirandaki yıkıcı ABD-İsrail saldırısından sonra İran, umutsuzca barışı korumaya çalışıyordu.
İzmir’in Suyu Kime Ait? Güzelhisar Barajı’nda Su Tahsis Rejimi ve Müştereklerin Çitlenmesi
28 Şubat 2026 Cumartesi
İzmir’de, 2025 yaz ve sonbahar aylarında, kuraklığın derinleşmesiyle beraber, şehirde su ihtiyacını karşılayan barajlardaki su miktarı ciddi oranda düşmüştür. Ağustos ayında Gördes ve Balçova barajlarında doluluk seviyesi sıfırı gösterirken, şehrin içme suyunu sağlayan ve kapasitesi en yüksek olan Tahtalı Barajı’nda bu oran %1’e, Çeşme gibi turist nüfusu yoğun bir bölgenin içme suyunu karşılayan Alaçatı Kutlu Aktaş Barajı %0,01’e ve Ürkmez Barajı’nda bu oran yine tek hanelere düşmüştür. Bu dönemde dikkat çeken önemli bir baraj ise, İzmir’in kuzeyinde, şehrin hacim olarak kapasitesi Tahtalı Barajı’ndan sonra ikinci büyük barajı olan Güzelhisar Barajı olmuştur.
Amedspor: Kürt Sorununun Kendisi ve Temsili Arasındaki Eşik Üzerine
28 Şubat 2026 Cumartesi
Amedspor’un Kürtlerin ve kimlik taleplerinin, yani Kürt sorununun bir yansıması olarak fonksiyonel olduğu bir gerçek. Tribünler kitleler için kültürel ve politik taleplerin dile getirilebildiği sokak meydanlarından daha güvenli bir zemin sunar. Sokaklardan farklıdır. Kitleler meşru bir karşılaşma için toplanmışlardır. Her seyirci birer sandalyeye ve bilete sahiptir ve teknik anlamda da tüketicidir. Bu karşılaşma sahadaki on bir oyuncuyla temsil edilir. Tüm süreç ekonomi-piyasa işlevine uygundur, belki de bundan dolayıdır ki tribüne gaz-job-plastik mermi gibi araçlarla polisiye müdahale yapmak mümkün değildir. Öyleyse sonucu beklemek gerekir. Tribündeki kitleye müdahale etmenin tek yolu moral/psikolojik yöntemdir, bu da ancak sahadaki ‘savaşı’ kazanmakla mümkündür.
Ölümünün Altıncı Yılında Muzaffer İlhan Erdost'u Anarken
26 Şubat 2026 Perşembe
Gelenekle modernin, doğuyla batının, kentliyle köylünün, dindarla sekülerin bazen kıyasıya çatıştığı, bazen de ahenkle uzlaştığı mahzun memleketimizin velut ve devrimci kalemlerindendir Muzaffer Bey. Bununla birlikte ideolojik bir taassupla, kendinden taraf olmayan herkesi hunharca eleştiren yıkıcı bir devrimci değildir. Körü körüne bir partiye ya da radikal bir fraksiyona bağlılığı yoktur. İçinde yaşadığı toplumu aydınlatmak, hayata bir değer katmak maksadıyla ağırlıkla “Sol” üzerine kitaplar yazmıştır. Sadece yazmakla da kalmayıp, topluma daha büyük fayda sağlamak düşüncesiyle kurduğu yayınevinde bilimsel sosyalizm üzerine kaleme alınmış klasik eserleri titizlikle Türkçeye kazandırmıştır. Solu ve solculuğu konuşmanın bile büyük cesaret gerektirdiği bu topraklarda…
Ketum ve Gürültücü: Ayarsız Seslerin Siyaseti
25 Şubat 2026 Çarşamba
Mladen Dolar, Slavoj Žižek’in en bilinen üyesi olduğu ve Slovenya Okulu olarak adlandırılan bir topluluğun müşterek ilgisini paylaşıyor. Jacques Lacan’ın yapıtını yorumlarken bir yandan da onun eksik bıraktığı kısımları tamamlamaya çalışıyor. Lacan, benzer bir tasvir noksanlığını bakış nesnesi için de gösterir. Dolar, etkileyici çalışması Sahibinin Sesi’nde (Metis, 2023) Lacan’ın objet petit a’nın çeşitlerinden birisi gibi sınıflandırdığı “ses nesnesi” veya “nesne ses”in neye benzediğini betimlemeye çalışıyor. Dolar bu girişimini şöyle açıklıyor:
Bu Zamanda Çevirmen Olmak
22 Şubat 2026 Pazar
Çeviri, hele edebiyat çevirisi, takdir edersiniz ki, son derece zor ve son derece anlamlı bir iştir. Hasan Âli Yücel, Tercüme Dergisi’nin ilk sayısında (1940) ve daha sonra yayınlattığı her klasik eserin Önsöz’ünde tekrarlanan ünlü yazısında, “Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan varlığının en müşahhas şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar. Sanat şubeleri içinde edebiyat, bu ifadenin zihin unsurları en zengin olanıdır. Bunun içindir ki bir milletin, diğer milletler edebiyatını kendi dilinde, daha doğrusu kendi idrakinde tekrar etmesi; zeka ve anlama kudretini o eserler nispetinde arttırması, canlandırması ve yeniden yaratmasıdır.
