Neoliberalizmin Enkazında: Narsistik Nihilizm, Otoriterleşme ve Eril Yıkım
28 Mayıs 2026 Perşembe
Türkiye'de son yıllarda giderek artan kadın cinayetleri ile toplumun gözleri önünde gerçekleşen okul saldırıları, yalnızca bireysel patolojilerin ya da anlık krizlerin ürünü değildir. Bu olaylar, daha derin ve kapsamlı bir toplumsal kırılmanın görünür semptomlarıdır. Bu yazının temel argümanı şudur: söz konusu şiddet örüntüleri, onlarca yıllık neoliberalleşme sürecinin yarattığı toplumsal tahribatın ve bu tahribata verilen otoriter-faşizan siyasal tepkilerin birlikte ürettiği narsistik ve nihilist öznelliklerle doğrudan ilişkilidir. Bu yapının anlaşılabilmesi için neoliberal yönetim mantığının küresel ve yerel gelişimini, ilerici neoliberalizmin krizini, buna reaksiyoner biçimde yükselen otoriter popülizmi ve bu siyasal atmosferin beslediği psikolojik öznellik biçimlerini birlikte ele almak gerekmektedir.
Tek İmza Cumhuriyeti’nde Üniversite: İstanbul Bilgi Üniversitesi
26 Mayıs 2026 Salı
Bu yüzden Bilgi’yi savunmak, tek bir üniversitenin tüzel kişiliğini savunmanın ötesine geçer. Bu savunma, üniversitenin piyasa ve devlet arasında bütünüyle eritilemeyen kamusal niteliğini, kendi kendini yönetme hakkını ve Türkiye’de özgür bir aklın yaşayabileceği kurumsal zemini savunmak anlamına gelir. Kararın geri çekilmiş olması, tehlikenin geçtiği anlamına gelmez; aksine, üniversitelerin ve toplumun geleceğinin tek imzayla belirlenemeyeceğini ısrarla hatırlatacak daha geniş bir demokratik mücadeleye ihtiyaç olduğunu gösterir. Üniversiteleri savunmak, yalnızca kampüsleri değil, eleştirel düşüncenin kurumsal zeminini, öğrencilerin ve akademisyenlerin söz hakkını ve toplumun ortak geleceğini savunmaktır.
Trump’tan Epstein’e, Tolstoy’dan Ayfer Tunç’a Kötülük, Dekadans ve Hayatın Anlamı
24 Mayıs 2026 Pazar
Trump’tan Chomsky’ye, gizli anlaşmalardan veri dampingine dek uzanan geniş bir “fact and figüre” silsilesi içinde ortalığa saçılanlar, nasıl bir dünyada yaşadığımıza ilişkin de son derecede ürkütücü ipuçları verdi. Jeffrey Epstein vakası, bize bir şiddet ve cinnet tipolojisi sunmadı sadece, aynı zamanda insanlığın geldiği akıl izan dışı sadik aşamayı da mükemmelen ikaz etmiş oldu. Nitekim ortalığa saçılan ve tahammül eşiğini zorlayan eylemler (cinsel şiddetten pedofiliye, insan kaçakçılığından şantaja, diplomatik dokunulmazlığın kötüye kullanımından, çok çeşitli alanlardaki çıkar ve nüfuz ağlarına kadar birçok akıl almaz suç, şiddet, yasadışı olay, vb.) küresel elit konsensüse yönelik basit bir ifşa olayı olmayıp, sıradan bir skandaldan daha fazlasıydı. Topyekûn bir vicdan kararması ve korkunç bir dekadan örneği, nereden baksanız.
Kent Kalabalığında Bir İntikam Meleği
23 Mayıs 2026 Cumartesi
Kent yalnızlığı ve modern yabancılaşmanın muhteşem ifadesi; tüm zamanların en iyi filmlerinden Taxi Driver elli yaşında. Martin Scorsese’nin 1976 tarihli filmi Taxi Driver (Taksi Şoförü), yönetmenin tam da yukarıdaki alıntıda bahsettiği o rüyada olma hissiyatı ile açılır. Yağmurlu gecede caddeler, ıslaklığın yansımalarıyla bir ışık oyununa dönüşmüştür, renkler fludur ve iç içe geçmektedir, saksafonun akışkan melodileri sokaklardaki kaygan dokuyu tamamlar. Ama, ancak, duygusunu çok iyi hatırladığımız ama sözcüklere asla dökemediğimiz bir rüyada olabileceği şekilde; o uçucu, sakin ve romantik akan saksafon sanki yaklaşmaktaki bir felaketi haber veren vurmalılarla bölünüverir. Sonsuz bir tekinsizlik, atmosferin tam ortasına yerleştiği anda yeniden saksafonun şefkatli kollarında buluruz kendimizi.