Ölümün Teolojisi: IŞİD’in Anatomisini Anlamak Üzerine Bir Tartışma
20 Şubat 2026 Cuma
İslam düşüncesine bakınca birinci olarak ictihad (yeniden düşünme), sonra kıyas (akıl yürütme) ve maslahat vardır (toplumsal fayda). IŞİD’in iman ideolojisinde ise bunların hiçbiri yok. Talal Asad’ın da belirttiği gibi, modern radikal İslamcı hareketler dini bir gelenek olarak değil, disipliner bir iktidar tekniği olarak kurar. Kutsal metin, ahlaki rehber olmaktan çıkar, ceza makinesine dönüşür. Üstelik bu din anlayışı apokaliptiktir. Yaşam değil, ölüm merkezlidir. Kıyamet arzusu, siyasetin yerini alır. Olivier Roy’un ifadesiyle bu durum en kaba tabiriyle İslamlaşmış radikalizmdir; yani radikal bir öfkenin, dini bir dille ifade edilmesidir. IŞİD’in asıl gücü, silahlarında değil; psikolojik vaatlerinde yatar.
Bad Bunny ve Tanınmanın Coşkusu
18 Şubat 2026 Çarşamba
Geçici bir süreliğine Brooklyn’in Bushwick semtinde yaşıyoruz. Burası uzun zamandır yaşadığımız Berlin-Kreuzberg gibi bir göçmen semti. Farklı olan göçmen nüfusunun kökeni ve yoğunluğu. Kreuzberg’deki Türkiyeli nüfusundan çok daha baskın bir Latin nüfusu var burda. Öyle ki ana dil İspanyolca. Bakkalda, marketle kasiyerle anlaşamamak rutin bir deneyim. Yolda belde karşılaştığın insanlarla konuşamamak da öyle. Yazın Berlin’den gelip burda yedi ay kalacağımız eve yerleştiğimiz günlerde mahalle tam bir festival havasındaydı. Önce gerçekten bir festival, bayram falan var sandık. Sonradan anladık ki mahallenin rutini bu. Evlerin önünde yakılan mangallar, yüksek sesli müzik, dans (buralarda blok partisi dedikleri), her yerde Ekvador, Dominik Cumhuriyeti, Porto Riko, Meksika bayrakları. Sanki görülmeyen, görünmez kılınan bir topluluk var gücüyle kendini göstermeye çalışıyordu bizim mahallede.
Travmanın İnsandışı Anlatısı: Clara Dupont-Monod’un Taşların Anlattığı Romanı Üzerine
16 Şubat 2026 Pazartesi
Clara Dupont-Monod, çağdaş Fransız edebiyatında özgün bir üslup ve yapı ustası olarak anılır. Romanlarında tarihsel anlatı ile içsel deneyimi, belgesel bir titizlik ve şiirsel yoğunlukla birleştiren bir sanatçı olarak konumlanır. Akademik formasyonu ve eleştirel arka planı, romanlarında açık bir “teori dili” biçiminde değil; anlatısal ve etik bir bilinç olarak belirir. Dupont, S’adapter'de (Taşların Anlattığı) içe dönük ama aynı ölçüde radikal bir deneyimi zorlamış görünüyor. Bu romanda, yazarın anlatı ekonomisini en uç noktaya kadar sadeleştirdiğini; dili, bakışı ve anlatıcıyı minimumda tutarak maksimum etik etki yaratmayı hedeflediğini görebiliyoruz.
Barış Yokuşu
15 Şubat 2026 Pazar
Görüldüğü kadarıyla Kürt hareketi, barış stratejisi doğrultusunda politik-örgütsel reorganizasyonla meşgul. Politik uzlaşma çabasının öncekilerden farklı olarak taktik değil stratejik düzeyde olması, meşguliyetin katalizörü. Farklı ülke deneyimleriyle kıyaslandığında Kürt hareketinin yapısal dönüşümünü kadro kaybı yaşamadan gerçekleştirmesi önemli bir avantaj. Varsayılan veya beklenen kopuşların olmaması, 1999 sonrasında alan açılan özgürlükçü sosyalizm arayışlarının olgunlaşmasıyla da ilgili. 27 Şubat açıklamasında belirtilen kanaatlere kaynaklık eden yaklaşımın evveliyatı uzunken esası sade: Kurumsallaşmalara imkan tanımaksızın geleneksel ikili karşıtlıklar üreterek ilerleyen sınıf savaşı tezlerini geride bırakarak düşmansız ilerleme ve kimseye düşman olmama anlayışı.
Yalom’un Vizöründen Aşka Bakmak
14 Şubat 2026 Cumartesi
Romantizm denen kavramın klişeden kitsch’e çok geniş bir ürün ve deneyim skalasında pazarlandığı bir tüketim çağı ritüeli olan 14 Şubat’ta, aşktan bahsetmeyi değil bahsetmemeyi seçmek anlamlı olabilir, sonuçta bir yılda 364 gün daha var bunun için. Ama, ne yana baksak kalp gördüğümüz böyle bir günde aşka dair bir şeyler düşünmemek o kadar kolay mı? Ve çeşit çeşit çiçek ve çikolata tasarımının arasında yürürken “bu, çikolata kutuları ve güller değil, daha pis bir şey” diyen bir şarkıyı hatırlamamak? Irvin Yalom, 1989 tarihli kitabına adını veren ‘Love’s Executioner’ (Aşkın Celladı) hikâyesine âşıklarla çalışmaktan hoşlanmadığını belirterek başlar ve şöyle der
Bir Söylemsel Biyografi Örneği Olarak Tanıl Bora’nın Demirel’i
10 Şubat 2026 Salı
Bu noktada “mesele etmemiz” gereken, sözün Demirel tarafından gerçekten söylenip söylenmediği de değildir. Günün birinde kenarda köşede kalmış bir gazete küpüründe, unutulmuş bir hatıratta ya da kaybolmuş bir televizyon kaydında bu sözün kaynağına rastlanırsa, bundan herhalde en çok Tanıl Bora memnun olacaktır. Esas “mesele etmemiz” gereken, Demirel’i az çok hatırlayan, yani onun 1950’lerden 2010’lara uzanan siyasal kariyerine tanıklık etmiş, farklı kuşaklardan insanların bu sözü ona yakıştırabilmesindedir. Çünkü Demirel, Türkiye’nin siyasi hafızasında esprili, pragmatik ve çoğu zaman düşündürücü ifadeleriyle yer etmiş bir şahsiyet olarak bilinir. Hatta onu daha iyi hatırlayanlar, iğneleyici karikatürlerin ve acımasız eleştirilerin de hedefinde olmuş olduğu ve bu eleştirileri kimi zaman “mesele etmeyen,” kimi zamansa onlara kendine özgü mizahi ve alaycı üslubuyla karşılık veren bir siyasal figür olduğunu bilir. Bu anlamda, Bora’nın Demirel’i Türkiye’nin kamusal hafızada yerleşik, özgün ve süreklilik taşıyan bir “Demirel söylemi” (veya Bora’nın tabiri ile “Demirel’in ‘kelamı’, sözcesi”) olarak adlandırabilecek bir olguyu analiz eder.