Biyoçeşitliliğin Dar Koridoru: Özgürlük, Kurumlar ve Doğanın Geleceği Üzerine
22 Mayıs 2026 Cuma
Biyoçeşitliliği çoğu zaman türlerin sayısı, ekosistemlerin zenginliği ya da doğanın korunması gereken kırılganlığı üzerinden düşünürüz. Bir ormandaki kuşları, bir meradaki çiçekleri, bir göldeki balıkları, bir toprağın içinde görünmeden çalışan mikroorganizmaları… Bütün bunlar bize yaşamın çoğulluğunu gösterir. Fakat biyoçeşitlilik yalnızca canlıların çeşitliliği değildir. Biyoçeşitlilik aynı zamanda o canlıların birbirleriyle, yaşadıkları yerlerle ve insan toplumlarıyla kurdukları ilişkilerin toplamıdır. Bu yüzden biyoçeşitlilik meselesi yalnızca biyolojinin konusu olarak görülmemelidir. Biyoçeşitlilik ekonomiyle, siyasetle, hukukla, toplumsal normlarla ve özgürlük fikriyle de doğrudan ilişkilidir.
Post-Kolonyal Teorinin İslamcı Muhipleri: Kültürel İktidarı Tercüme Etmek
20 Mayıs 2026 Çarşamba
Bu yazıda göstermek istediğim, Türkiye İslamcılığının post-kolonyal teoriyle kurduğu daha geniş evren. Türkiye İslamcılığının post-kolonyal teori ithalatı, iktidar elitlerinin post-kolonyal teoriye yakınsayan ya da yamanan bir jargon setinden ibaret değildi. Üstelik, Türkiye’de İslamcıların post-kolonyal teoriye ilgisi, Orientalism gibi sınırlı sayıda metinden ibaret kalmadı. Yukarıda bahsettiğim bazı çalışmaların daha dar kapsamda ifade ettiği üzere, Türkiye’de İslamcılar post-kolonyal teoriden iştahla beslendi. İslamcılar, 1980’lerden bugüne, post-kolonyal metinlerin varsayımları ve kavramlarıyla ziyadesiyle istikrarlı ve giderek yoğunlaşan bir ilişki kurdu.
Saatlerin Yeniden Ayarlanması
19 Mayıs 2026 Salı
Bu soruyu yanıtlama çabasına girişmeden önce neden Tanpınar’ın satırlarıyla bugüne bakmak gerektiğine de yanıt vermek gerekli. Çünkü Tanpınar bu topraklarda arafta kalan birisidir. Her ne kadar genel algı onun muhafazakâr ve sağ bir yazar olduğu biçiminde olsa da, modernlerin öte tarafta gördüğü bu yetkin şair ve yazarı, gelenekçiler de içleri sinerek gönül hoşluğuyla kendi mahallelerine pek kabul etmezler. Zaten Tanpınar ile bugüne bakmaya çalışmanın sebebi hikmeti tam da bu arafta kalma halidir. Modern ve gelenekçi ayrımların dışında, siyah ve beyaz benzeri dikotomilerin ötesinde bugünü Tanpınar’ın gözünden ele almak tüm taraflar için bir düşünme ufku ve zihin açıcılık sağlayabilir.
Doğru Bir Şey Yapmak ya da Yapmamak!