Canavarlar Çağında Suriye ve Kürtler
9 Şubat 2026 Pazartesi
Bu noktada temel bir gerilim ortaya çıkıyor: Rojava’daki Kürt yönetimi siyasal tanınmayı, demokratik ve eşitlikçi değerleri temsil ettiği için mi elde etti; yoksa askerî direnişi Batı’nın güvenlik öncelikleriyle örtüştüğü için mi? Kürt güçleri IŞİD’e karşı belirleyici bir rol oynamamış olsaydı, laik yönetişim, toplumsal cinsiyet eşitliği, ekolojik sürdürülebilirlik ve katılımcı demokrasi gibi “çağdaş Batılı değerler” iddiasının benzer bir uluslararası görünürlük, olumlama ve takdir sağlayıp sağlayamayacağı belirsizdi. Kanaatimce Batı’daki mevcut teveccüh, önceliklerin acil güvenlik çıkarlarıyla kesiştiğini; bu çıkarlar zayıfladığında ise siyasal desteği sürdürme iradesinin de gerilediğini gösteriyor.
Kurgu ve Gerçeklik Arasında Heated Rivalry
6 Şubat 2026 Cuma
Meşhur sözde dendiği gibi, hiçbir spor karşılaşması yalnızca oynandığı spor değildir; yine de naif ve romantik bir izleyici olsanız, günün sonunda o mücadeleyi zihninizde defalarca yeniden yazsanız bile değişmeyen bir şey vardır. Aksinin mümkün olduğuna dair sayısız tartışma yürütülebilir, hakem kararları konuşulur, kader anlatıları kurulur; ama maç bittiğinde skor tabelası yalan söylemez, kronometre taraf tutmaz, performans ölçülebilir, kazanan bellidir ama iyi bir sporsever için galip gelenin ne olduğu ise her zaman tartışmaya açık, öyle değil mi? Erkek futbolu dışında herhangi bir spora gönül verdiyseniz -biliyorsunuz o da yalnızca asla sadece futbol değil- konuşmalarınıza “rağmen” i sıklıkla dahil etmişsinizdir. Bir sporcuyla bağ kurduğunuz anlar “insan olduğunu” hatırlattığı zamanlar olur.
Kuraklık: Bir Sonraki Pandemi  - İklim, Su ve Geciken Siyasetin Ortak Krizi
4 Şubat 2026 Çarşamba
Ankara, kuraklığın “geleceğe ait” bir risk olmadığını gösteren çarpıcı bir kentsel laboratuvar. Son elli yılın sıcaklık ve yağış verileri, kentin 1990’lardan itibaren belirgin bir ısınma ve kuraklaşma eğilimine girdiğini ortaya koyuyor. Özellikle 2000 sonrası dönemde sıcaklık anomalileri kalıcı hale gelirken, yağış miktarından çok yağışın zamanlaması ve mekânsal dağılımı bozuluyor. Bu iklimsel baskı, hızlı nüfus artışı, geçirimsiz yüzeylerin çoğalması ve yeraltı suyu beslenmesini kesen kentsel altyapı tercihleriyle birleştiğinde, Ankara’yı yüksek bir kırılganlık eşiğine taşıyor. Meteorolojik kayıtlar, kentte sel, sıcak dalgası ve kuraklık gibi afetlerin sıklığının arttığını gösteriyor. Kuraklık burada yalnızca bir doğa olayı değil; kentleşme biçimi ve yönetim tercihlerinin iç içe geçerek derinleştirdiği yapısal bir risk olarak karşımıza çıkıyor.
Poggioli’de Avangard: Hareket, Kopuş ve Dil
1 Şubat 2026 Pazar
Renato Poggioli, Avangard Sanat Teorisi adlı eserinde avangardı bir üslup, teknik ya da biçim birikimi olmaktan ziyade, tutum biçimi olarak ele alır. Avangard onun için, modernitenin krizlerine verilen estetik bir yanıt mıdır, dünyaya karşı geliştirilen etik bir duruş mudur, bunun cevabını çalışmasında bizimle paylaşmaktadır. Merkezinde “eylemcilik”in (activism) yer aldığını anladığımız ve başından beri bir duruş olarak bize sunulan avangardda sanatçı, üretimini sessiz ve içe dönük bir faaliyet olarak göstermez. Poggioli’ye göre o, ürettiği her ne ise zamana ve mevcut düzene yönelik bir müdahale içindedir. Manifestolar, polemikler ve provokatif yaklaşımlar, bu “eylemci” yönelimin görünür şekilleridir. Poggioli için “hareket”in ilerleme düşüncesinin doğal bir sonucu olmasından çok mevcut duruma katlanamamanın ifadesi olarak ortaya çıktığını, bundan mütevellit sanatçının ilerlemek istemesinin ötesinde bulunduğu yerde kalamadığı fikriyle “hareket” ettiğini kavrarız.
Yalnız "Dişi"lerin İdrak Edebileceği Bir Hikâye: Aslı Tohumcu’nun Öylesine Bir Sevgili Romanı Üzerine
30 Ocak 2026 Cuma
Aslı Tohumcu’ nun Öylesine Bir Sevgili adlı romanının hikâyesi, kendini“ Öylesine bir sevgiliyim ben. Böyle seslen bana sen de lütfen. Öylesine bir sevgili…” cümleleriyle duyurur okuruna. Bu seslenişten, metnin kendi içinde bir vasiyet tonu taşıdığı duygusuna kapılıyoruz ilkin. “öylesine” diye küçültülen ama aslında bütün bir hayatı devreden bir teslimiyet bu. İsimden feragat, benliğin tek anlatı altında erimesi, sevgiyi mülkiyet değil emanet olarak kuruyor. Bu başlangıçta sevgi, edilgen bir vazgeçiş ya da sessiz bir feragat olarak değil; bilinçli bir yer açma ve yük devretme hamlesi olarak kurulur. Anlatıcı, kulübe, yetenek ve isim gibi imgeler aracılığıyla yalnızca sahip olduklarını değil, bir ilişki içinde nasıl var olunacağını da karşı tarafa bırakır.
Victor Wallis'le söyleşi - "Kapitalizm Varoldukça Devrim Gündemde Kalacaktır"
27 Ocak 2026 Salı
Sınıf mücadelesinin önemini ekolojik mücadeleninkiyle karşılaştırmak mümkün değildir. İkisi el ele gider. Ekolojik mücadele tür olarak hayatta kalmamız için gereklidir. Bu, sınıfı ne olursa olsun, tüm insanların ortak çıkarınadır. Ancak ekolojik mücadele başarılı olmayacaktır; ta ki insanın çevreyle etkileşimi, sonsuz genişleme, tahakküm ve savaş buyurganlıklarını dayatan sermaye zorunluluklarından kurtulana kadar. Bu itici güçler, sermayenin geçmişte toplumsal hareketlere karşı verdiği tavizleri –ister kamusal hizmetlerin iyileştirilmesi ister yıkıcı iklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybını sınırlamaya yönelik önlemler olsun– geri almaya yönelmesiyle birlikte günümüzde doruk noktasına ulaşmaktadır.
Onat Kutlar’ın Öykülerinde Huzursuzluk Biçimleri Ya da Duyguların Dolaşıklığı
25 Ocak 2026 Pazar
Onat Kutlar’ın öyküleri kırılgan sınırlarda, başka kapılara açılan eşiklerde, dışarısı ile içerinin sınır boylarında, ihlallerin mümkünlerinde ve bunların her an birbirine akabilme, karışabilme ya da birbirini yıkabilme ihtimallerinde dolanıyor. Zira Kutlar kendine, yerine yerleşememiş, yerleşmesi engellenmişlerin huzursuzluğunu yaşayanları, alışılageldik bakış ve algı tarafından tuhaf, tekinsiz olarak etiketlenenleri konu ediyor. Bu kişileri ıstırap çeken, buna kapanan, bunda kaybolan özneler/öznellikler olarak kurgulamıyor. Aksine kimi zaman sinir bozan neşeyle kimi zaman kendine dönen şiddetle kimi zamansa düş-gerçek arasındaki müphemlikle bu kişilerin yaygın, yerleşik, tanıdık ve otoriter gerçeğin, nizamın bünyesindeki problemleri ortaya çıkarmasını sağlıyor.