15 Mayıs 2026 Cuma
Frantz Fanon, dekolonizasyonun mutlak biçimde şiddet barındırdığını, aynı zamanda bunun tarihsel bir zorunluluk olduğunu belirtir ve sömürge bireyinin kaderini eline almasının ve varlığını yeniden inşa etmesinin buna bağlı olduğunu söyler. Sömürge toplumunda sömürgeci ve sömürge arasındaki ilişkiyi bu temelde değerlendirir. Ryan Coogler’in Sinners (Günahkarlar) filmi de tam olarak bu tarihsel gerçeklikten esinlenmiş olabilir. Film Amerika’da ırkçılığın ve plantasyonlarda Afrikalı siyahilerin sömürüldüğü bir tarihte geçmektedir. İki kardeşin elim bir olayın ardından terk ettikleri kasabalarına yıllar sonra dönmelerini anlatsa da yüzeyin altında iki karşıt tavır ve hayat biçimini karşı karşıya getirir. Amerika’ya kendi büyücülüğünü de getiren Afrikalı tanrıça ve Hıristiyanlığın babası kavga eder. Bunların şahsında ırkçılığı korku türünde bir biçime dönüştürür.
Ahmet T. Kuru’nun “İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık”ı Üzerine
14 Mayıs 2026 Perşembe
Sonuç olarak; Prof. Dr. Ahmet T. Kuru’nun İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık, Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma adlı eserinin son zamanlarda okuduğum etkileyici kitaplardan biri olduğunu belirtmeliyim. Yazar, geri kalmışlığı dış etkenlere bağlama kolaycılığına kaçmadan, sorunları “içeriden” biri olarak analiz ederek din-siyaset ilişkisini küresel ölçekte ve mukayeseli olarak değerlendirmiş. Eserin en önemli özelliği, klasik dönemi değerlendirirken olay ve olguları çağdaş dünyayla irtibatlandırarak yorumlamasıdır. Ufuk açıcı ve eleştiri ortamına zemin hazırlayıcı bu tür eserlerin düşünce hayatımızın canlanmasına önemli katkıları sağlayacağı muhakkaktır.
Adam Przeworski ile Söyleşi: Demokrasilerin Çöküşü
12 Mayıs 2026 Salı
Kapitalizmi ortadan kaldırmayı nihai hedef olarak gören partiler, iktidara geldiklerinde kapitalist toplumları nasıl yönetmeliydi? Üretim araçlarının kamulaştırılmasıyla birlikte bir anda sosyalizme geçmeyi mi tercih etmeliydiler, yoksa kapitalizm koşulları altında işçi sınıfının koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan kademeli adımları mı benimsemeliydiler? Burjuvazinin direnişiyle nasıl başa çıkmalıydılar: Zor kullanarak mı, yoksa sosyalizme yönelik seçmen desteğini artırmayı amaçlayan kademeli reformlarla mı? Sosyalistler, seçimleri kaybetmeye, sosyalizme giden yolun durdurulmasına hazırlıklı olmalı mıydı?
Dominique Eddé ile Söyleşi: “Burada, Lübnan’da, Köprüler Hem Gerçek Hem de Mecazi Anlamda Havaya Uçtu”
6 Mayıs 2026 Çarşamba
İsrail ordusu hayatları sistematik biçimde yok ediyor. Güneydeki bölgeleri beyaz fosforla yaktı, onlarca köyü harabeye çevirdi, toprakların onda birini işgal etti, yardım konvoylarını bombaladı, Gazze’de olduğu gibi gazetecileri öldürdü. Bugüne kadar 21 gazeteci hayatını kaybetti… Bir milyondan fazla insanı yerinden etti; Beyrut’un güney banliyölerini yerle bir etti. 8 Nisan Çarşamba günü, başkentin tam merkezine, önceden hiçbir uyarı yapılmadan, on dakika içinde yüz bomba attı. Onlarca çocuk da dahil yüzlerce insan hayatını kaybetti. Ve bugün, bazılarınca “dünyanın en etik ordusu” olarak sunulan bu ordu, ateşkese rağmen yıkımını sürdürüyor. 10.452 kilometrekarelik, zaten aşırı sıkışık bir ülke için bu bedel son derece ağır. İsrailli yöneticiler yalnızca bombalamakla kalmıyor; Lübnan’ı adeta bir hapishane avlusu gibi yönetiyorlar.
“Altın Kalp”: İdeolojik Bir İyilik Figürü Analizi
3 Mayıs 2026 Pazar
Kültür endüstrisinin bir diğer temel özelliğine bakacak olursak çelişkileri ortadan kaldırmak yerine onları yönetilebilir hâle getirmesi olduğunu fark ederiz. Toplumsal eşitsizlikler, acı, yoksulluk ya da trajedi gibi unsurlar tamamen yok sayılmaz. Meseleler anlatıların merkezine yerleştirilir. Ancak eleştirel bir sorgulamaya yol açacak biçimde değil de duygusal bir tüketim nesnesi hâline getirilerek sunulurlar. İzleyici, bu anlatılar aracılığıyla hem acıyı deneyimler hem de aynı anda acının katlanılabilir olduğuna ikna edilir ve durum, metnin genelinde vurgulanan ideolojik işleyişin önemli bir parçasıdır; kültür endüstrisi, gerçekliği gizlemek yerine, onu dönüştürerek “zararsız” hâle getirir: “Bu ‘altın kalp’ vurgusuyla, toplum kendi yaratmış olduğu acıları itiraf eder.
Sol ve Dijital Siyaset: Platform Toplumlarının Yeni Gündemleri
1 Mayıs 2026 Cuma
Siyaset yapma biçimleri köklü biçimde değişmişse, ideolojilerin de buna eşlik etmemesi düşünülemez. Guglielmo, partilerin dijital siyaset ve ekonomiyle kurdukları ilişkiyi bir koordinat düzlemine yerleştirerek platform toplumuna özgü yeni ideolojik pozisyonlar belirliyor. Bunlar yabancısı olduğumuz ideolojik pozisyonlar değil, ama isimlerinden de anlaşılacağı üzere, çağımıza uygun olarak başkalaşmış durumdalar: Platform neoliberalizmi, liberal demokrasi 4.0 (sihirli değnek), sosyal-liberalizm 4.0, post-sosyal demokrasi (keyfî ideoloji) ve platform sosyalizmi…
“Zülfikâr Bey Amca”…
2 Mayıs 2026 Cumartesi
Sarı Zarflar filmine böylesi bir arkaplan, yaşanmışlık ve bir dolu yaşam tecrübesi ile gitti. Beklentisi filmin “KHK” olarak isimlendirilen zulmü ve ona yaslanan Kürt sorununu derinliğine ele almasıydı. Ancak filmin oldukça erken bir aşamasında yaratıcıların başka bir derdi olduğunu fark etti. KHK ihraçları sadece bir gösterendi. Film, totaliterliği ve bunun bireyler ve toplumlar üzerinde yarattığı yıkımı tartışmak istiyordu. Hiç kuşku yok ki film, bu topraklarda “Barış Akademisyenleri” parantezinde izlenecek, anlamlandırılacak ve tartışılacaktı. Ama bambaşka coğrafyalarda totaliter bir devletin toplumda yarattığı etki ve çürüme bağlamında evrensel bir dil ve bakışla okunabilecekti. Bu filmin en güçlü ve aynı zamanda zayıf yanıydı.
Çocuklarımız Hakkında Konuşmalıyız: Kahramanmaraş Okul Saldırısı
30 Nisan 2026 Perşembe
Yine bir öğle vakti, Columbine Katliamı’nın 27. seneidevriyesine bir hafta, Çocuk Bayramı’na 11 gün kala, Türkiye bir gün arayla yapılan ikinci bir okul katliamıyla derinden sarsıldı. Bu derin sarsıntı sonrası, kendine gelip gelmediği hala meçhul olan kurumları, azı çok etmeyi, çoğu yok etmeyi iyi beceren medyanın feci yorumları ve günah keçisi bulma çabaları içerisinde koca bir hafta geçti. Kısa tarihinde karşılaştığı her sorun gibi asıl nedeni inkâr eden ve ötekini suçlama refleksini her daim saklı tutan bu aktörler, bu defa çok hassas bir konuda aynı davranışı gösteriyor. Bu koca delik, önceki nesiller gibi, bir sonraki nesli de yutma iştahı ile kıvranırken, bazı hakikatler açıklanmayı sessizce aynı iştah ve arzu ile bekliyor.