Cevat Çapan ile F. R. Leavis ve Eleştirinin "Büyük Geleneği" Üzerine Söyleşi
24 Ocak 2026 Cumartesi
Leavis’i okumanın en büyük kazancı, metinle teması sıkılaştırmasıdır. Bugün herkes hızlı hüküm veriyor. Leavis ise hızı sevmez. Cümlenin içine girer, kelimenin ağırlığını tartar, sesin ritmini duyar. Bir romanı ya da şiiri konusuyla değil, diliyle, yapısıyla, iç gerilimleriyle kavramaya çalışır. Bu, bazen didaktik görünebilir ama eleştiriyi ciddiye alan biri için, kıymetli bir çabadır. Genç bir okura şunu derdim: Leavis ile kavga edin, itiraz edin, eksiklerini gösterin ama onu okumamazlık etmeyin. Çünkü eleştirinin omurga meselesi olduğunu, bir standardın, bir dikkat terbiyesinin gerektiğini, metnin kolay lokma olmadığını Leavis çok güçlü biçimde öğretir.
Öfke Tuzağı, Troller ve Başkalaşan Sosyallik
23 Ocak 2026 Cuma
Bu ve bunun gibi olaylar da bize gösteriyor ki, sosyal medyadaki öfke iklimi; bize yan mahallelerimizi önceden planlanmış bir formatta sunarken aslında bir yankı odasına da hapsetmiş olur. "Düşmanlarımızı“ görebilmemizle kendimize korunaklı bir köşe seçeriz; bu köşe, öfkenin yol göstericiliğinde idealize edilmiş konforlu bir köşedir. Burada istediğimiz gibi olabilir, istediğimiz kadar özgür ve rahat şekilde hükümler verebiliriz – ve işte gerçeklik de bu köşede bulanır. Nicel ve nitel verinin istismar edilerek yansıtıldığı bir sanal meydan kavgasında kendilerine yeni bir anne karnı inşa eden bireyler; mecburen gerçek dengelerin hüküm sürdüğü reel toplumsal alanlarda bulunduklarında sağlıklı kalabilecekler midir? Tabii ciddi toplumsal kutuplaşma ve nefretin yaşamlarımıza sinmesi, yalnızca dijital platformların mevcudiyetiyle açıklanamaz.
Nazi Teorisyeni Carl Schmitt'in Fikirlerinin Yeni Sözcüsü Donald Trump mı?
19 Ocak 2026 Pazartesi
Son yıllarda Schmitt’in fikirleri yeni destekçiler buldu ve özellikle Batı’ya “meydan okuyan” devletlerde –başta Rusya olmak üzere– yeniden gündeme getirildi. Batı evrenselciliğine karşı çıkışı ve dış müdahaleden azade “büyük mekânlar” anlayışı, Moskova ve Pekin’de kolayca alıcı buldu. Örneğin, Putin üzerinde büyük etkisi olan, Ukrayna’ya yönelik saldırının entelektüel mimarlarından ve ünlü Avrasyacı ideolog Aleksandr Dugin, Schmittçi düşüncelerin hararetli bir savunucusudur. O da, tıpkı Schmitt gibi, Rusya’nın muhafazakâr ve Ortodoks Hıristiyan ilkelerini komşu ülkelere yaymasını ve Batı etkisini –özellikle de Anglo-Saksonları– “mekânsal olarak yabancı” sayarak dışlamasını savunuyor.
Komünal Devlet Mümkün mü?: Venezuela Komünlerinin Yükselişi ve Düşüşü
17 Ocak 2026 Cumartesi
3 Ocak 2026 gecesi ABD’nin Caracas’a dönük saldırısı ve Nicolas Maduro ile Cilia Flores’in ABD’ye kaçırılması, Venezuela krizini “yaptırım–ambargo” çizgisinden çıkarıp doğrudan egemenlik ve rejim değişikliği tartışmasının merkezine yerleştirdi. Bu olayın asıl sarsıcı tarafı, hamlenin gözü kara cüreti kadar, Venezuela’nın bir zamanlar “Komün ya da hiçbir şey!” sloganıyla dalga dalga yükselen komünal ufkundan bu kırılma anına, beklenen ölçekte bir taban seferberliği doğurmadan gelmiş olmasıdır. 2002’deki darbe girişimi sırasında, emekçi sınıfların sokağa inip Chavez’i geri getiren toplumsal refleksinin 2026’da aynı yoğunlukla tekrarlanamaması, yalnızca yoksullaşmaya, politik yorgunluğa, göçe bağlanamayacak kadar derin bir siyasal boşluk hissi yarattı.