Kahramanmaraş Olayı: Vahşetin Yeni Formu
30 Nisan 2026 Perşembe
Neredeyse herkes buna benzer vakaların ABD’de ne kadar yaygın olduğundan haberdardır. Bugüne kadar orada bu gibi olaylar sık sık yaşanır, toplumumuz da teyzece bir “cıkcıklamanın” eşlik ettiği esefle kınar gözlerle bakıp işi, “yine bizim gençler iyi!” nidalarıyla şükre vururdu, hatta katliam kendi toplumsal yapımızın işlerliğini savunmak için bir altlık olarak da kullanılabilirdi. Benzerleri, birkaç senedir bizde de görünür olmaya başladıkça bu tarz saldırıların gerçekte ne menem şeyler olduğu geniş kitlelerde bütün vuruculuğuyla idrak edilmeye başlandı, toplumsal duyarlılık doğal olarak artmaya başladı. Buna mukabil büyük çoğunluk bu yeni gerçekle yüzleşirken çağın vahşet formatının değiştiğinin henüz farkına varamadı.
Sürgün Üzerinden Düşünceler: Belgrad Kanon
28 Nisan 2026 Salı
Ebru Ojen’in Belgrad Kanon romanının (2025) art alanında adına “mülteci krizi” denilen ama gerçekte başta Batı olmak üzere küresel dünyanın politik krizi anlamına gelen karanlık bir dünya manzarası var. Sağın yükselişinin, yabancı düşmanlığının ve ayrımcılığın farklı kılıklarda normalleştiği bir dünya. Savaşın ve şiddetin olağanlaştığı bu manzarada mülteciyi “yeryüzünün posası”na dönüştüren politik gerçeklik de derin bir kriz halindedir. Mülteciler bu derin kriz içinde yalnızca yeryüzünün posasına dönüşmez “yeryüzünün lanetlileri” haline de gelirler. Lanetli olmak Fanoncu anlamla ilişkili olsa da burada ondan önemli ölçüde farklılaşır.
Okullarda Şiddet Gizli Müfredatın Çıktısı mı?
27 Nisan 2026 Pazartesi
Okullarda üst üste yaşanan şiddet olaylarından sonra özellikle eğitim-öğretim ortamlarındaki şiddet gündem oldu. Şiddet sorunu üzerine doğal olarak pek çok şey söylenebilecek, yine sayısız öneri, tanım ve değerlendirmede bulunulacak; şiddetin önlenmesi için de kimi makul, isabetli; kimi irrasyonel, mantık dışı birçok öneri gündeme taşınacaktır. Fakat baştan söylemek gerekir ki çoğu tartışma salt “okullarda şiddet” in önlenmesi dar kadrajı üzerinden yapılacağı ve sevgili Rakel Dink'in “Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim!” dediği asıl derin gerçeklik ıskalanacağı için, bu öneriler hep kadük olacaktır. Biliyoruz ki şiddet, tek tip bir olgu biçiminde karşımıza çıkmıyor; hem biçimleri hem de taşıdığı anlamlar açısından çeşitlilik gösteriyor. Özellikle gençlik şiddetini anlamak için birkaç farklı mantıktan söz edilebilir.
Kültürel Ürünleri Felsefeyle Düşünmek: Masumiyet Müzesi’nde Eşyalarla Kurulan Gerçeklik
25 Nisan 2026 Cumartesi
Ancak Kemal’in bilinci bu anlamı yalnızca kurar mı? Hayır, aynı zamanda sınırlar. Hangi anının hatırlanacağına, hangisinin silineceğine, hangi duygunun öne çıkacağına karar veren bu bilinç, giderek özgür ve “masum” bir farkındalık olmaktan çıkarak seçici bir kurgu mekanizmasına dönüşmeye başlar gibi görünür. Orhan Pamuk yazım yapısı tercihlerinde de  Kemal’in bu bilincini somutlaştırır: Numaralı listeleme (akışı keser, deneyimi parçalara ayırır, anlatıyı katalog haline getirir), antropolog benzetmesi (gözlemler, mesafe koyar, sınıflandırır ve anlam üretir) ve küçük şeylerin (gündelik eşyalar, sigara izmaritleri…) geçmişin anlam taşıyıcıları olarak ritmik ve sistematik şekilde tekrarlanması...
Türk Tabipleri Birliği Seçim Sürecinde
23 Nisan 2026 Perşembe
Türkiye’de son yıllarda özelinde TTB, genelinde tüm meslek örgütlerine yönelik söylem ve düzenlemeler bu eğilimle ilişkilidir. COVID-19 pandemisinin yaşandığı bir dönemde dahi hekimlerin meslek örgütünün muhatap alınmaması, “siyaset yapıyor” diyerek etiketlenmesi, kapatılmakla tehdit edilmesi, tüm dünyada kabul edilen bir gerçeklik olan savaşın bir halk sağlığı sorunu olduğunu ifade ettiği için yöneticilerinin gözaltına alınması ve hemen her seçim döneminde siyasi iktidarın uzantısı haline getirilme çabası bu başlık altında sayılabilecek kimi yaklaşım ve girişimlerdir.
Bilim ve Vicdan Arasında: Güç, Sorumluluk ve İnsanlık
21 Nisan 2026 Salı
The Birdman of Auschwitz kitabından bahsedeceğim öncelikle. Bu kitabı okurken, sözünü ettiğim o ince çizginin çoğu zaman beklenmedik şekillerde aşıldığını fark ettim. Bu metin yalnızca tarihsel bir anlatı değil, aynı zamanda insanlık, etik ve bireysel sorumluluk üzerine derin bir sorgulama sunuyor. Holokost’un unutulmaması gereken derslerini hatırlatırken, beni özellikle insanların bu süreçteki rolleri üzerine düşünmeye itti. Bu dersleri bugün de farklı bir açıdan hatırlamamız gerektiğini de buraya not düşeyim. Okuma süreci boyunca en çok dikkatimi çeken şeylerden biri, insanların en zor koşullar altında nasıl davrandıklarıydı.
Akira Mizubayashi’nin Unutulmaz Süit'i Üzerine
19 Nisan 2026 Pazar
Kendim de bir müzisyen olduğum için konusu müzik olan romanlara hep ilgi duymuşumdur. Son beş yılda Akira Mizubayashi’nin Yapı Kredi Yayınları’ndan Türkçeye çevrilen üç romanını da okudum. Mizubayashi, müziği romanlarında çok güzel işleyen bir yazar. Öyle ki, onu okurken çoğu zaman metinlerin melodisini de duyar gibi oluyorum. Benim kalem oynatırken yapmak istediğim de aslında bu ama işin doğrusu çekiniyorum da. Çünkü böyle bir işe kalkışmanız için sadece müzik hakkında birikimli olmanız yetmiyor, aynı zamanda yazı konusunda da usta olmanız gerek.
Okul Saldırıları İnfiali ve Yarattığı Sis
17 Nisan 2026 Cuma
Odasından çıkmamakla, oyundan başını kaldırmamakla suçlanan çocuklar daha yürümeden tablet kullanabilmesiyle övünülen çocuklar. Bir bozulmadan söz edilecekse uzun ve denetimsiz ekran süresi, şiddet içerikli oyunlara ve dizilere maruz kalma konularında bilimsel uyarılara kulak asmayan, bakım mesaisini ekranlara devretmiş ebeveynlik pratikleriyle ilgilenmekle başlanabilir. Üstelik çoğu durumda bu tutumlar da bireysel bir tercihten çok ebeveynin de karşı karşıya olduğu yapısal zorlanmalardan doğuyor ve bu zorlanmaların çocuğun gündelik yaşamında sayısız tezahürü var. Çocuklar yükü yalnızca yetişkinlerde gibi görünen tüm toplumsal krizlerin orta yerindeler. Bazılarından koruyabilmek için onları sokaklardan da çektik.
Başka bir Modernite Mümkün mü? Çayanov’un Köylü Ütopyası
16 Nisan 2026 Perşembe
Biraderim Aleksey’in Köylü Ütopyası Ülkesine Seyahati Çayanov’un 1920 yılında Moskova Tarım Bilimleri Enstitüsü başkanıyken İvan Kremnev takma adıyla Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nde (RSFSC) yayımladığı –adı üstünde– bir köylü ütopyasıdır. Bu kısa metin erken Sovyet döneminde kalkınma, modernleşme ve kolektif yaşam üzerine yürütülen tartışmaların tam ortasında duran oldukça özgün bir düşünsel müdahaledir. Kitabın önemini anlamak için öncelikle dönemin Sovyet Rusya’sını ve Çayanov’un kuramsal hattını değerlendirmek yerinde olacaktır çünkü bu yıllar RSFSC’nin olağanüstü kırılma döneminde şiddetli iktisadi ve toplumsal tartışmalara da sahne olmuştur.